Arama Sonuçları
Bu sitede ara
Boş arama ile 277 sonuç bulundu
- Lösemi Nedir?
''Kan kanseri'' olarak da bilinen lösemi, kan hücrelerinin özellikle de akyuvarların (beyaz kan hücrelerimizin) normalin üzerinde çoğalması ile kendini gösteren bir kanser türüdür. Vücudumuzda kemik iliğinde üretilen kan hücreleri sağlıklı bir şekilde büyüyüp gelişerek kan dolaşımına karışır ancak lösemide kemik iliğinde bulunan kök hücreler kontrolsüz bir şekilde çoğalarak anormal kan hücreleri olarak adlandırdığımız bu istenmeye duruma dönüşür. Bu durum, vücudumuzdaki kanın sağlıklı hücrelerle dolmasını engellediği için vücudun enfeksiyonlarla savaşma yeteneğini azaltır. Lösemi Kimlerde Görülür? Lösemi çocuklarda ve yetişkinlerde görülebilir fakat çocuklarda daha yaygın bir çocukluk çağı kanseri olarak bilinir ve özellikle 2 ila 5 yaş arasındaki çocuklarda daha sık görülmesi muhtemeldir. ‘’Neden çocuklarda lösemi daha yaygın?’’ sorusunun cevabı net olarak bilinmese de bazı faktörler lösemi riskini arttırabilmektedir. Bunları; genetik faktörler, bağışıklık sistemi sorunları, çevresel faktörler, doğum öncesi ve erken yaşam dönemindeki etkenler, çeşitli enfeksiyonlar, aile geçmişindeki genetik yatkınlık gibi başlıklar altında özetleyebiliriz. Özetle bu durumların lösemiye doğrudan sebep vermemekle birlikte lösemi sürecini ve sonrasını tetikleyebilecek faktörler olduğunu söyleyebiliriz. Ek olarak, lösemi tipleri akut (ani gelişen) ve kronik (yavaş gelişen) olarak sınıflandırılabilir ve çocuklarda özellikle akut lösemi daha sık görülür. Bu kanser türü, beyaz kan hücrelerinin anormal büyümesinden kaynaklı olarak diğer kan hücrelerini de olumsuz etkilemeye meyillidir ve ciddi sağlık sorunlarına yol açabilir. Löseminin Belirtileri ve Tedavisi Nelerdir? Genellikle lösemi, halsizlik, solgunluk, vücut bölgelerinde kolay kanama ya da morarma, kemik ve eklem ağrıları, ateş, enfeksiyonlara yatkınlık gibi semptomları içerir. Bu belirtilere kesin tanı, tıbbi test ve kan tahlilleri vasıtasıyla doktorlar tarafından konulabilir. Her hastalık ve fiziksel/ruhsal hastalıklarda ''erken teşhis'' in önemi lösemide de geçerlidir. Erken teşhis, lösemi rahatsızlığında ve tedavi sürecinde büyük fark yaratabilir böylelikle hastanın tedaviye yanıt verme şansını da arttırır. Hastaya uygulanan tedavi ise, kemoterapi, radyoterapi ve kemik iliği nakli gibi yöntemlerle gerçekleştilir, bu tedavi süreci ve yöntemi hastanın tipine ve genel sağlık durumuna bağlı olarak değişir. Bu süreçte hasta ve hasta yakınlarının psikolojik sağlığı da en az fiziksel sağlık kadar önemlidir ve önemsenmelidir. Lösemi Teşhisinin Çocuklar Üzerindeki Psikolojik Etkileri Nelerdir? Lösemi, genellikle çocuklarda sık görüldüğü için lösemi teşhisi alan çocuk hastaların psikolojik durumu da tedavi süreci ve hastalığı adına çok kritik rol oynar çünkü lösemi yalnızca fiziksel değil, aynı zamanda çocukların psikolojik sağlığı üzerinde de derin etkiler yaratmaktadır. Çocuklar için daha kolay atlatılabilir herhangi bir hastalıkta dahi mücadele etmek zor olabilir. Haliyle lösemi gibi geniş çaplı ve daha ciddi hastalıklar çocuklarda kaygıya, korkuya ve üzüntüye sebebiyet verebilir. Bu durumlara ek olarak hastalığın genel süreci çocukta sosyal izolasyon, soyutlama gibi karmaşık duygusal tepkilere de yol açabilir. Özellikle tedavi boyunca süregelen fiziksel ağrı ve hastane koşullarında kalma zorunluluğu, arkadaşlarının ve sevdiklerinin bulunduğu sosyal çevreden uzaklaşmalar, çocuğun bu hastalığın bir cezası olarak görmesine ve bahsettiğimiz olumsuz duygu durumlarını yaşamasına neden olacaktır. Haliyle lösemi tedavi sürecinde çocukların günlük rutinleri büyük ölçüde değişir. Bahsettiğimiz sosyal izolasyon ve kendini çevreden uzaklaştırma hali rutinlerinin ve hastalığın fiziksel sancısından kaynaklı olarak ortaya çıkmaya devam eder. Çocuğun okula gidememesi, arkadaşlarından farklı koşullara mecbur kalması çocuğun yalnız ve anlaşılmamış hissetmesine neden olacaktır. İşte tüm bu olumsuz koşulların olumsuz sonuçlar doğurması sebebiyle bu süreçte psikolojik destek almak en az fiziksel destek almak kadar önemlidir. Çocukların psikolojik destek alması bu süreci daha sağlıklı yönetmelerine yardımcı olacaktır. Psikologlar bu konumda, çocuklara hastalıkla ve tedavi süreci ile ilgili bilgiler vererek korku ve kaygılarının dinmesini sağlayabilir. Oyun terapisi gibi yöntemler kullanılarak çocukların duygusal ifade yetenekleri desteklenir ve yaşadıkları travmayı anlamlandırarak bu sürecin daha belirgin ve kolay geçmesi hedeflenir. Psikolog ve çocuk arasındaki bağ, çocuğun bu süreçteki yalnızlık haline de iyi gelebilir ve sosyal desteği alabildiği için fiziksel olarak da daha güçlü hissedebilmesi mümkündür. Ayrıca, çocuğun bu hastalıkla mücadele etmesi yalnızca çocuğu da etkilemez. Fiziksel olarak yorgun düşen yalnızca çocuk gibi görünse bile tüm bu sonuçlara eşlik ederek mücadele eden aynı zamanda ailedir. Doktorların dahi bu süreçte ailelere yaklaşımı, çocuğa güç verecek ve destek olunabilecek doğrultudadır. Çünkü lösemi de diğer hastalıklar gibi stres, üzüntü, kaygı ya da olumsuz duygu durumlarından etkilenmeye müsaittir. Bu yüzden ailenin de bu süreçte psikolojik destek alması oldukça önemsenmelidir. Lösemi teşhisi alan çocukların aileleri, bu süreçte çocuklarının ihtiyaçlarına en iyi şekilde nasıl yanıt verebilecekleri konusunda bilgilendirilmelidir ve bu da psikolojik destek almakla sağlanabilir. Sonuç olarak çocukların yaşadıkları bu zorlayıcı süreçte, duygusal sağlığını destekleyen çevrede olmaları iyileşme sürecine olumlu katkı sağlar. Haliyle bu süreci daha kolaylaştırabilmek adına psikolojik destek almak ya da hastanelerin, kuruluşların bu imkanları sağlaması oldukça kıymetidir. Ege Üniversitesi Psikoloji Bölümü Öğrencisi, Sena Nur Avcı Sağlıkla Kalın.
- Lösemili Çocuklarda Sosyal Yaşam ve Eğitim Hayatını Desteklemek
Lösemi tedavisi gören çocuklar ve gençler için sosyal yaşama dahil olmak ve sevdikleriyle vakit geçirmek, onlara zorluklara rağmen güç ve destek sağlar. Bu süreçte; · Arkadaşlarıyla bir araya gelmeleri, · Çevrimiçi sosyal etkinliklere katılmaları, · Hobileriyle meşgul olmaları, · Eğlenceli aktivitelere ve sanat etkinliklerine dahil olmaları, · Doktor onayıyla açık havada kısa ve güvenli etkinliklere katılmaları gibi adımlar, onların moral kazanmalarına ve kendilerini daha iyi hissetmelerine katkıda bulunabilir. Hastalığın ve tedavi sürecinin titizlikle yürütülmesi gerektiğinden, bu çocuklar sosyal izolasyona maruz kalabilir. Bu nedenle, çevrimiçi platformlar veya sosyal destek grupları yoluyla sosyal yaşama katılmaları sağlanabilir. Böylece, bu süreçte yalnız olmadıklarını hissetmeleri desteklenir. Onlara kendilerini ifade edebilecekleri ve hayatın güzel anlarının tadını çıkarabilecekleri alanlar yaratmak, tedavi süreçlerini daha kolay atlatmalarına katkıda bulunur. Eğitim, tedavi gören çocuklar için gelecek hayallerini canlı tutmanın en güçlü yollarından biridir. Okula devam edebilmek, arkadaşlarından geri kalmamak, derslerle ilgilenmek hem kendilerine güven duymalarını sağlar hem de hastalıkla mücadelelerinde bir motivasyon kaynağı olur. Kendi güçlü yanlarını fark etmek ve eğitim hayatında yer almaya devam etmek, onları hastalığın gölgesinde kalmadan, hayatın normal akışını yaşayabildikleri hissiyle destekler. Öğretmenlerin bu çocuklara özel esneklikler sağlaması da onların akademik başarılarına katkı sunar. Böylece çocuklar, tedavi sürecinde kendilerini ayrışmış veya farklı hissetmeden hayallerine bağlı kalıp umutla geleceğe bakabilirler. Eğitim hayatının devam edebilmesi için sağlanabilecek destekler nelerdir? Esnek eğitim programları ve hastane sınıfları: Çocuklar yoğun tedavi sürecindeyken düzenli okula devam edemeyebilir. Bu durumlarda, hastanelerde kurulan sınıflar veya çevrimiçi eğitim programları sayesinde derslerini sürdürebilirler. Öğretmen ve okul yönetimi ile iş birliği: Öğretmenlerin, öğrencinin sağlık durumu ve tedavi ihtiyaçları konusunda bilgi sahibi olmaları, onların ihtiyaçlarını daha iyi anlamalarına yardımcı olur. Özel eğitim rehberliği ve psikolojik destek: Lösemi gibi zorlu bir hastalıkla mücadele eden çocuklar, duygusal açıdan zorlanabilir ve psikolojik desteğe ihtiyaç duyabilir. Psikolojik destek ve rehberlik hizmetleri, çocukların sosyal ilişkilerini sürdürmelerine, derslerine odaklanmalarına ve okul ortamında kendilerini güvende hissetmelerine katkı sağlayabilir. Akademik esneklik ve değerlendirme: Tedavi sürecindeki çocuklar için sınav tarihleri veya ödev teslim sürelerinde esneklik sağlanması da eğitimde önemli bir destek olacaktır. Ebeveynlerin eğitime katılımı ve destek sağlaması: Ebeveynler, çocuklarına derslerinde yardımcı olabilir, öğretmenlerle düzenli iletişim kurarak eğitim sürecine katkıda bulunabilir. Ayrıca, çocukların evde rahatça ders çalışabilmeleri için uygun bir ortam sağlamak, onların eğitimlerine odaklanmalarına ve akademik performanslarını sürdürmelerine destek olabilir. Akran desteği: Çocukların hastalık sürecinde sosyal bağlarını güçlendirmek, yalnız olmadıklarını hissetmelerini sağlar. Akran desteği, çocukların kendilerini okulun bir parçası olarak görmelerine ve sosyal ilişkilerini sürdürebilmelerine olanak tanır. Kardeşler ve Yakın Aile Bireyleri İçin Destek Lösemi tedavisi gören çocukların aile üyeleri, özellikle kardeşleri, bu zorlu süreçten duygusal olarak etkilenebilir ve desteklenmeye ihtiyaç duyabilir. Tedavi süreci genellikle ebeveynleri büyük ölçüde meşgul ettiğinden, kardeşlerin duygusal ihtiyaçları gözden kaçabilir. Bu da kardeşlerde ihmal edilme, suçluluk veya korku gibi duygulara yol açabilir. Ailelerin, çocuklarıyla duygularını açıkça paylaşmalarını teşvik etmeleri, onları yalnız hissettirmemek için önemli bir adım olabilir. Ayrıca, aile içinde birlikte vakit geçirilen aktiviteler, kardeşler arasındaki bağları güçlendirir ve her birinin kendini değerli hissetmesine yardımcı olur. Böylece tedavi gören çocuk da aile desteğini hissederken, kardeşler arasındaki uzaklaşma veya ihmal duyguları önlenmiş olur. Kardeşlerin bu dönemde ihtiyaç duyduğu desteği almak, onların psikolojik sağlığını korumak için oldukça önemlidir. Aynı zamanda, tedavi sürecini anlamalarına ve bu süreçte daha güçlü kalmalarına yardımcı olur. Aile terapileri veya grup destek programları, kardeşlerin duygusal yükünü hafifletebilir ve süreci daha sağlıklı bir şekilde atlatmalarını sağlayabilir. Ebeveynlerin ve aile bireylerinin, kardeşlerin yaşadığı zorlukları fark etmeleri ve onlara empatik bir şekilde yaklaşmaları, onların duygusal dayanıklılıklarını artırır. Böylece, yalnızlık veya ihmal edilme hissi, ilerleyen zamanlarda ikincil travmalara yol açmadan önlenmiş olur. Aile içindeki bu açık iletişim ve bir arada geçirilen zaman, tüm aile üyelerinin bu zorlu süreci daha sağlıklı bir şekilde geçirmelerini sağlar. Dokuz Eylül Üniversitesi Psikoloji Bölümü Öğrencisi Ceren Göle
