top of page

Arama Sonuçları

Boş arama ile 238 sonuç bulundu

  •  Film Analizi: Revelations  (Gyesirok)

    Revelations  (Gyesirok) Film Hakkında Yönetmen:   Train to Busan  ve Hellbound  gibi işlerinden tanıdığımız ünlü yönetmen Yeon Sang-ho . Yapımcı:  Şaşırtıcı bir iş birliğiyle, Oscar ödüllü yönetmen Alfonso Cuarón  (Roma, Gravity) filmin yapımcıları arasında yer alıyor. Tür:  Suç, Gizem, Psikolojik Gerilim. Revelations  (Gyesirok) Konusu Film, inanç ve adalet kavramlarını karanlık bir perspektifle ele alıyor: Bir Papazın Takıntısı:  Küçük bir kasabada papazlık yapan Min-chan ( Ryu Jun-yeol ), oğlunun kaçırılmasıyla ilgili kendisine ilahi bir vahiy geldiğine inanır. Tanrı'nın ona suçlunun kim olduğunu söylediğini düşünerek kendi adaletini sağlamaya karar verir. Bir Dedektifin Şüphesi:  Olayı soruşturan dedektif Yeon-hee ( Shin Hyun-been ) ise hem kendi geçmişindeki travmalarla boğuşmakta hem de papazın bu vahiy iddialarının ardındaki gerçekliği sorgulamaktadır. Revelations  (Gyesirok) Kutsal Bir Cinnet: Revelations  ve Zihnin Tanrı Kompleksi Sinema tarihi boyunca inanç ve delilik arasındaki o ince buz tabakasında yürüyen pek çok karakter izledik. Ancak Netflix’in Yeon Sang-ho  ve Alfonso Cuarón  imzalı 2025 yapımı başyapıtı Revelations , bu temayı sadece bir hikaye olarak değil, bir psikolojik fenomen  olarak önümüze koyuyor. Bir psikolog gözüyle bu filmi izlemek, bir adamın Tanrı’yı bulmasını değil, bir babanın acıdan kaçarken kendi cehennemini inşa etmesini izlemek gibiydi. 1. Travmanın Yarattığı Tanrı: Vahiy mi, Halüsinasyon mu? Filmde Ryu Jun-yeol tarafından canlandırılan Papaz Min-chan, aslında Akut Stres Bozukluğu ’nun en uç noktasını temsil ediyor. Evladını kaybeden bir zihin, bu rastgele ve anlamsız vahşeti kabullenemez. Zihin burada bir anlam jeneratörü gibi çalışmaya başlar. Min-chan’a gelen o ses , aslında dışarıdan bir vahiy değil; içeriden gelen suçluluk duygusunu bastırmaya çalışan bir savunma mekanizmasıdır.  Eğer katili Tanrı söylüyorsa o zaman dünya hala düzenlidir. Eğer Tanrı onunla konuşuyorsa o zaman Papaz hala değerlidir. 2. Cuarón Estetiği: Görsel Bir Klostrofobi Alfonso Cuarón’un yapımcı koltuğundaki varlığı, filmin görsel dilinde kendini hissettiriyor. Kamera, karakterlerin tepesinde bir gözlemci gibi değil, bir yargıç gibi asılı duruyor. Dar Açılar:  Papazın zihinsel sıkışmışlığını, Gri-Mavi Renk Paleti:  Umudun tamamen çekildiği bir dünyayı, Uzun Planlar:  Kaçacak hiçbir yerin kalmadığı gerçeğini yüzümüze çarpıyor. 3. Kutsal Narsisizm ve Adalet Yanılsaması Psikolojide Mesih Kompleksi  olarak adlandırdığımız durum, filmde Papazın karakterinde vücut buluyor. Min-chan, kendine bir misyon yükleyerek yas tutan bir kurban olmaktan çıkıp, ilahi bir cellat olmayı seçiyor. Bu da narsisizmin en tehlikeli türüdür: Ahlaki Narsisizm.   ''Ben Tanrı adına hareket ediyorum" dediğiniz an, tüm insani yasaların üstüne çıkarsınız. Dedektif Yeon-hee’nin (Shin Hyun-been) rasyonalitesi, Papazın bu kontrolsüz inancıyla çarpıştığında film bize şunu fısıldıyor: Adalet, soğuk bir gerçeklik mi yoksa sıcak bir intikam duygusu mudur? Revelations  (Gyesirok) 4. Gölge Karakterler ve Kolektif Hezeyan Kasaba halkının Papazın peşinden gitme eğilimi, toplumsal psikolojideki "Grup Düşüncesi" olgusunu harika özetliyor. İnsanlar bir kurtarıcıya veya bir düşmana ihtiyaç duyarlar. Film, bir kişinin sanrısının nasıl olup da koca bir topluluğun gerçeği haline gelebildiğini göstererek izleyiciyi adeta bir sosyal deneye tabi tutuyor. 5. Finalin Anatomisi: Katarsis mi, Çöküş mü? Filmin final sahnesi, izleyicinin midesine oturan o meşhur yumruk, aslında psikolojideki "Bilişsel Yıkım"  anıdır. Papaz Min-chan, tüm o kutsal savaşının sonunda aynaya baktığında, karşısında Tanrı’nın elçisini değil yas tutmayı beceremediği için canavarlaşmış bir adamı görür. Finaldeki o sessizlik, aslında katarsis  değildir; tam aksine anlamın tamamen yitirildiği bir boşluktur. Bir psikolog olarak şunu söyleyebilirim: Min-chan’ın ulaştığı nokta, gerçeğin ağırlığı altında ezilen zihnin teslimiyet anıdır. İnşa ettiği o devasa sanrı şatosu yıkılmıştır ve geriye sadece çıplak, savunmasız ve suçlu bir insan kalmıştır. Revelations  (Gyesirok) 6. Görsel Simgelerin Psikolojik Okuması Yönetmen Yeon Sang-ho ve Cuarón’un iş birliği, bazı nesneleri adeta birer tetkik raporuna dönüştürmüş: Yağmur ve Su:  Film boyunca dinmeyen o kasvetli yağmur, sadece atmosferik bir tercih değil. Su burada "arınmayı" değil, "boğulmayı" temsil ediyor. Karakterler geçmişin ve suçluluk duygusunun içinde kelimenin tam anlamıyla boğuluyorlar. Işık ve Gölge Oyunu:  Kilise sahnelerinde ışığın Papazın yüzüne hep yarım vurması onun parçalanmış kişiliğini  simgeliyor. Bir yanı kutsal bir babayken diğer yanı karanlık bir intikamcı. Dar Koridorlar:  Sıkça gördüğümüz o klostrofobik koridorlar, karakterlerin zihinsel çıkmaz sokaklarını simgeliyor. Kaçacak bir yer yok çünkü düşman dışarıda değil, içeride. Revelations  (Gyesirok) 7. Dedektif Yeon-hee: Bastırılmışın Geri Dönüşü Dedektifin film sonundaki duruşu, Freudyen bir bakışla "Bastırılmışın Geri Dönüşü" dür. O, Papazın aynadaki ters görüntüsüdür. Papaz acısını bir inanç patlamasıyla dışa vururken Dedektif içe atar. Ancak finalde ikisinin de vardığı yer aynıdır: İnsanın kendi karanlığıyla yüzleşme zorunluluğu. Sizlere Benden Bir Not: Bir "Revelations" Çıkarması Bu yapım, bize şunu hatırlatıyor: İnsanoğlu belirsizliğe tahammül edemeyen bir canlıdır. Bir suçlunun neden suç işlediğini bilmemek, kötülüğün rastgeleliği ile yüzleşmek bizi dehşete düşürür. Bu yüzden kendimize vahiyler uydurur, düşmanlar yaratır ve kutsal davalar icat edebiliriz. Revelations , sinematografik başarısının ötesinde izleyicisini kendi zihnindeki haklılık payını sorgulamaya iten bir ayna tutuyor. Eğer bu aynaya bakmaya cesaretiniz varsa Netflix’in bu karanlık cevherini mutlaka listenize ekleyin derim. Bir Adım Daha Derine: Papaz Min-chan'ın "Dönüşüm" Sahnesi Analizi Analizi tamamen bitirmeden önce, filmdeki o kilit sahneye yani Papazın ilk kez "vahiy aldığını" iddia ettiği o yağmurlu geceye dönmek istiyorum. Psikolojik açıdan bu sahne, "Psikotik Kırılma" nın görselleştirilmesidir. O an dikkat ederseniz: Duyusal Aşırı Yüklenme:  Şiddetli yağmur sesi ve gök gürültüsü, zihnin dış dünyadan kopmasını tetikler. Yalnızlık:  Karakter tamamen izoledir. Sosyal destek mekanizmalarını kaybetmiş bir zihin, kendi sanrılarını ses olarak duymaya başlar. Anlam Arayışı:  O sahnede Papazın gözlerindeki ifade korku değil, bir tür rahatlamadır. Çünkü artık bir suçlusu ve bir amacı vardır. Psikolojik Not:  İnsan beyni için korkunç bir neden , nedensizlikten daha güvenlidir. Keyifle Kalın. 🪻