- Öz Güvenden Narsisizme: Sınırlar, Belirtiler ve Etkiler
Narsisizm, bireylerin kendine aşırı odaklanma eğilimlerini, başkalarının duygularını göz ardı etme kapasitesini ve sıkça hayranlık arayışını içeren karmaşık bir kişilik özelliğidir. Bu durum, bireylerin sosyal etkileşimlerinde belirgin bir etki yaratırken, etkileşimde bulunduğu kişiler üzerinde de derin ve çeşitli sonuçlar doğurabilir. Narsisizmin kökenleri, bireysel psikolojik gelişimden aile dinamiklerine ve kültürel faktörlere kadar uzanan çeşitli etmenler tarafından şekillendirilir. Bu yazımızda, narsisizmin ne olduğunu, nasıl geliştiğini, belirtilerini ve başkaları üzerindeki etkilerini kapsamlı bir şekilde ele alarak bu karmaşık olgunun daha iyi anlaşılmasına yardımcı olmayı amaçlıyoruz. Narsisizm Nedir? Psikolojide narsisizm, bireyin kendine aşırı hayranlık duyması ve sürekli olarak kendi benliğine odaklanmasıyla tanımlanır. Bu aşırı odaklanma, bireyin çevresindeki insanların duygularını ve ihtiyaçlarını göz ardı etmesine neden olur ve empati yetisinin ciddi şekilde zayıflamasına yol açar. Narsistik bireyler, genellikle başkalarını kendilerinden aşağıda görme eğiliminde olup, bu tutumları sosyal ilişkilerinde kalıcı zayıflıklara neden olabilir. Aşırı özgüven sergilemelerine rağmen, bu davranışların temelinde çoğu zaman derin bir yetersizlik hissi ve öz güven eksikliği yatar. Manipülatif, eleştirel ve kibirli tutumlar narsistik kişilik bozukluğunun dışa vurumları olarak görünse de aslında bireyin kırılgan psikolojik yapısının ve sürekli onaylanma ihtiyacının bir yansımasıdır. Bu kişiler, dış dünyada güçlü bir imaj sergilemeye çalışırken, içsel olarak sürekli bir değersizlik ve tatminsizlik duygusuyla mücadele ederler. Herkesin belli bir düzeyde narsisistik özellikler taşıyabileceğini unutmamak gerekir. Bu özellikler, sağlıklı sınırlarda kaldığında bireyin öz güvenini geliştirmesine ve kendine değer vermesine katkıda bulunur. Bu duruma "normal narsisizm" denir ve kişinin kendine saygısını dengeli bir şekilde korumasına yardımcı olur. Ancak narsisizmin aşırıya kaçması, bireyin çevresine ve kendisine zarar verebilecek boyutlara ulaşabilir. Bu noktada, "patolojik narsisizm" ortaya çıkar ve kişinin hem sosyal ilişkilerinde hem de duygusal hayatında ciddi olumsuz sonuçlar doğurabilir. Narsisizmin Belirtileri Narsistik bireylerin genellikle sosyal çevrelerinde sürekli olarak ilgi ve hayranlık arayışı içinde olduğundan bahsetmiştik. Bu kişiler, başkalarının dikkatini çekmek için dikkat çekici davranışlar sergileyebilir ve bu şekilde kendilerini ön plana çıkarmak için çeşitli ortamlar yaratmayı tercih edebilirler. Narsisizm, sadece bir beğenilme isteği değil, aynı zamanda derin bir onay arayışıdır. Bu onay, bireyin kendisini değerli hissetmesine yardımcı olur. Ancak bu sürekli onay ihtiyacı, narsistik bireylerde bazı olumsuz davranış ve tutumların ortaya çıkmasına neden olabilir. Peki öne çıkan diğer temel belirtiler nelerdir? Benmerkezci bir tutum sergileyerek başkalarının duygularını görmezden gelirler. Empati eksikliği yaşarlar ve başkalarının duygularını anlamakta zorluk çekerler. Kendilerini başkalarından üstün görürler. Eleştirilere karşı tahammülsüzdürler ve olumsuz eleştirileri kabul etmezler. İnsanlarla yüzeysel bağlar kurarlar. Başkalarının başarılarına karşı kıskançlık duyabilirler. Kişileri kendi çıkarları doğrultusunda kullanabilir ve manipüle edebilirler. Aşırı kibirli olabilirler. Narsistik bireylerin bu tür davranışları, etraflarındaki insanlar tarafından dışlanmalarına veya istenmemelerine yol açabilir. Bu durum, narsistik kişilerin öfke patlamaları yaşamasına, dışlanmışlık hissi duymalarına ve kendi düşüncelerine uygun bir şekilde muamele görmediklerinde duygusal denge sağlamakta zorluk çekmelerine neden olabilir. Bu bağlamda, narsisizm yalnızca bireyin içsel çatışmalarını değil, aynı zamanda sosyal ilişkilerini de derinden etkileyen karmaşık bir durum haline gelir. Narsisizmin Nedenleri Narsisizmin kökenleri karmaşık ve çok yönlüdür; aile dinamikleri, çevresel faktörler ve psikolojik etkiler bu kişilik yapısının gelişiminde önemli rol oynar. Genetik yatkınlık, bireyin narsistik özellikler taşıma riskini artırırken, ebeveynlerin aşırı ilgi gösterip çocuğa şişirilmiş bir özgüven aşılaması ya da tam tersine, çocuğun ihmal edilmesi ve değersiz hissettirilmesi narsisizmi besleyebilir. Bu tür ailevi dinamikler, bireyin kendisini sürekli olarak üstün görme, başkalarını küçümseme ve derin bir ilgi arayışı içinde olma eğilimlerini güçlendirebilir. Peki, bireyin yetiştiği sosyal çevre ve kültürel normlar nasıl bir etki yaratır? Sürekli olarak başarı, güç, statü, güzellik ve maddi zenginliğin ön planda tutulduğu bir toplumda büyümek narsisistik eğilimleri tetiklemeye yardımcı olabilir. Bu tür baskılar narsistik eğilimleri daha da güçlendirebilir, bireylerin kendilerini değerli hissetmeleri için sürekli dışarıdan onay aramalarıyla sonuçlanabilir. Toplumun narsisizme katkısı ne kadar göz ardı edilebilir? Narsisizmin Etkileri Narsisistik davranışlara aile içinde, romantik ilişkilerde, arkadaşlık ilişkilerinde veya birlikte çalıştığınız iş yerinde maruz kalabilirsiniz. Narsisistik bireylerle ilişkiler genelde zorlayıcı ve yıpratıcı olabilir. Bu durum uzun vadede neler yaratır? Aile içinde bağların kopmasına ve sürekli çatışmalara neden olurken romantik ilişkilerde duygusal istismar, partnerini çıkar için kullanma, eleştirilerin ve kibrin partnerde yetersizlik hissi yaratması gibi derin ve yaralayıcı olumsuz sonuçlara yol alabilmektedir. Arkadaşlık veya iş ilişkileri daha yüzeysel hale gelirken sosyal çevrelerinden sürekli ilgi ve hayranlık arayışı sosyal bağların zayıflamasına elbette yol açacaktır. Peki, çevrenizde bulunan narsistik kişilerin sizde derin etki yaratmaması için nasıl başa çıkacağınızı sorarsanız; • Narsistik bireylerin davranışlarının kişisel değerinizle ilgili olmadığını anlamak önemlidir. • Onların olumsuz tavırlarına maruz kalmamak için sınırlar koyabilirsiniz. • Narsistik bireylerin eleştirilerine karşı duyarsız kalmayı öğrenmek, sizin için faydalı olacaktır. Kendinizi onların bakış açısına kapatıp kendi duygularınızı ve ihtiyaçlarınızı ön planda tutmalısınız. • Gerektiğinde profesyonel bir destek almayı düşünebilirsiniz. Psikologlar veya terapistler, bu tür zorlu ilişkilerde başa çıkma stratejileri geliştirmenize yardımcı olabilir. Öz güven mi, Narsisizm mi? Herkesin belli bir düzeyde narsistik özellikler taşıyabileceğini söylemiştik. Kişinin kendine değer vermesi ve öz güven geliştirmesi sağlıklıdır ancak aradaki ince bir çizgiyle bu sağlıklı durum kaybolabilir. Narsisizm, bu sağlıklı öz güvenin ötesine geçerek aşırı bir kendine hayranlık haline dönüşür. Narsistik bireyler genellikle kendi ihtiyaçlarını ve isteklerini önceliklendirirken, başkalarının hislerini göz ardı ederler. Ancak sağlıklı öz güven geliştirmek, bireyin kendisini ve çevresindekileri dengelemeyeceği anlamına gelmez. “Normal narsisizme” sahip olanlar, empati duygularını kaybetmezler; aksine, kendilerine duydukları saygıyla başkalarına da değer verme yetisini beslerler. Bu denge, ilişkilerinde hem kendilerini hem de çevresindekilerin önemli hissetmelerine yardımcı olur. Sonuç olarak, narsisizm karmaşık bir kişilik özelliği olarak hem bireyin içsel dünyasını hem de sosyal ilişkilerini derinden etkileyebilir. Bu yazının, narsisizmi anlamanızı ve bu tür durumlarla başa çıkma konusunda farkındalık geliştirmenizi sağladığını umuyoruz. Kendinize ve çevrenizdekilere daha duyarlı olmanın, sağlıklı ilişkiler kurmanın ve duygusal sağlığınızı korumanın yollarını keşfetmek, bireysel gelişiminizde önemli bir adım olabilir. Kendinizde ya da çevrenizde narsistik eğilimler ve bu durumla başa çıkma konusunda desteğe ihtiyaç duyuyorsanız, profesyonel destek için Karşıyaka İzmir'de bulunan Altuğ Psikoloji’ye başvurabilirsiniz. Alanında uzman psikologlarımız, kişilik bozuklukları, ilişki sorunları ve duygusal dengeyi koruma konularında size rehberlik etmeye hazırdır. Dilerseniz yüz yüze veya online terapiyle veya 15 dakikalık online ücretsiz ön görüşme seçeneklerimizden faydalanabilirsiniz. Ceren GÖLE Psikoloji Öğrencisi
- Narsisizm Nedir? Mitlerden Gerçeklere Yolculuk
Narsisizm, uzun zamandır gerek ilgi çeken doğası gerek popülaritesiyle birlikte birçok insan için bir odak noktası haline geldi. Sosyal medya, internet forumları gibi herkesin bilgi paylaşabildiği platformlarda da çok kez narsisizm üzerine değinildi. Yazarlar değiştikçe ortaya çıkan bilgi kümesi de büyümekte. Gerçekleri de içerisinde bulunduran “narsisizm kümesi” öte yandan mitleri de içermekte. Bugün yazımda narsisizm mitleri ve bu mitlerin gerçeklerine değineceğim. Yazıma geçmeden önce keyifli okumalar diliyorum. Mit Nedir? Ana konuya geçmeden önce mitin tanımını yapalım. Mit, toplumun inanç, efsane veya hikayelerinden beslenen; gerçeklikten adım adım kopma sonucu ortaya çıkan bir fenomen olarak tanımlanabilir. Mit, terim anlamı bağlamında olarak doğa olaylarını, insan davranışlarını veya toplumun nereden geldiği ne gibi zorluklar yaşadığı gibi konuları kapsar. Üstünden geçtiğim “gerçeklikten adım adım kopması” noktasında da bir olay neticesinde ortaya çıkmasıdır. Örneğin mitolojisi ile ünlü Antik Yunanistan’ı ele alalım. Muhtemel bir fırtına yaşanması sonucu insanlar bunu yaptıkları saygısızlık gibi toplumsal ahlak dışı konulara bağlayarak Zeus’un onları cezalandırdığı mitini yarattılar. Narsisizm Ne Değildir? Bir farklılık yaparak narsisizmin tanımını “narsisizm ne değildir?” sorusuyla yapabiliriz. Bu tanımlama stili ile aslında mitlerin oluşmasının tersi yönünde ilerleyerek buradan itibaren narsisizm mitleri ve gerçeklerini kıyaslamaya başlayabiliriz. Öncelikle Narsisizm, sıkça yanlış anlaşılan ve genellikle özsaygıyla karıştırılan bir kavramdır. Özsaygı, bireyin kendisine duyduğu sağlıklı saygı ve değer duygusuyken, narsisizm, aşırı kendine hayranlık ve başkalarını küçümseme ile karakterize edilen bir kişilik özelliğidir. Narsisizm, mutlulukla doğrudan ilişkili değildir. Narsisizm yol açtığı unsurlardan biri olan empatide azalma bir içsel boşluğa, kaygı ve depresif belirtiler gibi duygusal değişimlere yol açabilir. Bu “narsisizm ne değildir?” sorusunun cevapları bize narsisizmin tanımını yapabilir. Narsisizmin belirtileri ve daha açıklayıcı tanımı için çalışma arkadaşım Ceren Göle’nin kaleme aldığı “ Öz Güvenden Narsisizme: Sınırlar, Belirtiler ve Etkiler ” başlıklı blog yazısına da göz atabilirsiniz. Narsisizm Mitleri ve Gerçekler Mit ve gerçek karşılaştırmasını ele almadan önce narsisizmin boyutsal bir tarafı olduğunu, değindiğimiz gibi mitlerin bir “doğru” çıkış noktasından mite döndüğünü belirtmeliyim. Vereceğimiz mitler narsisizmin özelliklerini genel popülasyona genellemekte lakin az sayıda da olsa bu özellikleri taşıyan bireylerin olduğunu gözden kaçırmamalıyız. Narsistik