  • Hayattan Keyif Alamıyorum: Nedenleri, Belirtileri ve Psikolojik Çözüm Yolları

    Gün içinde ''Bir şeylerden eskisi gibi zevk almıyorum'', ''Her şey aynı geliyor'', ''Hayatım sanki otomatik pilotta'' diye düşünüyorsanız, bu yalnızca sizin yaşadığınız bir durum değil. Hayattan keyif alamama , modern yaşamın en yaygın psikolojik şikayetlerinden biri hâline geldi. Üstelik çoğu zaman kişi bunun nedenini tam olarak açıklayamaz sadece boşluk, isteksizlik ve anlam kaybı hisseder. Hayattan Keyif Alamamak Nedir? (Anhedoni) Psikolojide bu duruma anhedoni  adı verilir. Anhedoni, kişinin daha önce zevk aldığı aktivitelerden artık tat almaması, motivasyonunun düşmesi ve kendini duygusal olarak donuk hissetmesi durumudur. Bu bir karakter özelliği değildir. Beynin duygu düzenleme sisteminde geçici bir yorgunluk, tükenmişlik veya baskı  olduğunda ortaya çıkar ve doğru müdahalelerle düzelebilir. Hayattan Keyif Alamamanın En Yaygın Nedenleri 1. Sürekli Stres ve Tükenmişlik Uzun süreli stres, dopamin düzenini bozarak kişinin keyif alma kapasitesini azaltır. Tatmin olamıyorum hissi çoğu zaman tükenmişlik sendromunun  ilk belirtisidir. 2. Duyguları Bastırma ''Güçlü görünmem lazım, Kimseye yük olmak istemiyorum'' düşünceleri zamanla zihni duygusal olarak köreltir. Bastırılan duygu, keyif alma kapasitesini de bastırır. 3. Depresyonun Gizli Formları Kişi çoğu zaman ''Ben depresyonda değilim, sadece mutsuzum'' dese de, sessiz depresyon  kendini keyifsizlik ve enerji düşüklüğüyle gösterir. 4. Yaşamda Anlam Kaybı Kişi yaptığı işten, ilişkilerden ya da günlük rutinden kopmaya başladığında; içsel motivasyon  kaybolur. 5. Sürekli Kendini Yetersiz Görme ''Benimle ilgili bir problem var'' inancı; öz-değer duygusunu zayıflatır ve keyif alma kapasitesini azaltır. Belirtiler: Sabah kalkmak zor geliyorsa Eskiden mutlu olduğunuz şeyler artık etkisizse Boşluk, donukluk, ilgisizlik hissi baskınsa Sosyal aktivitelere katılmak istemiyorsanız Konsantrasyon güçlüğü ya da çabuk yorulma yaşıyorsanız ve bu durum bir problem ile ilgili olarak oluşmadıysa yalnızca moral bozukluğu olmayabilir ve psikolojik açıdan ele alınması gerekir. Psikolojik Olarak Hayattan Keyif Alamama Nasıl Çözülür? 1. Düşünce-Duygu-Davranış Döngüsünü Yeniden Yapılandırmak BDT (Bilişsel Davranışçı Terapi), keyif alamama durumunun temel nedenlerini belirler: Hangi düşünceler enerjinizi tüketiyor? Gün içinde davranışlarınız nasıl bir duygu döngüsü oluşturuyor? İç sesiniz nasıl konuşuyor? Bu döngü bozulduğunda kişi otomatik pilota geçer ve psikolojik destek bu konuda destek sağlar. 2. Davranışsal Aktivasyon Depresyon ve tükenmişlikte en hızlı sonuç veren yöntemlerden biridir. Danışanla birlikte enerji veren – tüketen aktiviteler  ayrıştırılır ve beynin ödül sistemi yeniden çalıştırılır. 3. Haz Alma Kaslarını Yeniden Çalıştırmak Hayattan keyif alma durumu tıpkı bir kas gibi kullanılmadığında zayıflar. Terapi sürecinde: Doğru aktiviteler Duygusal temas becerileri Anlam bulma çalışmaları yeniden inşa edilir. 4. Nereden Başlayacağını Bilememe Hali Üzerine Çalışmak Birçok kişi İçimden hiçbir şey gelmiyor dediğinde aslında karamsarlık filtresi  çalışıyordur. Terapi, kişinin hangi duygularla bloke olduğunu bulur ve onları temizlemeye çalışır. Ne Zaman Destek Almalısınız? Aşağıdaki durumlardan biri sizde varsa, profesyonel destek almak oldukça faydalıdır: En az 2–3 haftadır hiçbir şeyden keyif almıyorsanız Sürekli yorgun, isteksiz veya boş hissediyorsanız Hayatınız aynı döngüde sıkışmış gibi geliyorsa Sabahları kalkmak zorlaşıyorsa Sosyal ilişkileriniz etkilenmeye başladıysa Yanlış bir şey yapmıyorsunuz beynin sizi korumak için geliştirdiği bir savunma mekanizması zamanla tıkanmış olabilir. Psikolojik destek bu tıkanmayı açmak, duygu sistemini yeniden devreye sokmak ve kişinin hayat enerjisini geri getirmek üzerine çalışır. Tekrar Keyif Almak Mümkün Hayattan keyif alamama değişmeyen bir hayat standardı değildir. Doğru yaklaşımlarla tamamen toparlanabilir hatta birçok danışan, süreç sonunda ''Kendimi yeniden buldum.'' der. Bu dönemi tek başınıza taşımak zorunda değilsiniz. Psikolojik destek, hem duygu düzenlemesini hem de yaşam enerjisini yeniden inşa etmede güçlü bir araç olabilir. Keyifle Kalın.

  • Suça Sürüklenen Çocuklarda Suçun Sebepleri

    Son zamanlarda sıkça gündeme gelen “suça sürüklenen çocuk” kavramı nedir ve bu çocukların suça sürüklenmelerinin, suç işlemelerinin altında yatan sebepler nelerdir sorularına bu yazıda cevap arayacağız. Günümüzde suça sürüklenen çocuk kavramı oldukça sık gündeme gelmektedir. Yapılan araştırmalarda “çocuk” olarak kabul edilen kişilerin  2020 yılında toplam 114 bin suç işlediğini gösterirken bu rakam 2022 yılında 206 bin seviyesine ulaşmıştır. Yargı Sistemi Neden Çocukları Yetişkinlerden Ayırır? Yazımıza 18 yaş altı bireylerin yasal süreçlerde yetişkin bireylerden ayrı değerlendirilmesinin sebebini inceleyerek başlayalım. Bu ayrımın temelinde, çocukların ve ergenlerin nörolojik, psikolojik ve sosyal gelişimlerinin henüz tamamlanmamış olması yatar. Bu yaş grubunda karar verme süreçleri daha tam olgunlaşmamıştır; dürtü kontrolü, risk değerlendirmesi ve uzun vadeli sonuçları öngörebilme kapasitesi yetişkinlere kıyasla daha sınırlıdır. Bu nedenle işlenen fiilin niteliğini ve bireyin sorumluluk düzeyini değerlendirirken gelişimsel durumlar göz önünde bulundurulmaktadır. Bu yaş grubunun en önemli özelliklerinden biri, değişime ve rehberliğe son derece açık olmalarıdır. Genç bireylerde davranış örüntüleri henüz kalıplaşmamıştır; doğru müdahalelerle toplumsal uyumun güçlendirilmesi ve suç tekrarının önlenmesi mümkündür. Bu nedenle çocuk adalet sistemi cezalandırmadan ziyade eğitici, iyileştirici ve rehabilite edici yaklaşımları merkeze almaktadır. Uluslararası sözleşmeler ve çocuk hakları ilkeleri de bu yaklaşımı destekler. Hukuki süreçlerde çocuğun üstün yararının gözetilmesi, yalnızca etik bir karar değil, aynı zamanda uluslararası normlarla güvence altına alınmış bir prensiptir. Bu doğrultuda çocuklara yönelik yargılama usulleri, uygulanan tedbirler ve süreçte kullanılan dil dahi yetişkinlerden farklıdır. Sonuç olarak, 18 yaş altı bireylerin yetişkinlerden ayrı değerlendirilmesi hukuki bir formalite değil, psikolojinin ve çocuk hakları perspektifinin ortak bir gerekliliğidir. Bu yaklaşım, toplumun uzun vadeli yararını da gözeterek, genç bireylerin yeniden uyumlu ve sağlıklı bir yaşam kurabilmesini amaçlar. Çocuk Olarak Kabul Edilen Kişiler Toplam İşlenen Suçların Ne Kadarından Sorumlu? 2022 verilerine göre ABD’de işlenen suçların %9.9’luk kısmından 17 yaş ve altı bireyler sorumludur. Ülkemizde ise bu konuyla alakalı net bir oran veren çalışma bulunmamaktadır. Ancak ülkemizde çocuk suçluların işlediği suçların oranına dair çalışmalar mevcuttur. Bu araştırmalardan elde edilen sonuçlar şu şekildedir; hırsızlık %40 , yaralama %22, tehdit ve hakaret %10 olarak tespit edilmiştir. Suç İşleyen Çocukların Eğitim Durumu ve Madde Kullanım Alışkanlıkları Suç kaydı bulunan çocuklar eğitime devam edip etmemelerine göre değerlendirildiklerinde sadece bir suç kaydı bulunan çocukların %25.2’sinin okulu bıraktığı tespit edilirken, bu oran birden fazla suç kaydı bulunan çocuklarda %64.3 olarak tespit edilmiştir. Bu çalışmadan elde edilen sonuç değerlendirildiğinde eğitime devam etmemenin çocuklar üzerinde azımsanmayacak derecede suç işleme ve suç tekrarına (birden fazla suç kaydı bulunması) sebep olduğu söylenebilir. Bu gurup madde kullanımları açısından değerlendirilip kıyaslandığında ise şöyle bir sonuç alınmıştır; suç tekrarı olan gurupta yer alan çocuk ve gençlerin sigara kullanım oranları %71,4 olarak tespit edilmiştir. Bu oran suç tekrarı bulunmayan gurupta ise %39,2 olarak tespit edilmiştir. Benzer şekilde, suç tekrarı olan gurupta alkol kullanımının da suç tekrarı olmayan guruba kıyasla anlamlı şekilde daha yüksek olduğu tespit edilmiştir. Düzenli uyuşturucu madde kullanımı veya en az bir kere deneme oranının suç tekrarı olan gurupta %67.9 olarak tespit edilirken, suç tekrarı olmayan gurupta bu oran %7.7 olarak tespit edilmiştir. Ek olarak suç tekrarı olan gurubun %60.7’si kendine zarar verici davranış gösterirken, bu oran suç tekrarı olmayan gurupta %18.2 olarak tespit edilmiştir. Sonuç olarak okula devam etmemenin ve sigara, alkol, uyuşturucu madde kullanmanın çocuklarda azımsanmayacak derecede suç işleme eğilimi oluşturduğu görülmüştür. Yapılan başka bir araştırmada ise madde kullanımının suç türü, etnik köken, cinsiyet ve yaştan daha çok suç tekrarı üzerinde etkili olduğunu göstermiştir. Suç İşleyen Çocuklarda Psikiyatrik Tanı Sıklığı Ülkemizde çocuk ve ergenlerde ruhsal bozuklukların sıklığını inceleyen geniş kapsamlı bir araştırmada, herhangi bir psikiyatrik tanının görülme oranı %17,1 olarak bildirilmiştir. Buna karşın, adli süreçlere dahil olan çocuk ve ergenlerde en az bir psikiyatrik bozukluk bulunma oranının toplum ortalamasına kıyasla belirgin şekilde yüksek olduğu; çalışmaların bu oranı %30 ile %70 arasında gösterdiği belirtilmektedir. Ülkemizde yapılan araştırmaya göre ise suça sürüklenen çocukların %57,8’inin en az bir tanı ölçütünü karşıladığı görülmüş olup, bu bulgular diğer araştırmalardan elde edilen sonuçlarla uyumlu olduğu gözlemlenmiştir. 2023 yılında yayımlanan ve konuyla alakalı 61 çalışmanın analiz edildiği bir çalışmada; DEHB(Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu) yaygınlığının 3–12 yaş grubunda %7,6, 12–18 yaş aralığında ise %5,6 civarında olduğunu ortaya koymuştur. Türkiye’de yapılan bir çalışmada ise DEHB oranı daha yüksek bulunarak %12,4 olarak raporlanmıştır. DEHB’nin erken dönem davranış sorunları, suça yönelim ve tekrar eden suç davranışlarıyla ilişkilendirilmiş olduğu bilinmektedir. Nitekim Birleşik Krallık’ta yürütülen araştırmalar, genç adli popülasyonun yaklaşık %45’inin çocukluk dönemine yönelik değerlendirmelerde DEHB açısından risk taşıdığını göstermektedir. ABD’de ceza infaz kurumlarında bulunan 10–18 yaş arası 1829 çocuk ve ergene yönelik bir çalışmada, davranış bozukluğu oranlarının erkeklerde %24,3, kızlarda ise %28,5 olduğu; KOKGB(karşı olma-karşı gelme bozukluğunun) ise erkeklerde %12,6, kızlarda %15,1 oranında görüldüğü bildirilmiştir. Ülkemizde yapılan bir çalışmada ise psikiyatrik tanı dağılımı değerlendirildiğinde ise verilerin yabancı ülkelerdeki çalışma sonuçlarıyla benzerlik gösterdiği görülmüştür. katılımcıların %46,7’sinde DEHB, %17’sinde davranış bozukluğu, %13,1’inde eş zamanlı DEHB ve davranış bozukluğu, %4,5’inde ise DEHB ile karşı olma-karşı gelme bozukluğunun birlikte bulunduğu görülmüştür. Ailenin Suç Davranışına Etkisi Yapılan bir çalışmada anne ve babanın ayrılmasının, diğer tüm değişkenlerden bağımsız şekilde, gençlerin suça tekrar yönelme olasılığını artırdığı gözlemlenmiştir. Ebeveyn ayrılığı, erken yaşlarda çocukların duygusal dayanıklılığını zayıflatabilir; bu süreç kaygı, özgüvende azalma ve stresle baş etmede güçlük gibi çeşitli psikolojik sonuçlar doğurabilir. Ayrılık yaşamayan akranlarına kıyasla, anne babası ayrılan çocukların ergenlik ve yetişkinlik dönemlerinde daha düşük yaşam doyumuna sahip olabildikleri rapor edilmiştir. Ergenlikte ise ebeveynlerin ayrılması, dürtüsellikte artış ve okul başarısında düşüş gibi risk faktörlerini tetikleyebilmektedir. Tüm bu etkenler bir araya geldiğinde, bazı gençlerin olumsuz duygularla baş edebilmek için suça yönelebilme ihtimali yükselir. Aileyle kurulan güvenli bağlar ve işlevsel aile ilişkileri, genci suça iten davranışlara karşı önemli bir koruyucu unsur oluşturur. Dolayısıyla aile ilişkilerinin zayıf olması, hem suça yönelme hem de tekrar suç işleme olasılığını artırabilmektedir. Birinci derece akrabalar arasında suç geçmişinin bulunması ile çocuğun suça karışma riski arasındaki bağlantı uzun süredir araştırmaların odağındadır. Ailede suça karışmış bireylerin varlığı; genetik yatkınlıklar, sosyal çevre koşulları ve öğrenilmiş davranış örüntüleri üzerinden çocukları etkileyebilir. Örneğin, yapılan bir çalışmada babanın suç işlemiş olmasının özellikle erkek çocuklar için suça yönelmeyi en güçlü şekilde etkileyen faktörlerden biri olduğu bulunmuştur. Benzer şekilde, birinci derece akrabalarında sabıka kaydı bulunan kişilerin, kısmen saldırganlık ve dürtüsellik gibi kalıtsal özelliklere bağlı olarak yeniden suç işleme ihtimallerinin arttığı bildirilmiştir. Ebeveynleri cezaevinde bulunan çocuklarla yapılan araştırmalarda, bu çocuklarda saldırganlık ve yıkıcı davranışların daha sık görüldüğünü, uzun dönem takiplerde suça yönelme riskinin belirgin şekilde arttığını göstermiştir. Bu çalışmada yapılan analizlerde, birinci derece akrabalarda suç geçmişi bulunmasının, diğer değişkenler hesaba katıldığında dahi suç tekrarını anlamlı biçimde artırdığını ortaya koymuştur. Ebeveynlik biçimleri ve ebeveynlerde mevcut suç davranışları, yeniden suç işleme üzerinde güçlü belirleyicilerden biri olabilir. Suçun öğrenilebilir bir davranış olduğunu öne süren sosyopsikolojik yaklaşımlar, bireyin çevresiyle kurduğu etkileşimlere dikkat çeker. Sosyal öğrenme kuramlarının tarihsel kökeni Gabriel Tarde’nin “taklit” ilkesine dayanır; Tarde’ye göre suçlular, tıpkı günlük yaşamda bir davranış modelini benimsemek gibi, çevrelerindeki davranış kalıplarını kopyalayarak suçu öğrenirler. Suçun sıradan bir davranış olarak görüldüğü ortamlarda büyüyen çocuklar, bu tür davranışları yaşamın zorluklarına verilen olağan tepkiler olarak algılayabilirler. Ek olarak, ailede suç geçmişinin bulunması, çoğu zaman bireyin psikolojik zorluklarla karşı karşıya kalmasına neden olur ve bu zorluklar rehabilitasyon süreçlerini güçleştirerek tekrar suç işleme riskini yükseltir. Suça karışmış ailelerin sıklıkla sosyoekonomik açıdan dezavantajlı bölgelerde yaşamaları ise, eğitim, istihdam ve sosyal desteklere erişimi kısıtlayarak hem yoksulluğu hem de suça yönelim döngüsünü sürdürür. Psikolog Yunus Öztürk KAYNAKLAR Suça sürüklenen çocuklarda suç tekrarı üzerine etkili faktörlerin incelenmesi. (2025). Türk Psikiyatri Dergisi, 36 (3), 309–317. Teplin, L. A., Abram, K. M., McClelland, G. M., Dulcan, M. K., & Mericle, A. A. (t.y.). Psychiatric disorders in youth in juvenile detention . Türkiye İstatistik Kurumu. (2022). Güvenlik birimine gelen çocuk istatistikleri . Bureau of Justice Statistics. (2023). Crimes involving juveniles, 1993–2022 .