Bireyler Dışadönük Bireylerdir : Bu mit aslında bize bir kalıp yargı varlığını gösteriyor. Narsistik özellikler gösteren bireyler dışadönük olabilir fakat bu narsisizmin özellikleri arasında değil bireyin bireysel özelliklerinden geliyor olabilir. Narsistik Özellikler Değiştirilemez : Antik Yunan Filozofu Herakleitos’un öne sürdüğü düşünce gibi: Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir. Narsistik özellikler terapi ve psiko-eğitim gibi takviyelerle değişebilir fakat burada anahtar rolü bireyin kendisindedir. Bireyin kendini tanıması daha sağlıklı bir sürecin ilerlemesinde mutlak bir katkı sunar. Narsistik Davranışlar Bilinçlidir: Bazı narsistik davranışlar, bilinç dışı bir şekilde ortaya çıkabilir. Nefes almak ve nefes vermek siz bu yazıyı okurken bilinçli yaptığınız bir davranış değilken şimdi farkında olarak yapıyor olabilirsiniz. Bazı narsistik davranışlar bu bağlamda oluşuyor olabilir. Narsistik Özellikler Taşıyan Bireyler Arkadaşlık Kuramaz: Narsistik özellikler gösteren insanlar arkadaşlıklar kurabilir. Fakat genellikle yaşadıkları empati eksikliğine bağlı olarak bu ilişkiler yüzeysel kalabilir. Özellikle ikili iletişim sırasında problem yaşayabilirler fakat bu arkadaşlıklar narsistik özellikler gösteren insanların arkadaşlık kuramayacağı anlamına gelmez. Narsistik Özellikler Taşıyan Bireyler İlişkileri Kolayca Bitirir : Narsisizm genel özellikleri bakımından sosyal ilişkiler kurmada insanları zorlayabilir. Bu zor süreçten sonra narsistik özellikler taşıyan bireyler ilişkilerini bitirme konusunda çekingen davranabilir. Bazı durumlarda da kolayca ilişki kesme durumu da gözlemlenebilir ama bunu genelleyerek bir mit oluşturamayız. Unutmamalıyız ki insanlar biriciktir, farklı özellikler gösterirler. Kapanış ve Düşünceler Bugün sizlerle birlikte “narsisizm mitleri” ve bu mitlerin gerçeklerini ele aldık. Yazımı sonlandırmadan önce tekrardan değinmek istediğim bir konu var: İnsanlar biriciktir. Narsisizm özellikleri farklı şekillerde ve özelliklerinin sayısı bakımından farklılıklar gösterebilir. İnsanları davranışları bakımından sınıflandırmadan önce bazı koşullara da göz atmamız gerekmekte. Bu düşüncemi açıklamam gerekiyor. İnsanların davranışlarını yorumlarken kültürel normlara, bireyin yaşamında edindiği rollere, sosyal ve bireysel kimliğine, yaşına ve gelişim aşamasına, eğitim seviyesine ve hatta birey üzerinde sosyal medya etkisi gibi durumları ele almalıyız. Çok yönlü bakış açısı ile bir takım davranışsal örüntüleri bireylere narsisizm şeklinde indirgememeliyiz. Şayet indirgeme yaptığımız durumlarda istemsizce kişinin kendisine bir rol biçebiliriz ve o birey bu role uygun davranma zorunluluğu hissedebilir. Günlük hayatta kullandığımız dil, narsisizmin hem ilacı hem de sebebi olabilir. Tekrardan üzerinden geçmemiz gerekirse, her insan biriciktir, farklıdır. Bu düşüncenin hem narsisizmi mitleştirilmesine hem de narsisizmi anlamamızda anahtar rolü alabileceğine inanıyorum. Kendinizde ya da çevrenizde narsistik eğilimler ve bu durumla başa çıkma konusunda desteğe ihtiyaç duyuyorsanız, profesyonel destek için Karşıyaka, İzmir'de bulunan Altuğ Psikoloji’ye başvurabilirsiniz. Alanında uzman psikologlarımız, kişilik bozuklukları, ilişki sorunları ve duygusal dengeyi koruma konularında size rehberlik etmeye hazırdır. Dilerseniz yüz yüze veya online terapiyle veya 15 dakikalık online ücretsiz ön görüşme seçeneklerimizden faydalanabilirsiniz. Sağlıkla kalın. Yiğit ORHAN Psikoloji Öğrencisi
- Aynanın Ardında: Narsistik Bireylerin Duygusal Dünyası
Çevrenizde, davranışlarının sürekli onayını isteyen ve takdir edilmesini bekleyen, yalnızca kendinden bahseden, sizin ve çevrenizdeki olaylara aldırış etmeyen, hatta problemlerinizi küçümseyen biriyle karşılaştınız mı? Bu kişiler genellikle oldukça manipülatif olduklarından, belki de hiç fark edemediniz! Bu yazıda, narsistik kişilik bozukluğuna sahip bireyleri daha detaylı ele alacağız. Keyifli okumalar dileriz. Narsisizm, suya düşen yansımasına aşık olan Narkissos’tan adını almıştır. Bir bozukluk olarak değerlendirildiğinde narsisizm; empati eksikliği, duyarsızlık, büyülenme, beğenilme ihtiyacı, onaylanma beklentisi, eleştirilere aşırı tepki verme gibi özelliklere sahiptir. Narsistik kişilik bozukluğuna sahip olan bireyler devamlı olarak farklı ve özel olduklarını anlatırlar ve bunun fark edilmesini arzularlar. Bu derece kendinden emin bir şekilde gösterişli bir özgüven yapısında kusursuz yaşam hikayeleri sergileseler de aslında bu kişiler oldukça güçsüz ve temelsiz özgüven yapısına sahiptirler. Onay arzusunun bu denli yüksek olması, davranışlarının gülünç olacağı korkusundan gelmektedir. Ayrıca, narsistik bireyler duygularını zayıflık olarak algıladıklarından hem duygularını minimum düzeyde dışa yansıtırlar hem de başkalarının problemlerine de kayıtsızdırlar. Bu kişilerde en temele inildiğinde utanç, yetersizlik, aşağılık gibi duygular yoğun bir şekilde hissedilmektedir. Narsistik özelliklere sahip bireyler dışarıdan bakıldığında kusursuz bir tablo çizseler de oldukça kırılgan bir özgüven yapısına sahip olduklarından idealize edilmiş hedefler, mükemmeliyetçilik ve başkalarını küçük görme gibi davranışları savunma mekanizması olarak kullanırlar. Gerçekçi olmayan idealler bu kişiler için oldukça belirleyicidir. Bu ideallere ulaştıklarına kendilerini ikna edip büyüklenmeci tavır sergileyebilir ya da kendilerini doğuştan kusurlu olduğuna inandırıp bu hedeflere asla ulaşamayacaklarını düşünürler. Kendilerini ideallerine ulaşmış gördüklerinde çevrelerindeki kişilere küçümseyici davranırken çevrelerindeki birini idealize ettiklerinde ise bu sefer küçük gördükleri kişi kendileridir. Büyüklenmeci kişilik geliştirdiklerinden onaylamak, iltifat ve övgü olmak oldukça tatmin edici bir durumdur. Ayrıca bu kişiler mükemmeliyetçilik tutumlarından dolayı ise başkalarına karşı duygularını belli edecek davranışlardan da kaçınmaktadırlar. Narsistik Kişilik Bozukluğunun İki Ucu: Büyüklenmeci ve Kırılgan Narsisizm Büyüklenmeci Narsisizm: Kendilerini erişilmesi imkansız ideallerine ulaşmış olarak gören bu kişiler kendilerini yüceltir ve başkalarına karşı küçümseyici tutumlar sergilerler. Çevrelerine karşı duyarsız kalmalarının temel nedeni kendilerine fazlasıyla odaklanmalarıdır. Sosyal ortamlarda tüm dikkatin üzerlerinde olması çok önemlidir. Bu sebeple de abartılı özgüven ile uyumsuz davranışlar sergilerler. Bu kişiler tarafından sadece olumlu ve çıkarlarına yönelik yorumlar kabul edilir. Yakın ilişkide sömürücü ve faydalanıcı davranır, benlik algılarını daha da yüceltirler. Hata yapmak bu kişiler için kabul edilemezdir. Yanlış ve hata yapma durularında direkt olarak inkar edilir. Ayrıca kişiliklerine karşı oluşan tehdit durumlarında saldırgan davranışlar da sergileyebilirler. Kırılgan Narsisizm: Bu kişiler de kişiliklerini yüceltip abartılı özgüven davranışları gösterseler de reddedilme kaygısı gözlemlenir. Mükemmeliyetçilik anlayışlarına uyduklarını düşünmediklerinden aslında oldukça düşük özgüven yapıları vardır. Kusurlu olduklarını düşünen bu kişiler dışarıdan bunun anlaşılmaması için efor sarf ederken kaygılı ve hassas davranışlar gösterebilirler. Kırılgan narsisizm özelliği gösteren kişiler düşük benlik saygısına sahip olup sürekli olarak onay ve takdir beklerler. Çevresi tarafından yeteri kadar ilgi ile karşılaşmadıklarında ise hayal kırıklığı duygusu kaçınılmazdır. Bu yazıda genel olarak narsistik kişilik bozukluğu tanımlanmış olup oldukça farklı olan iki yönünden bahsedilmiştir. Bu kişilerle sağlıklı ilişkiler kurmak, hem kendileri hem de çevreleri için oldukça zorlayıcı olabilir. Farkındalığın arttırılması adına ele alınan bu konuda profesyonel destek alınması tavsiye edilir. Eğer bu problemlere sahip bir tanıdığınız var ise profesyonel destek almaya yönlendirebilirsiniz. Karşıyaka, İzmir'de bulunan psikoloji ve danışmanlık merkezimizde tavsiye edilen psikolog arayan danışanlar yüz yüze ya da online psikoterapi hizmetlerinden faydalanabilmektedir. Nisa ÖZALTUN Dokuz Eylül Üniversitesi Psikoloji Öğrencisi Referanslar: Akyol Kol, H. (2023). Narsisizmin iki yüzü: Büyüklenmeci ve kırılgan narsisizmin gelişimsel temelleri üzerine bir gözden geçirme. Türk Eğitim Değerlendirmeleri Dergisi, 4(4), 6-29. Inan, E. (2015). Narsistik Kişilik Örgütlenmesinin Bağlanma Kuramı Çerçevesinde Ele Alınması: Vaka Örneği. AYNA Klinik Psikoloji Dergisi, 2(1), 1-12. https://doi.org/10.31682/ayna.470645
- Film Analizi: Black Swan (Siyah Kuğu): Narsisizm, Mükemmellik ve Karanlıkla Dans
Darren Aronofsky’nin "Black Swan" filmi, bale dünyasının estetik yoğunluğunu, bir sanatçının mükemmelliğe uzanmaya çalışırken ilerlediği yoldaki psikolojik çöküşüyle harmanlayan çarpıcı bir psikolojik gerilimdir. Filmde Natalie Portman’ın canlandırdığı Nina karakteri, bir yandan “Beyaz Kuğu”nun masumiyetini ve kırılganlığını yansıtırken, diğer yandan “Siyah Kuğu”nun karanlık ve özgür yönünü kucaklamaya çalışır. Bu yolculuk, narsistik kişilik özelliklerinin ve kırılgan bir benlik algısının, bireyin sanrı ve gerçeklik arasında kaybolmasına nasıl neden olduğunu gözler önüne serer. Ayna Yansımaları ve Narsizm Film, Nina’nın kendisinin “Kuğu Kraliçesi” olduğu bir rüyayla açılır. Bu rüya sahnesi, onun içsel çatışmalarını ve narsistik eğilimlerini derinlemesine yansıtır. Ayna yansımaları film boyunca sürekli olarak tekrarlanan bir motif olup, Nina’nın kendi içsel dünyasına dair ipuçları verir. Aynada gördüğü görüntüler, gerçek benliğinin değil, onun parçalanan benliğinin yani toplum ve kendisi için yarattığı “persona”nın bir yansımasıdır. Filmin başlarında, diğer dansçılar eski kuğu kraliçesi olan deneyimli balet Beth hakkında konuşurken kamera odağı karakterlerin gerçek görüntülerine değil aynadaki yansımalarındadır. Yönetmen burada kullandığı çekim tekniğiyle, konuşanların karakterlerin kendileri değil personaları olduğunu gösterir. Yine aynı konuşmada diğer dansçılar Beth hakkında olumsuz konuşurken Nina’nın Beth’i savunması, kendisinin de Beth gibi bir idol olma arzusunun dışavurumudur. Ancak bu arzusu, mükemmellik isteğinin narsistik bir yönünü taşır. Narsistik kimlikler, kendilerini yüceltmeye ve sürekli beğenilmeye ihtiyaç duyarlar; Nina’nın "Kuğu Kraliçesi" rolünü elde etme süreci de bu hırsını besler. Siyah ve Beyaz Kuğu’nun Kimlik Savaşı Nina’nın içsel çatışmaları, filmde Siyah Kuğu ve Beyaz Kuğu rolleriyle sembolize edilir. Nina’nın sürekli karşılaştığı, koyu renkler içinde kendi yansımasını görmesi, onun bastırdığı karanlık tarafının bir ifadesidir. Bu karşılaşma, Nina’nın benliğinin zıt kutuplarını yüzeye çıkarması açısından oldukça önemlidir. Siyah kuğu rolünün ilk provasında ona rehberlik eden eğitmeninin, Siyah Kuğu rolünü anlaması ve içselleştirebilmesi için Nina’ya söylediği “Şeytani güçler seni kaçamayacağın şekilde çekiyor, kontrol onlarda” ifadesi, onun karanlık yönünü benimsemesi gerektiğini özetler. Nina’nın siyah kuğu olma yolunda rol arkadaşı Lily, bir tür katalizör görevi görür. Lily, Nina’nın aksine doğal bir özgürlük ve rahatlıkla dans ederken, Nina'nın sürekli kontrol arayışı onun mükemmellik arzusunu daha da besler. Nina bir yandan Lily’e imrenerek bakarken diğer taraftan kendisini ondan üstün görür. Bunu Nina, Lily’yi prova yaparken izlediği sırada görürüz. Nina hem fiziksel konumu itibariyle daha yüksektedir hem de kamera açıları bu sahnede Nina’yı alt açı ile çekerken, Lily’yi üst açıdan çeker. Bu da Nina’yı daha yüksekte ve büyük algılamamızı sağlar. Narsistik Tutumlu Anne ve Benlik Arayışı Nina’nın annesi, kendi yarım kalmış balerinlik kariyeri hayalini Nina üzerinden gerçekleştirmeye çalışan, oldukça kontrolcü ve narsistik bir figürdür. Annesi, Nina’yı hala bir çocuk gibi görerek onun özerkliğini tanımaz ve onu kendisinin bir uzantısı olarak görür. Nina’nın yatak odasının hala bir çocuk odası gibi düzenlenmiş olması, bu kısıtlayıcı ilişkiyi somutlar. Anne karakteri, Nina’nın bağımsız bir birey olmasını engelleyerek onu, kabul görmek için mükemmel olması gereken ve mükemmelliğin annesinin istediği kişi olabilmesiyle mümkün olacağı düşüncesine saplayarak, kimlik algısını çarpık bir hale getirir. Nina’nın sembolik olarak beyaz kuğudan siyah kuğuya dönüşmesi annesinden kopup bir birey olabilmesi, annesinin narsist tutumundan kurtulmasını da içerir; zira Nina hem annesinin ideallerini yerine getirmek zorunda hisseder hem de kendi bireyselliğini kazanmak için sürekli mücadele eder. Karanlık Tarafla Yüzleşme Lily ile olan ilişkisi, Nina’nın bastırdığı karanlık yönleriyle yüzleşmesini hızlandırır ve onu içsel bir kimlik savaşına sürükler. Lily, Nina’nın tam zıttı olarak, özgür ruhlu, kendiliğinden ve rahat bir karakterdir. Bu özellikleriyle Lily, yalnızca Siyah Kuğu'nun zarafeti ve karanlığını değil, aynı zamanda Nina’nın uzun süre baskı altında tuttuğu dürtülerini de simgeler. Nina’nın her zaman kontrolü elinde tutma arzusu ve mükemmeliyet saplantısı, Lily'nin pervasız özgürlüğü karşısında sarsılmaya başlar. Lily’nin varlığı, Nina’nın bilinçdışında bastırdığı dürtülerini uyandırır; böylece Nina, kendi karanlık tarafını kabullenmeye doğru ilerler. Bu süreç, Lily'nin bir "ayna karakter" olarak Nina'nın bastırılmış arzularının ve korkularının somutlaşmış hali olduğunu hissettirir. Gece kulübü sahnesi, Nina’nın karakterindeki ilk büyük kırılma anıdır. Lily'nin ısrarıyla eğlenmeye çıkan Nina, özgürlüğün ve sınırların ötesine geçmenin tadını alır. Bu sahnede, Nina kendi kimliğinin karanlık yanını kucaklamaya başlar; eğlenceye dalarak, annesiyle arasında yıllardır süregelen kontrol ilişkisini de kırar. Bu adım, Nina’nın film boyunca ilk defa kontrolü elden bırakması ve içindeki özgürlüğü deneyimlemesidir. Kulüp sahnesinde kullanılan renkler ve ışık oyunları, Nina’nın içsel kaosunu ve baskıladığı dürtülerin ortaya çıkışını vurgular. Lily'nin varlığı, Nina’nın sınırlarını zorlayarak onu kendisiyle yüzleşmeye ve içindeki Siyah Kuğu'yu keşfetmeye iter. Mükemmellik İçin Çekilen Acı Nina'nın içsel çatışmaları ve sanatında mükemmellik arayışı, Aronofsky’nin filmde sürekli olarak irdelediği bir diğer ana temadır. Sanatçının mükemmeliyet arayışı, benliği ve dış dünyayla ilişkilerini şekillendiren, kimi zaman kendisine zarar veren bir takıntı haline gelebilir. Nina, hem annesi hem de çevresindeki diğer karakterlerin etkisi altında sürekli olarak mükemmellik arayışında bir sanatçıdır. Bu arayış, onu Siyah Kuğu rolü için acı çekmeye ve her türlü bedeli ödemeye hazır hale getirir. Nina'nın narsistik yönleri, kendini başkalarından üstün görme ve mutlak başarıyı elde etme isteği ile birleşerek, onu sanatında doruğa ulaşmak için fedakarlık yapmaya iter. Sanatçı acı çektiği ölçüde sanatını yüceltir ve mükemmelliğe yaklaşır ve yaratıcılığını kazanır. Bu bağlamda; mutlak mükemmeliyet mutlak fedakarlık gerektirir. Bu, ona acı verse de, Nina için mükemmellik her şeyden önce gelir. Sonuç Siyah Kuğu , sanatçı kimliğinin kaybolması, mükemmeliyetçilik ve kişiliğin zıt tarafları gibi temaları işleyen, psikolojik derinlikleri olan bir başyapıttır. Nina’nın içsel çatışmaları, sanat ve benlik arasındaki ince çizginin ne kadar tehlikeli olabileceğini gözler önüne serer. Filmin sonu, Nina’nın sahnedeki en büyük zafer anını yaşadığı, siyah kuğunun yıkıcı taraflarını sonuna kadar deneyimlediği trajik bir finale sahiptir. Emirhan USLU Psikoloji Öğrencisi
- Hem Eğlence Hem Gelişim: Hangi Oyuncak Hangi Beceriyi Geliştirir?
Çocukların gelişim yolculuklarında oyuncaklar en temel eğlence kaynakları olmanın yanı sıra öğrenme ve kendini ifade etme aracı olarak önemli rol oynar. Çocuğun oynadığı oyunlarda kullandığı her oyuncak aslında onun başka dünyalara açılan kapılarını aralamada önemli bir araçtır. Çocuğun ilgisine, yaşa ve gelişim düzeyine uygun seçilmiş oyuncaklar, çocukların fiziksel, sosyal, duygusal ve bilişsel becerilerini geliştirirken özgüven kazanmalarına da destek olur. Çocuklar için çeşitli düğümleri oyun ve oyuncaklar aracılığıyla çözmek hem sorumlu ebeveyn hem de çocuğun kendisi için oldukça kolaylaştırıcı olacaktır. Oyuncaklar çocuğa ne kazandırır? Hangi oyuncak gelişim için nasıl bir etkiye sahiptir? Bu yazımızda çocukların gelişimleri açısından oyuncakların önemini inceleyeceğiz. Hangi Oyuncak Çocuğun Gelişimini Nasıl Etkiler? Çocuklar dünyayı oyun yoluyla öğrenirler. Buna en iyi destek de çocuk için doğru oyuncağı seçmektir. Doğru seçilmiş oyuncaklar öncelikle çocukların bütüncül gelişimi için çok önemlidir. Aşağıda görüleceği gibi oyuncaklar çeşitli gelişim alanlarını destekleyecektir ve her oyuncak mutlaka en az bir gelişim alanı için önemlidir. Peki hangi oyuncaktan nasıl bir destek alabiliriz? Bloklar ve Yapı Oyuncakları: İnce motor becerilerini (parmak kasları) ile birlikte el- göz koordinasyonunun gelişimini destekler. Temelde basit oyuncaklar olarak görülmelerine rağmen bilişsel açıdan kıymetleri büyüktür. Çocuğun problem çözme, yaratıcılık, odaklanma becerilerini ciddi anlamda geliştirir. Elindeki bloklarla kocaman bir kule veya bir uzay gemisi yapmaya çalışan bir çocuğun “Hangi blok aşağı gelecek? Kaç blok koyarsam dengeyi sağlarım? Bunu oluşturmak için sıradaki hamlem ne olmalı?” sorularını cevaplaması, bir şeyler yanlış gittiğinde -kule istediği yüksekliğe ulaşamadan yıkıldığında- üreteceği çözüm durumları, tüm bunları yaparken içinde bulunduğu odak durumu çocuğa bir materyalin verebileceği, keşfetme, üretme gibi de birçok şeyi de kazandıracaktır diyebiliriz. Rol Yapma Oyuncakları (Mutfak, İnşaat, Doktor Setleri; Oyuncak Bebekler, Hayvanlar, Taşıtlar...) Rol yapma oyunları çocuğun sosyal anlamda temel ihtiyaçlarını gidermede çok önemlidir. Bu oyuncaklar çocukların kendilerini ifade edebilecekleri en güzel araçlardır. Çocuk bazen kendisi üzerinden anlatamadığı bir şeyi oyuncaklar üzerinden çok güzel bir şekilde açıklayabilir. Bu sayede oyuncaklar yardımıyla çeşitli sorular yanıtlanabilir. Çocukları gözlemlerken kendi oyuncak bebeğine davranışı, oyuncak hayvan figürlerinin birbirleriyle iletişimleri önemli ipuçları verecektir. Aynı zamanda bu oyunlar ve oyuncaklar çocukları sosyal hayata hazırlar. Çocuklar bu oyuncaklar sayesinde sosyal rolleri anlar, çeşitli rollere karşı empati becerileri artar. Örneğin doktor setiyle “doktorculuk” oynayarak bunu deneyimleme fırsatı bulan bir çocuk hastasıyla nasıl iletişim kurması gerektiğini öğrenir karşısındaki hastanın duygularıyla ilgilenir. Ayrıca dil gelişimi için de bu oyuncakların kullanımı önemlidir. Örneğin, mutfak setini kullanan çocuk bir restoran işletiyor pozisyonda olabilir. “Yeni bir müşterim var, menüye bakabilirsiniz.” gibi cümleler kurabilmesi dil gelişimini olumlu etkileyecektir. Hamur, Boya, Kinetik Kum Gibi Sanat ve Yaratıcılık Oyuncakları Parmakların aktif çalıştığı bu oyuncaklar yine el kaslarını içeren ince motor gelişimi için çok kıymetlidir. Aynı zamanda sanat insanın kendini ifade edebileceği en kıymetli dallardan biri olduğu için çocuk buna teşvik edilmiş olur. Hayal güçlerini ve çeşitli duygularını bu yolla aktarabilirler. Çizerek ya da yeni bir şeyler üreterek çocuklar keşfetme gibi bilişsel becerilerini aktifleştirirler. Zeka Oyunları ve Masa Oyunları (Yapbozlar, Hafıza kartları…) Bu tür oyuncaklar bilişsel gelişim için çok önemli olmakla birlikte aslında altına bakıldığında en temel kazanımı sabır ve odaktır. Çocuklar için sabit bir yerde, bir masanın başında kalmak sıkıcı bir eylemdir. Bununla birlikte bir oyuncak yardımıyla orada bulunmak, tamamlaması gereken bir şeye sahip olmak çocuğu odaklanması ve bitirmesi için motive edecektir. Bu tamamlama ve bitirme çocuğa “Ben bunu yapabildim.” düşüncesiyle özgüven kazandıracaktır. Ayrıca birinden yardım alması, biriyle birlikte yapması iş birliği ve gerektiğinde yardım isteyebilme konularında destek sağlayacaktır. Hareketli Oyuncaklar (Top, İp, Bisiklet…) Bu oyuncaklar en temelde kaba motor becerilerini destekler. Bir topu atmak ve tutmak, ipin vakti geldiğinde zıplamak, bisiklet sürerken pedalları çevirmek gibi hareketlerin tamamı tüm vücut koordinasyonu gerektirir. Çocuk topu atarken gideceği yeri görüp kolunu/bacağını ona göre savurur. İpi hem çevirip hem ne zaman yere ineceğini hesaplayarak zıplar. Özellikle bisiklet kullanırken; Denge, kuvvet, kondisyon ve koordinasyon hepsi bir aradadır. Tüm bunlar sayesinde kaba motor geliştirmede oldukça faydalıdırlar. Bunun yanında hareket gerektiren oyuncaklar birçoğunda birliktelik de getirir. Çocuk top oynarken veya ip atlarken bir veya daha fazla kişiyle iletişim halinde olur. Bu da çocuğa iş birliği, sıra bekleme gibi kazanımlar sağlar. Çocukların eğlenerek öğrendiği gerçeğini aklımızdan çıkmamalı, bu eğlence araçlarını çocuğa katabileceğimiz şeyler konusunda fırsat olarak görmeliyiz. Doğru seçilen oyuncaklar çocukların kendine güvenen, yeterli hisseden, yaratıcı hem bireysel vakit geçirebilen, kendine vakit ayırabilen, hem de sosyal ilişkiler kurmayı bilen, sosyal bireyler olarak büyümelerine destek olur. Hem eğlenecekleri hem de bir şeyler öğrenecekleri çeşitli dünyaların kapılarını açan oyuncaklarla, çocuklar her oyun anında yeni bir şey öğrenmeye, gelişmeye ve keşfetmeye devam edecektir. Okul Öncesi Öğretmeni Deniz Ergen Altuğ Psikoloji, Psikoloji ve Danışmanlık Merkezi olarak online ve yüz yüze terapi desteğimiz ile sizlerin yanındayız. Oyuncak seçiminde zorlanıyor, çocuğunuza nasıl davranacağınızı bilmiyor, çocuğunuzla ilgili sorularınız veya başa çıkamadığınız bir probleminiz mi var? İzmir Karşıyaka'da Pedagog (İzmir Karşıyaka Oyun Terapisi), İzmir Karşıyaka'da Aile Danışmanı veya İzmir Karşıyaka'da Çocuk Psikoloğuna mı ihtiyaç duyuyorsunuz? O halde merkezimizi ziyaret edebilir ve ihtiyacınız olan desteği uzmanlarımızdan alabilirsiniz. Üstelik 15 dakikalık ücretsiz online ön görüşme de talep edebilirsiniz. Sağlıkla kalın.