  • Sürekli Onay İhtiyacı Hissetmek Ne Anlama Geliyor?

    “Yaptığım şey doğru mu?”, “Beni beğendiler mi?”, “Kırıldılar mı acaba?” Bazen fark etmeden, içsel davranışlarımızı ve düşüncelerimizi başkalarının tepkilerine göre ayarlamaya başlarız. Sürekli onaylanma ihtiyacı, aslında sadece beğenilme arzusu değil, daha derin bir duygusal güvenlik arayışıdır. Onaylanma ihtiyacı nereden gelir? İnsanın onaylanmaya duyduğu ihtiyaç doğaldır. Çünkü varoluşumuzun ilk dönemlerinden itibaren başkalarının bakışlarıyla şekilleniriz. Bebekken bir gülümsememize karşılık anne babamızın da gülümsemesi, beynimizde “ben iyi bir şey yaptım” şeklinde kodlanır. Bu da gelecekteki inançlarımızı şekillendirir. Ancak bazı çocukluk deneyimlerinde, sevgi ve kabul koşullu hale gelir. “Uslu olursan severim.”, “Başarılı olursan gurur duyarım.” gibi mesajlar, çocuğa değerli olmanın dış koşullara bağlı olduğu duygusunu verir. Zamanla bu çocuk, sevgiyi hak etmek için sürekli uyum sağlaması, memnun etmesi ve onay alması gerektiğine inanabilir. Yetişkinlikte onay arayışı nasıl görünür? Bu dinamik yetişkinlikte birçok şekilde karşımıza çıkar: Sürekli takdir edilmeye çalışma Reddedilme veya eleştirilme korkusu Karar verirken başkalarının fikrine bağımlı olma Sosyal medyada beğeni veya yorum sayısına odaklanma Bu durum, kişinin benlik değerini dışarıdan gelen geri bildirimlere bağlamasına yol açar. Böylece “ben kimim?” sorusunun cevabı, “diğerleri benim hakkımda ne düşünüyor?” haline gelir. Sürekli Onay İhtiyacının Psikolojik Etkileri Sürekli dış onay arayışı, içsel gerginliği artırır. Çünkü onay sadece bir süreliğine rahatlatır, fakat kalıcı bir güven duygusu yaratmaz. Zihinde şu kısır döngü oluşur: Onay al → kısa süreli rahatlama → yeniden kaygı → yeniden onay arayışı. Bu döngü zamanla kişinin özsaygısını zayıflatır ve “kendi kararlarına güvenememe” duygusunu pekiştirir. Ayrıca ilişkilerde de dengesizlik yaratır; çünkü kişi karşı tarafın beklentilerine olması gerekenden fazla uyum sağlar ve kendi ihtiyaçlarını bastırır. Onay ihtiyacıyla baş etmek mümkün mü? Evet, mümkün. Bunun ilk adımı farkındalık. Neden onay almak istiyorum? Hangi durumda kendimi yetersiz hissediyorum? Bu soruların yanıtı, ihtiyacın kökenine inmeyi sağlar. Ardından, kendini onaylama pratiği geliştirmek önemlidir. Küçük bir adım at: Gün içinde yaptığın şeyleri fark et ve içsel olarak kendine “bunu iyi yaptım” de. Başkalarının görmesini beklemeden, kendi emeğini fark et. Psikoterapi süreci de bu konuda çok faydalı olur. Çünkü terapötik ilişki, koşulsuz kabulün deneyimlendiği güvenli bir alan sunar. Zamanla kişi, dış onay olmadan da değerli olduğunu içselleştirmeye başlar. Psikolog Yunus Öztürk

  • Kendini Yetersiz Hissetmenin Kökeni Nereden Gelir?

    Kendini yetersiz hissetmek, çoğu zaman farkında bile olmadan içimizde taşıdığımız bir duygudur. Başkalarının bizden daha başarılı, daha zeki ya da daha yeterli olduğunu düşündüğümüzde, içten içe “ben neden onlar gibi olamıyorum?” diye sorgulamaya başlarız. Bu duygu, yalnızca anlık bir özgüven eksikliğinden ibaret değildir; genellikle çok daha derin, çocuklukta atılmış temelleri olan bir inanç sisteminin parçasıdır. Kendini yetersiz hissetmenin kökeni çoğu zaman çocukluk dönemindeki deneyimlerimizde yatar. Çocukken, kim olduğumuzu ve değerimizi anlamak için çevremizin bize nasıl davrandığına bakarız. Eğer duygularımız sürekli küçümsenmişse, başarılarımız fark edilmemişse veya hatalarımız sert bir şekilde eleştirilmişse, zamanla şu inanç yerleşmeye başlar: “Ben ne yaparsam yapayım, yeterince iyi olamıyorum.” Bu inanç, o dönemde çocuğun kendisini korumak için kullandığı bir baş etme mekanizmasına dönüşebilir. Çocuk, ebeveyninin sevgisini kaybetmemek için kendini “yetersiz ama çabalayan” biri olarak konumlandırabilir. Yetişkinlikteyse bu dinamik, farklı biçimlerde kendini göstermeye devam eder. Örneğin, sürekli kendini kanıtlama çabası içinde olmak, onay beklemek ya da başkalarının beklentilerine göre yaşamak. Tüm bunların temelinde, içimizde bir yerlerde hala yeterli olmadığımıza inanan o küçük çocuk vardır. Birinin takdirini aldığımızda kısa süreli bir rahatlama yaşarız ama bu his kalıcı olmaz. Çünkü içsel olarak hala değersizlik inancına tutunuruz. Bu duygunun kökenine inmek, aslında bir tür kendini yeniden tanıma sürecidir. “Yetersizim” diyen sesin nereden geldiğini fark ettiğimizde, o sesin bize ait olmadığını da anlamaya başlarız. Belki o ses, çocukken duygularımızı anlamayan bir ebeveynden; belki sürekli kıyaslandığımız bir kardeşten; belki de toplumsal olarak üzerimize yüklenen “mükemmel olma” baskısından geliyordur. Kaynağını gördükçe, yavaş yavaş o inançtan uzaklaşmak mümkün hale gelir. Kendini yetersiz hissetmekten kurtulmanın yolu “daha yeterli biri olmaya çalışmak” değil, zaten yeterli olduğumuzu fark etmekten geçer. Çünkü çoğu zaman sorun yeterli olmamak değil, kendi değerimizi görememektir. Bu farkındalık geliştikçe, dışarıdan gelen onaya daha az ihtiyaç duyar, kendi iç sesimize daha fazla güvenmeye başlarız. Psikolog Yunus Öztürk

  • Performans Kaygısı Nedir? Neden Olur?

    Başaracağım ama ya beceremezsem? Bu cümle size tanıdık geliyor mu? Sunum yaparken, sınava girerken, mülakata giderken, kalabalık önünde konuşurken… Kalbiniz hızla çarpıyor, nefesiniz daralıyor, eliniz titriyor, zihniniz donuyor olabilir. Buna performans kaygısı diyoruz ve eğer böyle hissediyorsanız hiç de yalnız değilsiniz; günümüzde öğrenciler, çalışanlar, müzisyenler, öğretmenler, sporcular ve sosyal ortamlarda zorlanan binlerce kişi bu döngünün içinde. Ama iyi haber şu: Performans kaygısı tamamen yönetilebilir bir durumdur. Doğru psikolojik müdahale ile bunu siz de aşabilirsiniz. Performans Kaygısının En Yaygın Belirtileri Nelerdir? ''Ya rezil olursam?'' düşüncesi Sunum/mülakat öncesi mide ağrısı, mide bulantısı Kalabalık önünde konuşamama Sınavda bildiğini unutma Sesi titreme, yüz kızarması Aşırı mükemmeliyetçilik Yaptığı iyi şeyleri bile sürekli küçümseme Eleştirilme korkusu Sosyal ortamlarda gerilme ''Bu sefer batarım'' hissi Bu maddelerden birkaçını yaşıyorsanız performans kaygısı sizin hayatınızı olduğundan daha zor hale getiriyor olabilir. Performans Kaygısı Neden Oluşur? Geçmiş başarısız deneyimler Bir öğretmenin sözü, bir akrabanın eleştirisi, geçmişte yaşanan küçük bir başarısızlık bile zihinde ''Yine olacak'' diye kaydolabilir. Aşırı mükemmeliyetçilik ''Ya mükemmel olmazsa?'' Bu düşünce en çok kaygı yaratan faktördür. Felaketleştirme düşüncesi ''Sunum kötü geçerse her şey biter.'' / ''Ya hata yaparsam beni işe almazlar.'' Bu düşünce yapısı beynin alarm sistemini sürekli aktif tutar. Kendini küçümseme ve düşük özsaygı ''Ben zaten iyi değilim…'' Bu iç ses performansın en büyük düşmanıdır. Beynin biyolojik alarm sistemi (amigdala aktivasyonu) Kaygı sırasında beyin ‘savaş ya da kaç’ moduna geçer. Böylece normalde çok iyi bildiğiniz şeyleri bile unutursunuz. Performans Kaygısına Çözüm Bulunabilir mi? Evet bulunabilir. Hatta en hızlı çözülen sorunlardan biridir. Bilimsel araştırmalar şunu söylüyor: BDT (Bilişsel Davranışçı Terapi) performans kaygısında altın standarttır. Kaygı düşüncelerini dönüştürmek ve bedensel alarmı sakinleştirmek için kısa sürede çok etkilidir. Nefes kontrolü, dikkat odaklama, zihinsel prova, duygu düzenleme teknikleri performansı hızlıca sakinleştirebiliyor. Psikolojik Destekle Neler Değişir? ✔ Sunum yaparken ses titremeniz azalır ✔ Mülakatta daha net konuşursunuz ✔ Sınavda bildiğinizi unutmamaya başlarsınız ✔ Sahne/performans öncesi kontrol hissiniz artar ✔ ''Ya hata yaparsam?'' sesi güç kaybeder ✔ Kendinize güveniniz yükselir ✔ Başarınız daha görünür hâle gelir Bir Psikolog Olarak Seanslarda Danışanlarımla Tam Olarak Ne Yapıyoruz? Psikolojik danışmanlık süreci kişiye özel ve biriciktir fakat genel olarak bu alan için hedeflediğim birkaç başlık şu şekilde oluyor: 🟣 1. Düşünce – Kaygı Döngüsünü Çözümleme Kaygılarımızı tetikleyen düşünceleri birlikte buluyoruz: “Ya rezil olursam?” “Ben zaten başarısızım.” “Kesin kötü geçecek.” Bu düşünceleri daha işlevsel hâle getiriyoruz. 🟣 2. Sahne & Performans Provaları (Güvenli Alanda) Danışanlarımız bunu çok seviyor: Gerçek senaryolar üzerinden prova yapıyoruz. Sınav önü, sunum, iş görüşmesi, müzik performansı veya sosyal ortam simülasyonları… 🟣 3. Nefes – Zihin – Beden Regülasyon Teknikleri Nefes teknikleri, gevşeme, beden farkındalığı, mindfulness… Beynin alarm sistemini sakinleştiriyoruz. 🟣 4. Benlik Güçlendirme ve Özgüven Çalışmaları Kendi değerini, yeterliliğini, başarılarını yeniden yapılandırıyoruz. Bu aşama en çok ''yetersizlik hissi'' yaşayan kişileri rahatlatıyor. İzmir – Karşıyaka'da Merkezde Birebir Görüşme İmkanı Yüz yüze çalışmak isteyenler için Karşıyaka’da bulunan merkezimize davetlisiniz. Güvenli, sakin ve danışan odaklı bir ortamda birlikte psikolojik danışmanlık sürecinize bizimle başlayabilirsiniz. Online Seans Seçeneği (Türkiye ve Yurtdışı İçin Uygun) Türkiye’nin ve dünyanın her yerindeki danışanlarla online çalışıyoruz. 🎁 15 Dakika Ücretsiz Ön Görüşme Bizimle tanışmak, süreci anlamak ve birlikte çalışmaya uygun olup olmadığımıza karar vermek için ücretsiz 15 dakika online ön görüşme sunuyoruz. Performans Kaygısı Yaşıyorsanız, Ertelemek Her Şeyi Zorlaştırır! Birçoğumuz ''Geçer belki'' diye erteliyor ama kaygı kendi kendine kaybolmuyor. Tam tersi, zamanla daha da kökleniyor. Ama iyi haber: doğru tekniklerle hızla çözülebilen bir durum olduğu da yadsınamaz bir gerçek!

  • Ergen Çocuğunuzla Konuşurken Söylememeniz Gereken 5 Cümle

    Ergenlik dönemi, hem çocuklar hem de ebeveynler için bir dönüşüm sürecidir. Çocuğunuz bir anda daha bağımsız, daha sorgulayıcı, bazen de daha mesafeli bir hale gelebilir. Aslında bu değişim, bir kopuş değil; birey olma yolculuğunun kaçınılmaz bir parçasıdır. Ancak bu süreçte kullanılan bazı ifadeler, farkında olmadan ebeveyn-çocuk arasındaki bağı zedeleyebilir. Ergenlik Nedir? Ergenlik, çocukluktan yetişkinliğe geçiş sürecidir. Bu dönemde hem bedensel hem de psikolojik birçok değişim yaşanır. Beyin gelişimi devam eder, hormon düzeyleri artar ve genç, kim olduğunu, neye inandığını, dünyada nasıl bir yer edineceğini keşfetmeye çalışır. Kısacası, “Ben kimim?” sorusuna yanıt aradığı yoğun bir dönemdir. Vücutta Ne Değişince Ergenlik Başlar? Ergenlik, vücuttaki hormon aktivitesinin artmasıyla başlar. Kız çocuklarında genellikle 9–13, erkek çocuklarında ise 10–14 yaş aralığında görülür. Bu dönemde östrojen ve testosteron hormonları yükselir; fiziksel değişiklikler (boy uzaması, ses kalınlaşması, vücut kıllarının çıkması gibi) başlar. Ancak yalnızca bedensel değil, duygusal değişimler de yoğunlaşır. Beyindeki ön frontal korteks, yani karar verme ve dürtü kontrolünden sorumlu bölge henüz tam gelişmediği için, ergenlerin tepkileri bazen aşırı veya öngörülemez olabilir. Peki, Ergenler Neden Asileşir? Ergenlikte yaşanan asi davranışlar aslında bireyselleşme çabasının bir yansımasıdır. Çocuk, artık ebeveyninin uzantısı değil, kendi kimliğiyle var olmayı öğrenir. Bu dönemde “Ben artık çocuğun değilim” mesajını vermek ister. Ebeveynin kontrolcü veya eleştirel tutumu, bu çabayı tehdit gibi hissettirebilir ve çatışmalar artabilir. Yani ergenin “karşı gelmesi” çoğu zaman, bağımsızlık arayışıyla ilgilidir. Saygısızlıkla değil. Söylememeniz Gereken 5 Cümle 1. “Sen daha çocuksun, anlamazsın.” Bu cümle, ergenin en çok tetiklendiği ifadelerdendir. Çünkü genç, artık çocuk gibi görülmek istemez. Bu söz, onun fikirlerinin değersiz olduğunu hissettirir. Bunun yerine, “Bu konuda ne düşündüğünü merak ediyorum” gibi bir yaklaşım, genç bireyin kendini ifade etmesine olanak tanır. 2. “Ben senin yaşındayken böyle yapmazdım.” Bu ifade, kıyaslama ve suçlama içerir. Oysa her kuşak, kendi koşullarında büyür. Çocuğun deneyimini küçümsemek yerine, “Senin için bu durumun zor olduğunu anlıyorum” gibi empatik bir cümle, iletişimi güçlendirir. 3. “Ne istiyorsan onu yap o zaman.” Bu cümle genellikle öfke anında söylenir ve pasif-agresif bir mesaj taşır. Gencin sınırlarını öğrenmesini desteklemek yerine, ilişkide duvar örer. Bunun yerine, “Şu anda anlaşamıyoruz ama birlikte bir çözüm bulabiliriz” gibi bir yaklaşım hem sınır koyar hem de ilişkiyi korur. 4. “Senin yaşında ben neler yapıyordum, sen hâlâ...” Bu tür cümleler, gencin gelişim sürecini değersizleştirir. Her bireyin gelişim hızı farklıdır. Ebeveynin geçmişini ölçüt almak, gencin kendi yolunu bulma sürecini baltalayabilir. 5. “Seninle konuşulmuyor zaten.” Bu ifade, iletişim köprülerini tamamen yıkar. Gencin duygularını ifade etme çabası çoğu zaman beceriksizce olabilir; ama bu, dinlenmeyi hak etmediği anlamına gelmez. Onu susturmak yerine, “Sanırım şu anda birbirimizi anlamakta zorlanıyoruz, biraz sakinleşip konuşalım” demek çok daha yapıcıdır. Peki Ya Siz? Ergenlik, çocuğunuzun sizden uzaklaştığı değil, kendi kimliğini inşa ettiği dönemdir. Bu dönemde çatışmalar kaçınılmazdır ve evet, bazen can sıkıcı olabilir. Ancak bu çatışmalar, ilişkinin bittiği anlamına gelmez. Sadece biçim değiştirdiği anlamına gelir. Belki de burada durup kendinize şu soruyu sormak iyi olur: “Ben ergenken nasıldım?” Cevabınızı bulduğunuzda, çocuğunuzu anlamanın aslında o kadar da zor olmadığını fark edebilirsiniz. Psikolog Yunus Öztürk