- Partnerimle Sürekli Kavga Ediyoruz: Neden Kavga Ediyoruz ve Bununla Nasıl Baş Edebiliriz?
İlişkiler, her iki tarafın da emek ve anlayış gösterdiği karmaşık bir süreçtir. Ancak bazı çiftler, bu sürecin zorluklarıyla başa çıkarken kendilerini sürekli tartışma ve çatışma içerisinde bulabilirler. Bu durum uzun vadede her iki tarafı da yıpratabilir ve ilişkinin sağlığını olumsuz etkileyebilir. Eğer siz de eşinizle veya sevgilinizle sürekli kavga ediyorsanız, bu durumu çözmek için hem bireysel hem de birlikte atabileceğiniz bazı adımlar bulunuyor. Sürekli Çatışmanın Temel Nedenleri Sürekli kavga etmek, sadece mevcut tartışma konusuyla sınırlı olmayan daha derin problemlerin göstergesi olabilir. İletişim Sorunları : Çoğu tartışmanın altında yatan neden, sağlıklı iletişimin eksikliğidir. Duygularınızı ve düşüncelerinizi doğru bir şekilde ifade edememek veya karşınızdakinin kendini ifade etmesine alan tanımamak, anlaşmazlıkların ve yanlış anlamaların en temel sebeplerindendir. Beklentiler ve Rol Dağılımı : İlişkide her iki tarafın da karşılıklı bazı beklentileri vardır. Bu beklentilerin net bir şekilde ifade edilmemesi veya anlaşılmaması, ilişkide rollerin karışmasına yol açabilir ve bu da tartışmalara zemin hazırlar. Geçmiş Yaralar : Geçmişte yaşanan olumsuz deneyimler veya çözümlenmemiş çatışmalar, günümüzdeki tartışmaların da kaynağı olabilir. Özellikle bir tarafın geçmişteki ilişkilerinde veya mevcut ilişkisinde yaşadığı güven sorunları, şu andaki ilişkisinde çatışmalara yol açabilir. Kişilik Özellikleri ve Bağlanma Stili : Kimi zaman, sürekli kavga etmenin nedeni kişilik yapılarındaki veya bağlanma stilindeki farklardan kaynaklanabilir. Özellikle kaygılı bağlanma stiline sahip bireyler, terk edilme veya yalnız kalma korkusuyla daha fazla çatışma yaşama eğiliminde olabilirler. Sürekli Kavga Etmenin İlişkiye Etkileri Devam eden tartışmalar, her iki tarafın da ruh sağlığını olumsuz etkileyebilir. Bir ilişkide sürekli gerginlik yaşamak, stres seviyesini artırabilir ve bireylerin kendilerini daha savunmacı hissetmelerine neden olabilir. Aynı zamanda bu durum, ilişkide güvenin ve bağlılığın zayıflamasına yol açabilir. Uzun vadede çözülmeyen çatışmalar, ilişkiye zarar verebilir ve her iki tarafı da yıpratabilir. Kavga Döngüsünü Kırmanın Yolları Eğer siz de partnerinizle sürekli tartışmaktan yorulduysanız, bazı adımlar atarak bu döngüyü kırabilirsiniz: Duygularınızı İfade Etme ve Dinleme Becerisi : Sağlıklı iletişim, çatışmaların üstesinden gelmede önemli bir rol oynar. Kendi duygularınızı ve düşüncelerinizi partnerinize suçlayıcı olmayan bir dille ifade etmeye çalışın. Aynı zamanda partnerinizi dinlerken empati göstermeye çalışın. Geçmişi Ele Alın : Geçmişteki yaralar veya çözülmemiş çatışmalar sürekli kavga etmenize sebep oluyorsa, bu konuları açık bir şekilde ele almak önemlidir. Geçmişte yaşananları tekrar gündeme getirmek yerine o deneyimlerden nasıl ders çıkarabileceğinizi konuşabilirsiniz. Beklentilerinizi Gözden Geçirin : Partnerinizden beklentilerinizi açık ve net bir şekilde ifade edin ve onun beklentilerini de dinleyin. Her iki tarafın da beklentilerini anlamak ve bu doğrultuda hareket etmek çatışmaları azaltmaya yardımcı olabilir. Bireysel Terapiyi veya Çift Terapisi Düşünün : Kimi zaman dışarıdan profesyonel bir destek almak, sorunların daha sağlıklı bir şekilde ele alınmasını sağlar. Çift terapisi, ilişkinizdeki çatışmaların temel nedenlerini keşfetmenize ve bu çatışmaları nasıl daha sağlıklı bir şekilde çözebileceğinizi öğrenmenize yardımcı olabilir. Unutmayın: Çatışmalar İlişkinin Doğal Bir Parçasıdır! Her ilişkinin kendine özgü zorlukları vardır ve çatışmalar, ilişkinin doğal bir parçasıdır. Önemli olan, bu çatışmaları nasıl ele aldığınızdır. Sürekli kavga eden çiftlerin dahi, doğru stratejiler ve sağlıklı iletişim becerileri ile ilişkilerini daha sağlıklı bir hale getirmeleri mümkündür. Sonuç olarak; partnerinizle sürekli kavga etme durumundan kurtulmak için önce kendi duygu ve düşüncelerinizi gözden geçirmeli ve ardından partnerinizle sağlıklı bir iletişim kurmaya odaklanmalısınız. Eğer bu süreçte zorlanıyorsanız, bir uzmandan yardım almayı düşünmek ilişkideki çatışmaları çözme yolunda önemli bir adım olabilir. Sağlıklı bir ilişki her iki tarafın da katkısını gerektirir ve bu katkının oranını belirlemekte zorlanmanız sizi kötü yapmaz. ''Kocamla sürekli kavga ediyoruz. / Karımla sürekli kavga ediyoruz. veya Sevgilimle sürekli tartışıyoruz. '' diyor ve Bireysel terapi veya Çift ve Aile Terapisi Yolcuğuna çıkmak istiyorsanız İzmir Karşıyaka Alaybey'de bulunan danışmanlık merkezimize gelebilir bizden yüz yüze seans veya online seans talep edebilir veya bize ulaşıp 15 dakikalık ücretsiz ön görüşme talep edebilirsiniz. Sağlıkla ve Sevgiyle Kalın.
- Film Analizi: What Maisie Knew (Arada Kalan)
Scott McGehee ve David Siegel tarafından yönetilen What Maisie Knew , ebeveynlik sorunlarını ve çocuklar üzerindeki etkilerini işleyen güçlü bir anlatı. Film, ebeveynlerinin bencil tutumları arasında sıkışan altı yaşındaki Maisie’nin duygusal arayışını gösterir. Ebeveynlerin Bencil Yaklaşımı ve Maisie’in İzolasyonu Filmin başlangıcından itibaren, Maisie'in annesi Susanna ve babası Beale’in, birbirlerine karşı duydukları öfkenin çocuğun ihtiyaçlarını -özellikle duygusal bağ- gölgede bıraktığı net bir şekilde görülür. Susanna, bencil ve narsist bir rock yıldızı olarak kendi kariyerine ve sosyal yaşamına odaklanırken, Beale iş odaklı hayatı içinde çocuğuna pek ilgi göstermeyen bir baba figürüdür. Filmdeki birçok sahnede, ebeveynlerin Maisie’yi sürekli bir kenara itip, kendi gündemlerine odaklandıklarını veya birbirleri ile çatışmalarını görüyoruz. Öyle ki Maisie’de artık bu durumu normalleştirmiş bir izlenim görüyoruz. Bir anı havasındaki filmin ilk sahnelerinden bazılarında, Maisie siparişi getiren pizzacıya bahşiş vermek için odasına gidip geri döndüğü ve kendisine sandviç hazırladığı sahnelerde, ebeveynlerinin arka planda yer yer artan ve azalan şiddetlerde tartıştıkları ve Maisie’yi ihmal ettikleri görülür. Bu sahneler ve filmin büyük çoğunluğunda, renk paleti dikkat çeker; Maisie’nin giydiği canlı sarı ve kırmızı tonları, onun çocuk saflığını ve neşesini temsil ederken, ebeveynlerin çevresindeki gri ve soğuk renkler, onların duygusal eksikliklerini ve ihmalkârlıklarını simgeler. Bu durumu ebeveynlerinin boşanma davası öncesinde Maisie ile bakıcısı Margo kıyafet seçerken de görürüz. Margo Maisie’den giymesi için sarı ve gri renkteki iki kıyafet arasından seçim yapmasını ister. Maisie sarı olanı seçer fakat o esnada içeri giren annesi aceleleri olduğunu belirterek koyu tonlarda kıyafetleri giymesini söyler. Film ebeveynlerinin, neşeli ve sevecen bir mizaca sahip olan üzerindeki olumsuz etkilerini kıyafetlerin renkleri üzerinden de bize gösterir. Manipülasyon ve Çocukluk Masumiyetinin İstismarı Susanna, mahkemede Maisie'yi babasına karşı kullanmaya çalışır. Mahkeme öncesinde Maisie’den, babasının eskiden ona şiddet uyguladığını hatırlatır ve Maisie’nin yaşadığı en büyük travmatik olaylardan biri olduğunu iddia ettiği bu olayı mahkemede anlatmasını ister. Fakat Maisie bu olayı hatırlamaz. Annesi gerçekten çocuğunu düşündüğü için değil mahkemede haklı çıkmak için onun çocukluk masumiyetini istismar etmeye çalışır. Maisie’nin sessiz tepkileri ise, her şeyi kabullenir gibi bir tavır takındığını gösterir. Bu, film boyunca süregelen bir motif haline gelir: Maisie hiçbir şeye aşırı tepki vermez, her şeye "okey" der ve kabullenir. Bu, onun duygusal olarak içe kapanışının ve savunmasızlığının bir yansımasıdır. Öyle ki mahkemedeki sahnelerden birinde Maisie, demir parmaklıkları hatırlatan bir dekora tutunarak uzaktaki onunla ilgilenmeyen babasına bakar. Ardından ise avukatıyla konuşan ve yine kendisiyle ilgilenmeyen annesini görürüz. Sahne bize, ilgisiz ebeveynlerinin arasında hapsolmuş bir çocuğu resmeder. Maisie’nin Duygusal Yalnızlığı ve Sembolizm Filmde Maisie’nin yaşadığı duygusal yalnızlık, yalnızca annesinin değil babasının da onu sürekli ihmal etmeleri ve kendi çıkarları doğrultusunda hareket etmesiyle daha da belirginleşir. Ebeveynlerinin boşanması sonrası Maisie’nin velayeti babasına verilir. Sonraki sahnelerden birinde babasının, annesi tarafından Maisie'ye gönderilen çiçekleri fark ettirmeden çöpe atması, annesini yok sayma çabasıdır. Ancak bu davranış, Maisie'nin duygusal ihtiyaçlarını düşüncesizce görmezden gelerek onu düşünmediklerini gösterir ve yalnızlığını derinleştirir. Maisie’nin gizlice çiçekleri çöpten çıkarıp saklaması, ebeveynlerinin ihmallerine ve yok saymalarına karşı bir kabullenmeyiş olarak yorumlanabilir. Bu küçük detaylar, Maisie’nin sessiz bir şekilde kendi dünyasında yaşadığı mücadelesini gösterir. Ebeveynlerinin ilgisizliğime rağmen Maisie, hep ebeveynlerinden gelen samimi ilgi için bekleyiş içerisindedir. Ebeveynlerin Yokluğunda Sağlanan Duygusal Bağlar Boşanma sonrası babasının yanına yerleşen Maisie, kendisiyle ilgilenen ve duygusal bir bağ kuran bakıcısı Margo’nun da geldiğini ve babasıyla ilişkisinin olduğunu görür. Mahkeme kararı gereği belirli günlerde annesinin belirli günlerde babasının yanında kalan Maisie. İhtiyaç duyduğu ilgi ve sevgiyi ebeveynlerinden bulamamaya devam eder. Fakat zamanla, annesinin yeni eşi olan Lincoln ile Margo, Maisie’nin gerçek anlamda sevgi ve ilgi gördüğü kişiler haline gelir. Margo ve Lincoln’ün Maisie ile olan ilişkilerinde gösterdikleri şefkat, Maisie tarafından da karşılık