  • Bağlanma Stilimiz Değişir mi?

    "Bağlanma stilimiz değişir mi" sorusuna yanıt aramaya başlamadan önce bağlanma stillerinin ne olduğunu, nasıl oluştuğunu ve yetişkinlikte hayatımızı nasıl etkilediğinden bahsedelim. Bağlanma stilleri, çocukluk döneminde bakım verenimizle kurduğumuz ilişkiyle şekillenir. Bebeklikte, duygusal ihtiyaçlarımıza nasıl karşılık verildiği, kendimizi ve başkalarını nasıl algılayacağımızın da temelini oluşturur. Bu erken deneyimler, “ben sevilmeye değer miyim?” ve “diğer insanlar güvenilir mi?” gibi bilinçaltı inançlarımızı şekillendirir. Dört temel bağlanma stili bulunur: güvenli, kaygılı, kaçıngan ve düzensiz bağlanma. Güvenli bağlanma tarzına sahip bireyler, ilişkilerinde duygusal yakınlıktan keyif alır, hem kendilerine hem partnerlerine güven duyarlar. Kaygılı bağlanma stiline sahip kişiler ise sevilmeme korkusuyla ilişkilerde yoğun bir onay ihtiyacı hissedebilirler. Kaçıngan bağlanma tarzında olan bireyler, duygusal yakınlığın kendilerini savunmasız bırakacağından korkarak mesafe korumayı tercih eder. Düzensiz bağlanma ise genellikle karmaşık, çelişkili davranışlarla kendini gösterir. Kişi hem yakınlık ister hem de ondan korkar. Çocuklukta oluşan bu bağlanma stilleri, yetişkinlikte romantik ilişkilerden arkadaşlıklara, iş hayatından kendimizle kurduğumuz ilişkiye kadar birçok alanda kendini gösterir. Örneğin, güvenli bağlanma stiline sahip bir yetişkin, partnerinden geç yanıt geldiğinde paniğe kapılmazken; kaygılı bağlanma stiline sahip biri bu durumu “beni artık sevmiyor” şeklinde yorumlayabilir. Bağlanma Stili Değişir mi? Bağlanma stilimiz çocuklukta şekillenir; ancak değişmez değildir. Beynimiz, yaşam boyu yeni deneyimlerle kendini yeniden düzenleyebilme kapasitesine sahiptir. Bu sürece nöroplastisite denir. Yani, geçmişte öğrendiğimiz “yakınlık tehlikelidir” ya da “beni sevecek biri yok” gibi inançlar zamanla değişebilir. Örneğin, çocuklukta duygusal olarak erişilemeyen bir ebeveynle büyümüş biri, güvenli bağ kuran bir partnerle uzun süreli bir ilişki yaşadığında, yavaş yavaş duygusal yakınlığın aslında güvenli olabileceğini öğrenebilir. Aynı şekilde terapi süreci de bu değişimde çok etkili olabilir; çünkü terapi, kişinin olduğu haliyle kabul gördüğü, duygularını güvenli bir şekilde ifade edebildiği ve kendi iç dünyasını güvenli bir şekilde keşfedebildiği bir ortam sunar. Bağlanma stilini değiştirmek, bir düğmeye basmak kadar kolay değildir. Ama farkındalık, güvenli ilişkiler ve sürekli içsel çalışma bu dönüşümün temel taşlarıdır. Öncelikle kişi, hangi bağlanma stiline sahip olduğunu fark etmelidir. Bu farkındalık, davranışlarını gözlemlemeyi ve tekrarlayan ilişki kalıplarını anlamayı sağlar. Ardından güvenli ve tutarlı ilişkiler kurmak, geçmişte eksik kalan duygusal ihtiyaçları yeniden deneyimleme fırsatı yaratır. Son olarak, öz şefkat geliştirmek bu sürecin merkezindedir. Çünkü kendine anlayışla yaklaşabilen biri, hatalarından öğrenme ve değişime izin verme kapasitesine de sahiptir. Değişim mümkündür; ama bu değişim “başka biri olmak” anlamına gelmez. Aksine, kendini daha iyi tanıdıkça, geçmişin seni nasıl şekillendirdiğini fark ettikçe, ilişkilerde daha bilinçli seçimler yapabilirsin. Bağlanma stilimiz geçmişimizin bir yansıması olsa da, geleceğimizi belirleyen şey olmak zorunda değildir. Psikolog Yunus Öztürk

  • Neden Hep Aynı Tip İnsanlara Aşık Oluyorum?

    Hoşlandığımız veya aktif olarak hayatımızda bulunan insanları yoğun duygular veya durumun yarattığı heyecan sebebiyle tam olarak doğru değerlendiremeyebiliriz. Ama duygusal yoğunluk dağıldıktan sonra daha mantıksal ve net bir çerçeveden bu kişileri değerlendirdiğimizde geçmişte fark etmediğimiz şeyleri fark edebiliriz. Mesela bir kişi geçmiş partnerlerini düşündüğünde bu kişilerin belirli ölçülerde davranışsal olarak birbirlerine benzediklerini fark edebilir veya geçmiş ilişkilerinde yaşadığı sorunları göz önüne aldığında çoğu ilişkisinde benzer sorunlar yaşadığını fark edebilir. Bu durum şans eseri "hep böyleleri beni buluyor" şeklinde görünse de aslında bu durumun gerçekleşmesinin bir sebebi var ve şans eseri gerçekleşmiyor. En azından tamamen şans eseri gerçekleşmiyor. Tanıdık Olan Güvenli Gelir Zihnimiz tanıdık, bilindik olan şeyleri sever. Zaten bu sebepten dolayı kendimizi evimizde veya düzenli olarak gittiğimiz bir cafede rahat hissederiz. Örnek olarak iki senaryoyu birbiriyle kıyaslayalım; uzun zamandır tanıdığınız ve samimi olduğunuz arkadaş gurubunuzla bir cafede oturup sohbet ettiğinizi düşünün. Kendinizi rahat hissedersiniz değil mi hareketlerinize pek dikkat etmezsiniz, kelimelerinizi seçmeden içinizden geldiği gibi konuşursunuz. Hatta belki içinizden geldiği gibi yüksek sesli kahkahalar atmaktan, şakalar yapmaktan hiç çekinmezsiniz. Peki ya bu arkadaş ortamında yeni tanıştığınız 2 kişi daha olsaydı? O zaman da bu kadar rahat davranır mıydınız? Muhtemelen hayır. Söylediklerinize biraz daha dikkat ederdiniz, belki daha önce hiç çekinmeden yapacağınız bir şakayı yapmadan önce acaba alınırlar mı diye düşünüp tereddüt ederdiniz. Kendimizi önceden bildiğimiz ve deneyimlediğimiz durumları içindeyken güvende hissetmemiz beynimizin ilkel dönemde geliştirdiği bir savunma ve hayatta kalma mekanizmasından kaynaklanmaktadır. İnsanın evrimsel tarihinde “bilinmeyen” her zaman risk anlamına geliyordu: bilinmeyen bir bölge, yabancı bir ses ya da tanımadığımız bir yüz tehlike demekti. Bu yüzden beyin, tanıdık olanı güvenli ve öngörülebilir olarak kodladı. Bu güdü, ilkel çağlarda hayatta kalmamızı sağladı ve etkisini günümüzde göstermeye hala da devam ediyor. Bilinçaltımız geçmişteki deneyimleri alışılmış ve tanıdık olarak algılar. Bu tanıdıklık bazen sevgi dolu, bazen de acı verici olabilir ama fark etmeden o duyguyu güvenli gibi hissederiz. Eğer çocuklukta sevgi, mesafeli veya koşullu bir biçimde yaşandıysa; yetişkinlikte de benzer duygusal mesafeyi “tanıdık” buluruz. Bu yüzden ilgisiz ya da duygusal olarak ulaşılmaz bir partner, bilinçaltımız için tehlikeli değil; aksine güvenli ve tanıdık görülür. Zihnimiz “artık farklı birini istiyorum” dese bile, bilinçaltımız “ama bu his tanıdık” der ve o farkında olmadığımız tanıdıklık bir çekim yaratır. Duygusal Eksikleri Tamamlama Çabası Birine çekilmemizin ardında geçmişten gelen, tamamlanmamış bir hikaye de yatabilir. Çocukken bir ebeveynin sevgisini, ilgisini ya da onayını yeterince hissedememiş olabilirsin. Bu eksiklik, yetişkinlikte bizi farkında olmadan o duyguyu hatırlatan insanlara yönlendirebilir. Yani, ilgisini kazanmak için çabaladığın biri bilinçaltına tanıdık gelir; çünkü o duyguya zaten yıllardır aşinasındır. Bu tür ilişkiler, içten içe “bu sefer farklı olacak” umuduyla başlar. Sanki geçmişte alamadığın sevgiyi, bu yeni ilişkide telafi edebilirmişsin gibi hissedersin. Ama çoğu zaman senaryo benzerdir: ne kadar çabalarsan çabala, karşındaki kişi yine ulaşılmaz, ilgisiz ya da mesafelidir. Ve sen fark etmeden, o tanıdık acının içinde kendini yeniden bulursun. Bu döngüye “yineleme zorlantısı” (repetition compulsion) denir. Zihin, geçmişte çözülememiş bir duygusal yarayı yeniden sahneye alır; çünkü onu farklı bir sonla bitirmek ister. Bu aslında bir iyileşme girişimidir ancak farkında olunmadığında, çoğu zaman aynı hayal kırıklığıyla sonuçlanır. Bu döngüyü kırman, belkide bu yazıyı okumanla başlayabilir. Değiştirme İlüzyonu Bazı insanlar için ilişkideki en güçlü çekim, “birini değiştirme” düşüncesinden gelir. Karşısındaki kişi ne kadar soğuk ya da mesafeli olursa olsun, onu değiştirebileceğine inanmak bir tür güç hissi yaratır. Sanki o kişi, senin sevgin sayesinde daha iyi birine dönüşecektir. Ve o dönüşümün mimarı sen olacaksındır. Bu fikir başta büyüleyici gelir; çünkü içinde hem umut hem de kontrol duygusu vardır. Sevgini ortaya koyarsın, sabredersin, fedakarlık yaparsın. Çünkü bir gün o kişinin değiştiğini görmek seni doğrulayacaktır. Ama çoğu zaman bu çaba, duygusal olarak tükenmeye yol açar. Çünkü ilişki artık birlikte olmaktan çok, onu zihnindeki ideal kalıba sokmak üzerine kurulmuştur. Buradaki çekim, çoğu zaman bilinçdışı bir güç arzusuyla ilgilidir. Birini dönüştürebilmek, kendini güçlü, etkili ve fark yaratan biri gibi hissettirir. “Onu değiştirebilirim” düşüncesi bir umut gibi görünse de, çoğu zaman bir kaçış biçimidir. Karşındakiyle olduğu gibi yüzleşmek yerine, onun olmasını istediğin versiyonuyla bir yakınlık kurarsın. Özsaygı ve Bağlanma Stilinin İlişkilere Etkisi Çocukluk dönemindeki bakım veren ile kurulan duygusal bağ, bizlerin iç dünyasında bir model yaratır: “Ben sevilebilir miyim?”, “İhtiyaçlarım karşılanır mı?”, “Yakınlık güvenli midir?” gibi temel soruların yanıtı, bu dönemde başlayan deneyimlerle şekillenir. Yapılan araştırmalar, güvenli bağlanma yaşayan bireylerin daha yüksek özsaygı, daha güçlü benlik algısı ve daha sağlıklı ilişki biçimleri geliştirdiğini gösteriyor. Buna karşılık, güvensiz bağlanma tarzına (kaygılı ya da kaçınan) sahip olan bireylerin, özsaygıda düşüş, ilişki tatmininde azalma ve duygusal çatışma riskinde artış yaşadığı görülmüştür. Özsaygı algısı, “ben kimim?”, “sevilmeye layık mıyım?” gibi sorulara cevapları içerir. Bir bireyin kendi değerini algılama biçimi, ilişkide seçtiği partnerden beklentilerini ve davranışlarını da etkiler. Örneğin, kişiye erken yaşamında “benim ihtiyaçlarım önemsizdi” düşüncesi yerleştiyse, bu kişi yetişkinlikte de kendisini benzer şekilde hissettiren kişilerle birlikte olabilir. Psikolog Yunus Öztürk

  • Kış Aylarında Mod Düşüklüğü: Neden Olur ve Nasıl Başa Çıkılır?

    Hava erken kararıyor, günler kısalıyor ve sabahları uyanmak zorlaşıyor. Kış aylarına geçiş birçok insan için yalnızca bir mevsim değişimi değil, aynı zamanda ruh halinde de bir dönüşüm anlamına gelir. Birçok kişi bu dönemde enerji düşüklüğü, isteksizlik ve yorgunluk yaşadığını fark eder. Peki bu durumun ardında ne var ve nasıl başa çıkılabilir? Kış Aylarında Mod Düşüklüğünün Nedenleri Kış aylarında hissedilen ruh hali değişimleri yalnızca psikolojik değil, biyolojik temellere de dayanır. Güneş ışığının azalması, beyinde serotonin(günlük dilde mutluluk hormonu olarak da anılır) üretimini etkiler. Bu da ruh halini düzenleyen kimyasal dengenin değişmesine yol açar. Günlerin kısalmasıyla birlikte melatonin(uyku) hormonunun üretimi artar; bu da uyku hali, isteksizlik ve enerji kaybına neden olabilir. Vücut saatimiz olarak da bilinen sirkadiyen ritim, gün ışığına göre ayarlanır. Kışın bu ritim bozulduğu için kişi kendini isteksiz yada yorgun hissedebilir. Kış depresyonu mu? Düşük enerji mi? Bu dönemde yaşanan ruhsal dalgalanmalar genellikle hafiftir, ancak bazı kişilerde daha belirgin hale gelebilir. Psikolojide bu duruma mevsimsel duygudurum bozukluğu denir. Belirtileri arasında: Sürekli yorgunluk ve motivasyon kaybı Sosyal geri çekilme Uyku düzeninde bozulma Yeme isteğinde artış ve kilo değişimleri Gün içinde umutsuzluk ya da huzursuzluk hissi bulunur. Bu belirtiler günlük yaşamı etkilemeye başladıysa, profesyonel bir destek almak önemlidir. Enerji Düşüklüğüyle Başa Çıkmanın Psikolojik Yolları Kış aylarında mod düşüklüğünü hafifletmek mümkündür. Küçük adımlar, ruh halinde büyük farklar yaratabilir: Gün ışığından faydalan: Sabahları perdeleri açmak, yürüyüşe çıkmak ya da pencere kenarında çalışmak bile fark yaratır. Rutin oluştur: Düzenli uyku, beslenme ve egzersiz, beynin dengesini korur. Hareket et: Egzersiz, serotonin ve endorfin üretimini artırarak ruh halini iyileştirir. Sosyal bağlantı kur: Soğuk hava izolasyonu artırsa da, sevdiklerinizle iletişimde olmak ruhsal dayanıklılığı güçlendirir. Kendine şefkat göster: Kış aylarını “verimsizlik dönemi” olarak değil, “yenilenme ve kendini keşfetme dönemi” olarak görmeye çalış. Kış Aylarında Ruhsal Dengeyi Korumanın Önemi Kış, yalnızca havanın değil; duyguların da ağırlaştığı bir mevsimdir. Ama bu ağırlık, seni aşağıya çekmek zorunda değil. Bazen ruhun da tıpkı doğa gibi dinlenmeye, yavaşlamaya, kabuğuna çekilmeye ihtiyaç duyar. Bu dönemi verimsizlik değil, içsel yenilenme süreci olarak görmek; kendinle teması yeniden kurmanın en doğal yoludur. Unutma, psikolojik dayanıklılık her zaman sürekli iyi hissetmek değildir; bazen sadece kendini anlamaya izin vermek de bir iyileşme biçimidir. Psikolog Yunus Öztürk