bularak filmin merkezinde yer alır ve bu ilişkiler izleyiciye Maisie’nin duygusal kurtuluşunu gösterir. Bu sahnelerde sinematografi, sıcak renk tonlarıyla Maisie’nin bu kişilerle olan bağının ne kadar sağlıklı olduğunu vurgular. Özellikle sarı ağırlıklı tonların hâkim olduğu sahnelerde, Maisie’nin gerçek bir aidiyet hissettiği ve güven içinde olduğu anları izleriz. Margo ve Lincoln’ün Maisie ile oyun oynadığı sahnelerde, kameranın açısı genellikle daha geniştir ve bu da Maisie’nin daha ferah bir ortamda olduğunu simgeler. Karakterler arasındaki fiziksel yakınlık, Maisie’nin onlara karşı duyduğu güveni pekiştirir. Üvey ebeveynlerin yer aldığı sahnelerdeki rahat ve hafif müzik, izleyiciye Maisie'nin kendini güvende ve huzurlu hissettiğini hissettirir. Bu bağlamda, Lincoln ve Margo’nun Maisie’ye sağladığı güvenli liman, onun biyolojik ebeveynlerinin eksik bıraktığı şeyi tamamlar. Maisie, bu iki yeni figürde sevgi, ilgi ve güven bulur. Bu bağ, izleyiciye ebeveynliğin sadece biyolojik değil, duygusal bağlarla da kurulduğunu, hatta duygusal bağın daha büyük bir ihtiyaç olabileceğini gösterir. Maisie’nin Duygusal Kopuşu ve Kapanış Filmin sonlarına doğru, Maisie’nin ebeveynleriyle olan bağlarının tamamen koptuğunu görürüz. Susanna, bir konseri olduğu için Maisie’yi Lincoln’ün çalıştığı barın önüne bırakıp gider. Ancak o gün Lincoln’ün izinli olduğunu bilmez ve Maisie, tanımadığı insanlarla bir gece geçirmek zorunda kalır. Bu sahnede, Maisie’nin gözlerinden ilk kez yaş döküldüğünü görürüz. Bu an, Maisie’nin annesiyle olan duygusal kopuşunu simgeler. Maisie’nin sessiz kabullenişi artık yerini çaresiz bir gözyaşına bırakır. Bu sahnenin çekimlerinde kullanılan düşük ışık, çocuğun duygusal karanlığını ve çaresizliğini görsel olarak da destekler. Filmin final sahnesinde, Maisie'nin üvey ebeveynleri Margo ve Lincoln ile birlikte bir yazlık eve gitmesi ve burada huzur bulması, filmin en umut verici anıdır. Maisie, sonunda gerçek sevgi ve ilgi bulduğu bir ortamda mutluluğu yakalar. Gördüğü ilgi ve sevgiden gayet memnun ve mutlu olan Maisie annesinin kendisi için teklif ettiği konser turunu sonraki gün Margo ve Lincoln ile tekneye bineceklerini söyleyerek reddeder. Narsistik tutumları olan annesi için beklenmeyen bu karar, başta şaşkınlık sonrasında ise öfke yaratır. Fakat yaşanan duruma kendisinin neden olduğunu fark eder ve belki de ilk kez Maisie’ye saygı duyar ve onun isteğini yerine getirerek üvey ebeveynleri ile kalmasına izin verir. Ertesi gün tekneye binmek için hazırlandıkları sahnede, Maisie’nin neşeyle güldüğünü ve mutlu olduğunu görürüz. Bu sahnedeki geniş açılı çekimler, Maisie’nin, duygusal anlamda onu beslemeyen ve sürekli çatışma içerisindeki ebeveynlerinin ona hissettirdiği hapsolmuşluk hissinin yerini özgürlüğün aldığını simgeler. Tekne ile yeni bir duruma geçişi temsil eden film, Maisie’nin artık kendi duygusal dünyasında güvenli bir limana sahip olduğu mesajı verilir. Sonuç What Maisie Knew , ebeveynlerin bencillikleri ve ihmalkârlıklarının çocuklar üzerindeki yıkıcı etkilerini duygusal derinlikle sunan bir film. Ortak ebeveynlik kavramını farklı bir boyutta inceleyen film, ebeveynliğin ne olduğunu ve kimin ebeveyn olarak adlandırılması gerektiğini sorgular. Filmin sinematografisi ve ses tasarımı, Maisie’nin içsel dünyasını izleyiciye başarılı bir şekilde aktarır. Görsel semboller, renk paleti ve kamera açıları, Maisie’nin yalnızlık ve duygusal kopukluk yaşadığı anları vurgularken, üvey ebeveynleriyle bulduğu şefkat ve güven dolu ilişkiyi sıcak ve davetkâr bir şekilde resmeder. Film, ebeveynliğin sadece biyolojik bağlarla sınırlı olmadığını, sevgi, ilgi ve güvenin çocuk gelişimi için ne kadar önemli olduğunu derinlemesine işler. Ege Üniversitesi Psikoloji Öğrencisi Emirhan Uslu Psikoloji, Sinema, Ortak ebeveynlik, Evlilik, Boşanma, İlişkiler, Film, Pskolojik çözümleme
- Çocuklarda Alt Islatma Problemi
Alt Islatma Problemi Nedir? Alt ıslatma problemi, çocuklarda gece veya gündüz tuvalet kontrolünün sağlanamaması ve istemsiz olarak altına kaçırma durumudur. Bu durum çocuklar için rahatsız edici, aileler için ise zorlayıcı bir süreç olabilir. Ancak bu sorun birçok çocukta yaşandığı için oldukça yaygındır ve psikolojik destek ile çözülmesi muhtemeldir. Alt Islatmanın Sebepleri Nelerdir? Alt ıslatma sorununun altında hem fiziksel hem de psikolojik sebepler yatabilir. Bu durumun nedenlerini bilmek, doğru çözüm yollarını seçmek açısından önemlidir. Fiziksel Sebepler: Bunun belirlenmesi için bir hekimle görüşmeniz gerekir. Genetik Faktörler: Aile geçmişinde alt ıslatma sorunu olan çocuklarda bu durum daha sık görülür. Mesane Kapasitesi Sorunları: Bazı çocukların mesane kapasitesi, yaşıtlarına göre daha küçüktür. Hormonal Dengesizlikler: Vücutta suyu tutan ADH hormonunun yeterince üretilmemesi, gece idrar üretimini artırabilir. Uyku Düzeni ve Derin Uyku: Derin uykuya dalan çocuklar mesane sinyallerini fark edemeyebilir. Psikolojik Sebepler Stres ve Kaygı: Ailedeki değişiklikler (taşınma, boşanma gibi) veya okuldaki baskılar çocukların alt ıslatma sorununu tetikleyebilir. Kardeş Kıskançlığı: Özellikle yeni bir kardeşin doğması, çocuğun dikkat çekmek için regresif (gerileme) davranışlar sergilemesine yol açabilir. Travmatik Olaylar: Travma yaşayan çocuklar alt ıslatma gibi davranış sorunları geliştirebilir. Alt Islatma Sorunu Ne Zaman Endişe Verici Olur? Alt ıslatma, genellikle 5 yaşına kadar doğal bir süreç olarak kabul edilir. Ancak 5 yaşından sonra devam eden alt ıslatma sorunları için profesyonel bir yardım almak gerekebilir. Özellikle çocuğun özgüvenini etkilemeye başladığında veya sosyal hayatında problem yaratıyorsa müdahale edilmelidir. Çocuklarda Alt Islatma Problemi İçin Çözüm Yolları Nelerdir? Çözüm süreci her çocuk için farklılık gösterir ancak sizlere bu durum için bazı önerilerimiz var. Davranışsal Yöntemler Ödüllendirme Sistemi: Çocuklar kuru kaldıklarında ödüllendirilerek motive edilebilir. İdrar Takvimi Tutma: Çocuğun kuru kaldığı veya ıslattığı günleri işaretlemesi, süreci fark etmesine yardımcı olabilir. Psikoterapi Bilişsel Davranışçı Terapi (BDT): Özellikle kaygı ve stres gibi psikolojik faktörler varsa, BDT ile çocuklarda duygusal düzenlemeler sağlanabilir. Oyun Terapisi: Küçük yaştaki çocuklarda oyun terapisi ile duygusal ve davranışsal süreçlerin işlenmesi alt ıslatma sorununu çözmede etkili olabilir. Medikal Müdahaleler Reçetelendirme: Doktor önerisiyle idrar kontrolünü sağlayacak ilaçlar kullanılabilir. Ancak bu tür tedaviler psikolojik destekle beraber yürütmek sonucu daha başarılı hale getirebilir. Fiziksel Muayene: Alt ıslatma sorununun altında yatan fiziksel nedenleri değerlendirmek için çocuk doktoruna başvurulabilir. Mesane Egzersizleri: Çocuğun mesanesini daha uzun süre tutabilmesi için düzenli egzersizler yapılabilir. Ailelere Alt Islatma Problemi ile Başa Çıkma Önerileri Alt ıslatma sürecinde ailelerin nasıl bir yol izlemesi gerektiği, sorunun çözümünü etkileyen en önemli faktörlerden biridir. Sabırlı ve Destekleyici Olun: Çocuğunuzu suçlamayın ya da utandırmayın. Sabırlı ve sevgi dolu bir yaklaşım, çocuğun kendini güvende hissetmesini sağlar. Rutinler Oluşturun: Çocuğun yatmadan önce sıvı tüketimini azaltması ve düzenli olarak tuvalete gitmesi, alt ıslatma sorununu azaltabilir. Gece Uyandırma Yöntemi: Özellikle gece alt ıslatma sorunu yaşayan çocuklarda, belirli saatlerde uyandırılarak tuvalete gitmesi sağlanabilir. Profesyonel Yardım Alın: Uzun süre devam eden alt ıslatma sorununda bir çocuk psikoloğundan yardım almak önemlidir. Bu süreçte psikoterapi, çocukların duygusal ve psikolojik ihtiyaçlarını karşılamak için destekleyici olabilir. Çocuklarda Alt Islatma Probleminin Uzun Vadeli Etkileri Tedavi edilmediğinde alt ıslatma sorunu, çocuğun özgüvenini etkileyebilir ve sosyal ilişkilerinde sıkıntılar yaratabilir. Özgüven kaybı, çekingenlik veya içe kapanıklık gibi sorunlarla karşılaşılabilir. Bu nedenle erken müdahale önemlidir. Alt Islatma Problemi İçin Sıkça Sorulan Sorular Alt ıslatma problemi ne zaman normal kabul edilir? Alt ıslatmanın genetik bir yönü var mıdır? Psikolojik etkenler alt ıslatmayı nasıl etkiler? Çocuğumu nasıl destekleyebilirim? Bu soruların her biri, ebeveynlerin ve bakım verenlerin karşılaştığı yaygın sorular arasındadır. Ebeveynlerin aklındaki bu soruları yanıtlamak, çocuklarıyla olan iletişimlerini güçlendirecek ve daha sağlıklı bir destek süreci oluşturmalarına yardımcı olacaktır. Çocuklarda alt ıslatma problemi zorlayıcı bir süreç gibi görünse de doğru yaklaşımlar ve sabırlı bir destek ile çözüme kavuşturulabilir. Çocuğunuzu anlamak ve bu süreçte yanında olmak ona kendini güvende hissettirecek en önemli adımdır. Unutmayın ki alt ıslatma birçok çocukta görülen geçici bir durumdur ve profesyonel bir destekle bu süreç daha kolay aşılabilir. Buradaki temel nokta durumun fizyolojik değil psikolojik olduğundan emin olmanızdır. Çocuğunuz alt ıslatma veya dışkı ilgili problemler yaşıyor ve İzmir Karşıyaka'da Çocuk Psikoloğu, İzmir'de Pedagog arıyorsanız hatta İzmir'de Aile Danışmanına ihtiyaç duyuyorsanız Altuğ Psikoloji' ye başvurabilirsiniz. Altuğ Psikoloji olarak çocuk ve ebeveyn danışmanlığı ile yüz yüze veya online terapi hizmetleriyle sizlerin yanındayız. Üstelik 15 dakikalık online ücretsiz ön görüşme ile bilgi alabilir, aklınızdaki sorulara çözümler bulabilirsiniz. Sağlıkla Kalın.
- Ergenlerde Öfke Kontrolü ve Karşıt Gelme Sorunları: Sağlıklı İletişim Yöntemleri Nelerdir?
Ergenlik dönemi; çocukluktan yetişkinliğe geçiş sürecinde fiziksel, duygusal ve zihinsel değişimlerin yoğun yaşandığı bir dönemdir. Bu süreçte birçok gençte öfke kontrolü ve karşıt gelme davranışları artabilir. Peki, öfkenin ve karşıt gelme davranışlarının arkasında neler var? Bu süreçte aileler olarak nasıl bir destek sağlayabilirsiniz? Bu yazımızda ergenlerde öfke kontrol sorunlarının nedenlerini, karşıt gelme bozukluğunun belirtilerini ve aile içi iletişimde etkili yöntemleri ele alacağız. Keyifli okumalar! Ergenlik Döneminde Öfke ve Karşıt Gelme Davranışları: Neden Bu Kadar Yoğun? Öncelikle, ergenlik döneminde öfke ve karşıt gelme davranışlarının sıkça gözlemlenmesinin nedenlerine bakalım. Kimlik Arayışı ve Bağımsızlık İhtiyacı: Ergenlik, bireyin kimliğini bulma ve kendini tanıma sürecidir. Gençler bu süreçte bağımsız olma arzusuyla kendi sınırlarını test eder ve ailelerinden daha bağımsız hareket etmek isterler. Bu durum, aile ile çatışmalara yol açabilir. Hormonal ve Fiziksel Değişiklikler: Ergenlikte yaşanan hormonal değişiklikler, duygu durumlarını doğrudan etkileyebilir. Bu durum, öfkenin daha yoğun yaşanmasına yol açar. Özellikle testosteron ve östrojen seviyelerindeki yükselmeler, duygusal tepkilerin daha yoğun yaşanmasına sebep olabilir. Bu biyolojik değişim, öfke ve gerginlik gibi duyguları tetikleyebilir. Akademik ve Sosyal Baskı: Gençler; okul başarısı, sosyal kabul ve gelecek kaygısı gibi konular nedeniyle daha stresli hissedebilirler. Bu stres, öfke veya karşıt gelme davranışları olarak kendini gösterebilir. Aile İçi Çatışmalar ve İletişim Sorunları: Ebeveynlerle yaşanan anlaşmazlıklar, ergenlerde öfke ve kırgınlık duygularını artırabilir. Özellikle aile içinde sağlıklı bir iletişim kurulamıyorsa veya gençler sürekli eleştiriliyorsa, kendilerini anlaşılmamış hissedebilir ve bu da öfke olarak dışa vurulabilir. Karşıt Gelme Bozukluğu: Karşıt gelme bozukluğu olan çocuklar ve gençler, otorite figürlerine karşı sürekli bir meydan okuma içindedir. Bu davranış bozukluğu, normal ergenlik zorluklarından farklıdır ve daha belirgin, sürekli hale gelmiş bir karşı koyma olarak ortaya çıkar. Öfke Kontrolü Sorunları: Öfke kontrolü, kişinin öfkesini uygun ve yapıcı bir şekilde ifade etme becerisidir. Bu beceri, özellikle ergenlik döneminde yoğunlaşan duygusal tepkilerin sağlıklı yönetilmesine ve kişinin kendisiyle çevresi arasındaki ilişkileri olumlu tutmasına yardımcı olur. Ergenlerde Öfke Kontrol Sorunlarının Belirtileri Nelerdir? Sürekli Sinirlilik ve Huysuzluk: Gençlerde sürekli bir sinir hali gözlemleniyorsa, bu durum öfke kontrol sorunu olabileceğinin işaretidir. Küçük Olaylara Aşırı Tepki Verme: Önemsiz olaylarda bile büyük öfke patlamaları yaşanıyorsa, bu durum sağlıksız bir öfke tepkisine işaret edebilir. Fiziksel veya Sözlü Şiddet: Sıklıkla kavgaya karışma, kırıcı sözler söyleme veya eşyaları fırlatma gibi davranışlar, öfkenin dışa vurulma biçimi olabilir. İnatçılık ve Direnç Göstermesi: Otorite figürlerine (ebeveyn, öğretmen vb.) karşı sürekli direnç gösterme ve otoriteye meydan okuma, öfke kontrol sorunlarının bir diğer belirtisi olabilir. Karşıt Gelme Bozukluğu Nedir? Belirtileri Nelerdir? Karşıt Gelme Bozukluğu, çocuklarda ve ergenlerde görülebilen özellikle otorite figürlerine (ebeveyn, öğretmen gibi) karşı sürekli olarak direnme, tartışma ve olumsuz davranışlar sergileme eğiliminde olma ile karakterize bir davranış bozukluğudur. Bu durum; çocuğun sosyal, akademik ve aile ilişkilerini olumsuz etkileyebilir. Karşıt Gelme Bozukluğuna sahip çocuklar veya gençler, genellikle sürekli bir şekilde tartışma halindedir ve kendilerine yöneltilen isteklere, kurallara karşı gelmeye eğilimlidirler. Karşıt Gelme Bozukluğu Belirtileri Sürekli Tartışmaya Girme Karşıt Gelme Bozukluğuna sahip çocuklar veya gençler, özellikle otorite figürleriyle sık sık tartışma eğilimindedirler. Ebeveynlerin veya öğretmenlerin koyduğu kurallara uymak istemezler ve her durumda karşı çıkmaya çalışırlar. Bu durum, aile içinde gerginliğe neden olabilir. İsteklere Karşı Gelme ve Kuralları İhlal Etme Ebeveynlerin veya öğretmenlerin isteklerini reddetme, kural koyma durumlarına sürekli itiraz etme, bu bozukluğun önemli belirtilerindendir. Örneğin, ev ödevini yapmayı reddetme ya da verilen görevleri yerine getirmeme gibi davranışlar sıklıkla görülür. İnatçılık ve Pasif-Agresif Davranışlar Sergileme Karşıt gelme bozukluğu olan çocuklar, inatçılık gösterir ve bazen pasif-agresif davranışlarla kendilerini ifade ederler. Özellikle bir isteği yerine getirmek istemedikleri durumlarda, isteksizce veya son derece yavaş hareket edebilirler. Başkalarını Suçlama Çoğu zaman kendi hatalarını kabul etmekte zorlanırlar ve sorumluluktan kaçınmak için başkalarını suçlama eğilimindedirler. Örneğin, ders çalışmamak konusunda ailesini veya öğretmenini suçlayabilirler. Öfke Patlamaları ve Sinirlilik Hali Karşıt Gelme Bozukluğuna sahip çocuklar veya gençler, öfke patlamalarına eğilimlidirler. Küçük olaylarda bile aşırı sinirlenebilir, çevresindekilere karşı kırıcı ve saldırgan davranabilirler. Bu durum ise genellikle sosyal ilişkilerinde de sorun yaratır. Karşıt Gelme Bozukluğunun Nedenleri Karşıt Gelme Bozukluğunun oluşumunda hem biyolojik hem de çevresel etkenler rol oynayabilir. Bazı olası nedenler olarak: Genetik ve Biyolojik Faktörler Ailede benzer davranış bozuklukları geçmişi varsa, çocukta da Karşıt Gelme Bozukluğu görülme riski artabilir. Ayrıca, beyindeki bazı nörotransmitter dengesizlikleri, öfke ve saldırganlık gibi duygusal tepkileri etkileyebilir. Aile İçi İletişim ve Disiplin Yöntemleri Ailede sürekli bir çatışma, anlaşmazlık veya tutarsız disiplin yöntemleri varsa, çocuk bu davranışları model alabilir. Ebeveynlerin tutarsız veya aşırı katı disiplin yöntemleri, çocuğun karşıt gelme davranışlarını tetikleyebilir. Travmatik Yaşantılar ve Stres Çocuklukta yaşanan olumsuz deneyimler, boşanma, aile içi şiddet gibi stresli durumlar, çocuğun duygusal tepkilerini kontrol etmesini zorlaştırabilir. Bu da Karşıt Gelme Bozukluğunun belirtilerinin ortaya çıkmasına neden olabilir. Sağlıklı bir iletişim için öneriler Empati Kurun ve Duygusal Destek Sağlayın Ergenlik döneminde, gençlerin anlaşılmaya ve kabul edilmeye ihtiyaçları vardır. Duygularını ifade etmelerine izin verin ve onlara empati gösterin. Örneğin, "Biliyorum, senin için zorlayıcı bir dönem olabilir. Duygularını anlamaya çalışıyorum," gibi bir yaklaşım sergilemek öfke duygularını hafifletebilir. İletişimde Açık ve Net Olun Çocuğunuzla iletişim kurarken açık ve net olun. Beklentilerinizi ve sınırlarınızı net bir şekilde ifade edin, ancak bu süreçte onların da duygularını dinleyin. Örneğin, kuralların nedenlerini açıklamak, gençlerin kuralları daha iyi anlamalarına yardımcı olabilir. Öfke Patlamaları Sırasında Sakin Kalmaya Çalışın Öfke patlamaları sırasında ebeveynlerin sakin kalması, ergenin duygularını daha sağlıklı bir şekilde yönetmesine yardımcı olur. Çocuğunuz sinirliyken onunla tartışmak yerine ortamdan biraz uzaklaşmak ve herkesin sakinleşmesini beklemek, sorunu çözme açısından daha faydalı olabilir. Pozitif Güçlendirme ve Ödüllendirme Kullanın Gençlerin olumlu davranışlarını ödüllendirin. Karşıt gelme davranışlarını azaltmak için onların olumlu yönlerini takdir etmek, gençlerin kendilerini değerli hissetmesine ve daha olumlu davranışlar sergilemesine katkı sağlar. Sorumluluk Vermek ve Güvenmek Ergenlere bazı sorumluluklar vermek, kendilerini kontrol etme becerilerini geliştirmelerine yardımcı olur. Bu aynı zamanda onlara güven duyduğunuzu da gösterir. Sorumluluk aldıklarında kendilerini daha güçlü hissederler ve karşıt gelme eğilimleri azalabilir. Profesyonel Yardım Almayı Değerlendirin Eğer öfke ve karşıt gelme davranışları sürekli hale gelmişse, profesyonel bir destek almak önemli olabilir. Psikolojik danışmanlık, gençlerin bu zorlu süreçleri daha sağlıklı bir şekilde aşmalarına yardımcı olabilir. ''Çocuğunuzla yaşadığınız bir anlaşmazlık anında ona karşı yaklaşımınız nasıl? Onu dinlemeye ve anlamaya çalışıyor musunuz?'' Aile İçi İletişimde Kaçınılması Gereken Hatalar Nelerdir? Ebeveynler bazen iyi niyetle yaklaştıklarını düşündükleri bazı davranışlarla öfke ve karşıt gelme davranışlarını daha da körükleyebilirler. Sürekli Eleştirmek: Gençlerin hatalarını sürekli eleştirmek, onlarda yetersizlik duygusu uyandırabilir ve öfkelerini daha da artırabilir. Sürekli Baskı Yapmak veya Emir Vermek: Ergenlerin sınırlarını zorlayacak şekilde emir vermek yerine birlikte çözümler aramak daha sağlıklı bir yaklaşımdır. Karşılaştırmalar Yapmak: Kardeşleri veya arkadaşlarıyla yapılan kıyaslamalar, gençlerin kendilerini değersiz hissetmelerine yol açabilir. Her bireyin kendine özgü olduğunu unutmamak önemlidir. Son Olarak; Sağlıklı İletişim, Güçlü Bir Aile Bağı İçin Anahtardır! Ergenlik dönemi, ebeveynlerin çocuklarını anlamaları ve sağlıklı bir iletişim kurmaları için önemli bir fırsattır. Çocuğunuzun duygu dünyasını anlamaya çalışarak empati gösterirseniz, hem öfke kontrolü hem de karşıt gelme davranışlarıyla daha sağlıklı bir şekilde başa çıkabilirsiniz. Bu süreçte, gerektiğinde profesyonel bir destek almak, ailenizdeki tüm bireylerin hayat kalitesini artırabilir. Ergenlerde öfke ve karşıt gelme davranışlarıyla başa çıkmak sabır ve anlayış gerektiren bir yolculuktur. Bu süreçte, ailelerin bu davranışları anlamaya yönelik adımlar atması ve gerektiğinde yardım alması, gençlerin sağlıklı bir gelişim süreci geçirmesine yardımcı olacaktır. İzmir Karşıyaka Alaybey'de siz danışanlarımız için kişiye ve problem alanına uygun planlamalar sunan uzmanlarımız psikolojik sağlığınızı desteklemek için sizleri bekliyor! Altuğ Psikoloji olarak İzmir Karşıyaka'da yüz yüze terapi veya online terapi hizmetlerimizden faydalanabilirsiniz. İzmir Karşıyaka'da Yetişkin Psikoloğu, Çocuk Psikoloğu, Ergen Psikoloğu veya Çift ve Aile Danışmanı arayışınız varsa sizleri merkezimize bekliyoruz. Gelmeden önce dilerseniz 15 dakikalık online ücretsiz tanışma görüşmesi fırsatımızdan da yararlanabilirsiniz. Sağlıkla kalın.