  • Duygusal Olarak Tüketen İlişkilerin Psikolojisi: “Enerji Vampirleri”

    Bazı insanlarla bir araya geldiğinde kendini rahat, huzurlu ve canlı hissedersin. Bazılarıyla ise kısa bir sohbet bile seni yorgun bırakır. Bu farkın nedeni çoğu zaman karşındaki kişinin davranış biçiminde yatar. Günlük dilde bu tür kişilere “enerji vampiri” denebilir. Ancak bu, bilimsel bir terim değildir. Duygusal Tüketimin Psikolojik Temeli İlişkiler, karşılıklı duygu alışverişine dayanır. Ancak bu alışveriş tek taraflı hale geldiğinde, bir taraf sürekli verirken diğeri sadece almaya başladığında duygusal tükenme yaşanabilir. Bu tür dinamikler genellikle şu durumlarda ortaya çıkar: Aşırı onay arayışı: Bir taraf sürekli takdir veya ilgi bekliyorsa, karşısındaki kişi tükenmiş hissedebilir. Sürekli şikâyet döngüsü: Her konuşmanın negatif bir tona sahip olması, karşı tarafın enerjisini düşürür. Empati sömürüsü: Kimi insanlar, empatik bireylerin yardım etme isteğini farkında olmadan kötüye kullanabilir. Bu davranışlar genellikle bilinçsizce gerçekleşir; kişi kötü niyetli değildir. Fakat duygusal sınırların zayıf olması, bu ilişkilerin yıpratıcı hale gelmesine neden olur. Farkında Olmadan Tükenenler: “Duygusal Yorgunluk” Belirtileri Duygusal olarak tüketici ilişkilerde yer alan kişiler, genellikle şu belirtileri yaşar: Görüşmeden sonra açıklanamayan bir bitkinlik hissi Sürekli suçluluk veya yetersizlik duygusu Karşısındaki kişinin duygusal durumuna aşırı duyarlılık Kendi ihtiyaçlarını dile getirmekte zorlanma Bu belirtiler, yalnızca bireysel ilişkilerde değil; iş yerinde, arkadaş çevresinde hatta aile ilişkilerinde bile ortaya çıkabilir. Duygusal Sınır Koymak: Tükenmeden Var Olabilmek Duygusal olarak tüketen ilişkilerden tamamen kaçınmak mümkün değildir, ancak sağlıklı sınırlar koymak mümkündür. Bunun için: Kendi sınırlarını tanı: Ne zaman “artık yoruldum” dediğini fark et. Sürekli kurtarıcı rolüne girme: Her soruna çözüm bulmak zorunda değilsin. İletişimi yeniden çerçevele: Karşındaki kişiye doğrudan nasıl hissettiğini söylemek, ilişkide denge kurabilir. Kendine zaman ayır: Tükenen biri, kendisi de dahil olmak üzere kimseye fayda sağlayamaz. Enerji Vampiri Değil, Duygusal Dengesizlik Enerji vampiri kavramı, popüler kültürde kullanılsa da aslında duygusal ihtiyaçların ve sınırların dengesizliğini anlatan bir metafordur. Bu ilişkilerde suçlu aramak yerine, dengeyi yeniden kurmak en sağlıklı yoldur. Yunus ÖZTÜRK Psikolog

  • Ergenlerde Bağlanma ve Zorbalık

    Ergenlik dönemi; kimlik oluşumu, sosyal ilişkiler ve bağımsızlık arayışının yoğunlaştığı, duyguların hızla değiştiği özel bir gelişim evresidir. Bu dönemde gençlerin akran ilişkileri, psikolojik iyi oluşun en güçlü belirleyicilerinden biri haline gelir. Akran zorbalığı  ise tam bu noktada devreye girer ve ergenin ruh sağlığını derinden etkileyebilir. Peki bağlanma stilleri  zorbalıkla nasıl ilişkilidir? Bir ergenin çocukluk döneminde ebeveyniyle geliştirdiği bağlanma örüntüsü, akran ilişkilerini ve zorbalığa maruz kalma ya da zorbalık yapma davranışını doğrudan etkileyebilir. Bağlanma Stilleri ve Zorbalık İlişkisi Bağlanma stilleri, ergenin kendisi ve başkaları hakkında geliştirdiği temel inançları şekillendirir. Güvenli Bağlanma -Kendine güvenir, ilişkilerde esnek davranır. -Zorbalığa daha az karışır. -Zorbalığa maruz kaldığında yardım istemeye daha açıktır. Kaygılı Bağlanma -Terk edilme korkusu yüksektir. -Aşırı onay ihtiyacı duyar. -Zorbalığa hedef olabilir veya dikkat çekmek için  zorbalık yapabilir. Kaçınmacı Bağlanma -Yakın ilişkilerden kaçar, duygularını gizler. -Gücü ve kontrolü  ilişkilerde savunma olarak kullanabilir. -Daha fazla zorbalık eğilimi gösterir. Zorbalık Yapan Ergenin Psikolojik Dinamiği Nasıldır? Güç ve üstünlük kurma ihtiyacı duyar. Empati eksikliği vardır. Evde cezalandırıcı veya umursamaz ebeveyn tutumu olma ihtimali yüksektir. Düşük öz değer, bunu saklama çabası mevcuttur. Yani zorbalık, çoğu zaman içsel acının dışa vurma biçimidir. Güçlü görünen zorba aslında en kırılgan olandır. Zorbalığa Maruz Kalan Ergenin İç Dünyası Nasıldır? Sürekli eleştirilme korkusu görülür. Kendini değersiz görme eğilimi yüksektir. Sosyal ortamlardan kaçınma vardır. Daha fazla yalnızlaşma meydana gelir. Depresyon ve kaygı riskinin artması olasıdır. Bağlanma sorunları olan gençler, zorbalığın geldiğini fark etse bile yardım istemekte zorlanabilir. Ebeveynler ve Uzmanlar Ne Yapabilir? Bağlanma örüntüsü değiştirilebilir. Güvenli ilişki her yaşta inşa edilebilir. Evde: Duyguları küçümsemeden dinlemek “Sen yanlış hissediyorsun” değil → “Seni anlıyorum” demek Suçlamadan iletişim kurmak Gençlerin mahremiyet ve bağımsızlık ihtiyacına saygı göstermek Okulda: Zorbalık şikayetlerini ciddiye alan sistemin olması Güvenli sosyal ortamlar oluşturmak Rehberlik ve psikolojik destek sağlamak Psikolog ile: Bağlanma temelli müdahaleler gerekir. Duygu düzenleme becerileri gelişimi gerekir. Sosyal beceri geliştirme programları uygulanmalıdır. Kendilik algısını güçlendirmek çok önemlidir. Genç; değer gördüğünü , duyulduğunu  ve güvende olduğunu  hissettiğinde değişim başlar. Ne Zaman Bir Uzmandan Destek Alınmalı? Okula gitmek istememe durumu görülüyorsa Aşırı içe kapanma söz konusuysa Kendine zarar verme düşünceleri görülüyorsa Aşırı öfke patlamaları varsa Uyku, iştah, dikkat sorunları başlamışsa İzmir Karşıyaka'da Ergen Psikoloğu veya Online Psikolog Bizler; ergenlik döneminde yaşanan duygusal dalgalanmalar, akran zorbalığı, sosyal kaygı, sınav stresi, aile içi çatışmalar, kimlik gelişimi dikkat ve motivasyon sorunları dijital bağımlılık özgüven problemleri ve duygu düzenleme güçlükleri konusunda ergenlere bilimsel temelli psikolojik destek sunuyoruz. Her gencin bireysel ihtiyaçlarına uygun güvenli destekleyici ve yargısız bir ortam sağlayarak; onların duygularını anlamalarına, sosyal ilişkilerini geliştirmelerine, içsel güçlerini fark etmelerine ve yaşamda karşılaştıkları zorluklarla daha sağlıklı başa çıkmalarına yardımcı olabilmek için titiz çalışmalar yürütüyoruz. Bağlanma ve zorbalık birbirini karşılıklı olarak besleyen iki güçlü faktördür. Ancak doğru müdahalelerle hem bağlanma güvenli hale getirilebilir hem de zorbalığın olumsuz etkileri büyük ölçüde azaltılabilir. Gençlerin mental sağlığı için atılan her adım, geleceğe yapılan en güçlü yatırımdır.

bottom of page