- Alzheimer’a Karşı Birlikte Güçlenmek: Bakım Verenler İçin Stratejiler
Alzheimer, tıpkı diğer rahatsızlıklar gibi oldukça fazla kalıp yargılara maruz kalan, rahatsızlığa hassas yaklaşımlarda bulunulması gereken nörolojik bir rahatsızlıktır. Genellikle Geriatri uzmanlığı çerçevesinde incelenen Alzheimer, günümüzde erken yaşlarda başlangıç gösteren bireylerin rapor edilmesiyle birlikte farklı bakış açıları tarafından da incelenmelidir. Alzheimer hastalığı nörologlar ve geriatri hekimleri tarafından incelenir. Bu sürece psikologların da dahil olması önemlidir. Özellikle psikologlar tarafından yapılan ve değerlendirilen nöropsikolojik testler, hastalığın tanımlanmasında oldukça önemli rol üstlenmekte. Ek olarak psikologların yoğun stres gibi olgular üzerinde çalışması Alzheimer riskini azaltmaktadır. Psikologların diğer bir göreviyse Alzheimer hastalarının bakım verenleri üzerinden tanımlanmaktadır. Bakım veren yakınlar bu süreçte gerek duygusal olarak yıpranmakta gerekse sosyal ve kişisel hayatlarını Alzheimer hastası yakınlarına göre şekillendirdiklerinden dolayı psikolojik sağlıkları risk altında olabilmektedir. Tam da bu noktada psikologların görevi başlamaktadır. Bugün Alzheimer hastalığı nedir, nasıl oluşur, yakınları nasıl etkilenir ve yakınlara yönelik müdahale yöntemleri nelerdir gibi konu başlıklarına değineceğiz. Demans Nedir ? Alzheimer, en fazla görülen Demans türüdür. Peki Demans nedir? Demans, bireylerin bilişsel işlevlerinde genel bir düşüşe yol açabilen, günlük yaşamı etkileyen bir hastalık grubudur. Hafıza kaybı, düşünme, anlama, dil ve sosyal becerilerde azalma gibi belirtilerle karakterize olan Demans, sadece bir hastalık değil, birçok farklı durumun sonucu olabilen bir sendromdur. Demansı içinde birçok rengi barındıran bir yelpazeye benzetebiliriz. Renkler hastalıkları, renklerin toplandığı yer yani yelpazeyi demans olarak tanımlayabiliriz. Alzheimer Nedir? Alzheimer, beyin hücrelerinin zaman içerisinde yok olması sonucu hafıza kaybı, günlük yaşam aktivitelerini yerine getirme güçlüğü, düşünme ve problem çözme yeteneklerinde azalma gibi belirtilerle karakterize olan bir Demans türüdür. Bazı bireylerde kişilik değişimi de gözlemlenebilir. Bu değişimi tanımlamamızda yarar var çünkü buradaki değişim bireyin mizacı değildir. Örnek olarak birey, hastalık öncesi yaşantısında kurallara esnetebilen birisiyken hastalık sonrası katı ve düzenli hale, hatta bardağının yerinin değiştirilmesi durumuna yüksek tepki verebilecek duruma gelebilir. Alzheimer’ı tanıtırken belirtilerine değindik fakat bu belirtileri açmalıyız. Genellikle belirtiler yavaşça başlar ve zamanla ilerler. Belirtiler Alzheimer’ın evresine göre değişebilir. Bu belirtiler genellikle 5 farklı biçimde ortaya çıkabilir: Hafıza Kaybı: Alzheimer hastalığı ile en karakterize belirtidir. Hastalar yeni edindikleri bilgileri ve doğum günü, evlilik tarihi gibi önemli günlerin tarihini unutabilir. Dil ve İletişim Sorunu: Alzheimer hastaları konuşma sırasında akışa ve konuya uygun kelime bulmakta zorlanma ve cümleleri tamamlamakta sorun yaşayabilirler. Düşünme ve Problem Çözme Zorlukları: Hastalar basit karar almakta zorluk yaşayabilirler ve ikili ilişkilerinde yaşadıkları problemleri çözmede zorluk yaşayabilirler. Yön Bulmada Zorluk: Hastalar kendi oturdukları sokakta bile kaybolabilirler. Bu duruma ek olarak bu madde altında hastalar günün hangi saatinde olduklarını bile karıştırabilirler. Kişilik ve Davranış Değişiklikleri: Hastalar ani öfke patlamaları, kaygı veya huzursuzluk yaşayabilirler. Belirtiler sinsice gelişebilir. Zaman geçtikçe belirtiler daha belirgin hale gelirler. Hastalıkta erken tanı ve müdahale, hastalığın seyrini, hastayı ve hastaya bakım verenleri olumlu yönde etkileyebilir. Alzheimer Nasıl Oluşur? Alzheimer hastalığının kesin nedeni bilinmemektedir, ancak genetik, çevresel ve yaşam tarzı faktörlerinin birleşimi etkili olabilir. Beyinde anormal protein birikimleri oluşur, bu da beyin hücrelerinin ölümüne ve sinapsların bozulmasına yol açar. Beyinde yaşanan bu tahribat Alzheimer hastalığına yol açar. Yoğun stresli bir yaşantı da hastalığın sebepleri arasında gösterilmektedir. Alzheimer Tedavisi: Alzheimer için kesin bir tedavi yoktur, ancak belirtileri yönetmek için ilaçlar ve sosyal etkinlik seçenekleri mevcuttur. İlaçlar, belirtilerin ilerlemesini yavaşlatabilir veya bazı semptomları hafifletebilir. Sosyal etkinlikler, hastaların yaşam kalitesini artırmada yardımcı olabilir ve çeşitli yollarla bilişsel ve motor yetenekleri çalıştırılarak hastalığın seyrine olumlu dokunuşlar sağlanabilir. Bu sosyal etkinlikler için bir tane örnek verelim: Origami: Hasta, bakım vereni ve yakınlarıyla birlikte adım adım olacak şekilde origami sanatı yapar. Hastaların ince motor becerileri geliştirilirken bir uğraş edinmesine yardımcı olabilir. Bu kazanımlara ek olarak sayılabilecek yakınları ile iyi bir ilişki ortamı sağlanabilir. Bakım Verenler Nasıl Etkilenir? Alzheimer hastaları günlük ihtiyaçlarını gidermekte zorluklar yaşayabildiklerinden dolayı bakıma ihtiyaçları yüksek seviyededir. Bakım vermenin sosyal yaşam, fiziksel ve psikolojik zorluklarını yaşayan bakım verenleri de ele almakta yarar vardır. Bu zorlukları madde madde ele alalım: Sosyal Yaşam: Bakım verenler, günlerinin büyük bir bölümünü Alzheimer hastası yakınlarına ayırmak zorunda kalabilirler. Hastaların günlük ihtiyaçlarını gidermek bir yana hastaların güvenlikleri için yanlarında bulunurlar. Alzheimer tanısından muzdarip bireyler gün içerisinde mutfakta ocağı açık unutabilirler, nefes almaya dışarı çıkıp kaybolabilirler, evin camlarını açık unutup üşüyebilirler. Bu gibi gerek sağlık problemlerine gerekse güvenlik açısından risk altında olabilecekleri durumların önüne geçmek için bakım verenler yakınlarının yanında olmaktadırlar. Bu süreler uzun olduğu için bakım verenler sosyal yaşamlarından feda edebilirler. Bu feda sonucu çeşitli psikolojik çökkünlükler, arkadaşlık bağlarında kopuşlar ve hobilerini bırakmak gibi durumlarla karşı karşıya kalabilirler. Fiziksel Zorluk: Bakım verenler, hastanın bakımı sırasında fiziksel zorluklarla da karşılaşabilirler. Bu zorluklardan bir tanesini açıklamak isterim. Alzheimer hastalığının çıktılarından birisi olan biyolojik saatte değişiklik hastanın uyku saatlerini de etkileyebilmektedir. Hastalar geceleri uyanabilirler ve bakım verenden talepte bulunabilirler. Bu durumda bakım verende uykusuzluk durumu ortaya çıkabilir ve kişiyi zorlayabilir. Psikolojik Zorluk: Alzheimer tanısı alan bireyin yakını olmak, bakım verenlerin duygusal dengesini ve psikolojik sağlığını etkileyebilir. Bakım verenler bu zorlukları normal bir süreç olarak kabul edebilir ve kendilerinde ortaya çıkabilecek psikolojik kötü oluşun farkına varamayabilir. Dışarıdan bir göz olarak psikologlar bu noktada gerek ikili iletişim sırasında gerekse yaptıkları psikolojik değerlendirmeler ile bu durumun farkına varılmasında rol üstlenebilir. Bakım Verenlere Psikolojik Destek Bakım verenlerin yaşadıkları zorluklara değindik. Bu zorlukların getirisi olarak yaşayabilecekleri psikolojik zorluklara yönelik psikologların nasıl yardım edebileceği konusuna da değinmemizde mutlak yarar var. Terapi ve psiko-eğitim temelli yaklaşımlar ile bakım verenlere hem duygusal desteklerde hem de başa çıkma becerileri geliştirilmesinde psikologlar yardımcı olabilirler. Terapi ve psiko-eğitim nasıl yardımcı olabilir, bu konu üzerinde konuşalım: 1-) Bireysel Terapi Duygusal Destek : Bireysel terapi, bakım verenlerin duygusal yüklerini ifade etmelerine ve başa çıkmalarına yardımcı olabilir. Terapist, kişiye özel stratejiler geliştirerek stres ve kaygıyı azaltmayı hedefler. Başa Çıkma Mekanizmaları : Terapi, kişisel kaynakları keşfetmelerine ve sağlıklı başa çıkma mekanizmaları geliştirmelerine olanak tanır. 2-) Grup Terapisi: Paylaşım ve Destek : Aynı durumda olan bireylerle bir araya gelmek, bakım verenlerin yalnızlık hissini azaltabilir. Grup terapisi, deneyimlerin paylaşılması ve birbirine destek olunması açısından faydalıdır. Empati ve Anlayış : Diğer bakım verenlerle yapılan paylaşımlar, empati duygusunu güçlendirir ve ortak bir anlayış oluşturur. 3-) Aile Terapisi: İletişim ve Dinamikler : Aile terapisi, bakım verenlerin aile içindeki ilişkilerini güçlendirmeye yardımcı olabilir. Bu süreçte, aile üyeleri arasında daha iyi iletişim ve anlayış sağlanabilir. Rol Dağılımı : Terapi, aile üyeleri arasında görev ve sorumlulukların paylaşımına dair netlik sağlayarak, bakım verenin üzerindeki yükü hafifletebilir. 4-)Psiko-eğitim: Hastalık Hakkında Bilgi : Psiko-eğitim, Alzheimer hastalığı hakkında bilgi edinmeyi içerir. Bilgi sahibi olmak, bakım verenlerin kaygılarını azaltabilir ve daha etkili bir bakım sunmalarını sağlar. Stratejiler ve Araçlar : Eğitim, bakım verenlere pratik stratejiler sunarak, günlük yaşamda karşılaşabilecekleri zorlukları daha iyi yönetmelerine yardımcı olur. Bu maddelere ek olarak Türkiye’de aktif çalışan Türkiye Alzheimer Derneği hem hastalara hem de bakım verenlere oldukça yararlı olmaktadır. Çeşitli etkinlikler düzenleyen dernek hem hastalara hem de bakım verenlere sosyal bir ortam yaratmakta. Hastalık sürecinde hem hastaya hem de bakım verene olumlu katkılar verebilir. Biz Ne Yapmalıyız? Biz insanlara da fazlasıyla rol düşmekte. Öncelikle Alzheimer’ın herkesin başına gelebilecek bir hastalık olduğunu bilmemizde yarar var. Bu doğrultuda gerekli hassasiyet için bir altyapı oluşturulmuş olur. Alzheimer hastalarına ve bakım verenlerine karşın özellikle hassasiyet göstermeliyiz. Komşular ve hastanın akrabaları bakım verene destek olup kişinin sosyal hayatından feda etmesinin önüne geçilebilir. Hastalık hakkında net konuşmalarda bulunmamalıyız. Damgalayıcı bir dil kullanmamalı ve hatta uzun uzun bakmamalıyız. Bir diğer noktaysa Türkiye Alzheimer Derneğinin etkinliklerine katılım sağlayabiliriz. Olabildiğince bakım verenlerle olumlu temasta bulunmalıyız. Bu olumlu temas hem bizlere hem de bakım verenlere çeşitli noktalarda iyi gelebilir. Empati seviyemizin artması biz insanlara dünyaya farklı bir bakış açısıyla bakmamızda anahtar rol alabilir. Bakım verenlere ise kendilerine desteğin sadece çevresinden gelmediğini gösterebilir. Bununla birlikte, Alzheimer konusunda daha fazla bilgi edinmek ve toplumsal bilinç oluşturmak adına, seminerler, atölyeler ve bilgilendirme toplantıları düzenleyebiliriz. Bu tür etkinlikler, Alzheimer ile ilgili doğru bilgilere ulaşmayı kolaylaştırır ve toplumsal bir destek mekanizması oluşturur. Alzheimer hastaları ve bakım verenlerinin yaşantılarını olabildiğince geniş kitlelere duyurmak için elimizden geleni yapmamız gerektiğini düşünmekteyim. Sonuç olarak, Alzheimer hastalığına karşı duyarlılığımızı artırmak için toplum olarak üzerimize düşen rolü üstlenmeli, destekleyici bir çevre oluşturmalıyız. Bu süreçte, empati ve anlayış ön planda olmalıdır; böylece hem hastalar hem de bakım verenler daha sağlıklı ve mutlu bir yaşam sürdürebilirler. Sağlıkla Kalın. Yiğit ORHAN Psikoloji Öğrencisi












