top of page

Arama Sonuçları

Boş arama ile 256 sonuç bulundu

  • Zeynep Selvili Çarmıklı'nın Pembe Fili Düşünme Kitabı

    Zeynep Selvili Çarmıklı , psikoloji ve kişisel gelişim konularında uzmanlaşmış bir yazar ve Psikolog' tur. Psikolojik süreçler, bilinçaltı, düşünce yönetimi ve pozitif psikoloji gibi alanlarda çalışmalar sürdürmektedir. Ayrıca, bireylerin daha sağlıklı bir zihin yapısına kavuşmalarını sağlayacak çeşitli yöntem ve stratejiler üzerine çalışmalar yapmaktadır. Yazar, aynı zamanda eğitmenlik ve danışmanlık yaparak bireylerin düşünce yapılarını dönüştürmelerine yardımcı olmayı hedeflemiştir. Kitapları ve yazıları, kişisel farkındalık ve zihinsel sağlık konularında rehberlik ederken aynı zamanda psikolojik teorileri günlük yaşama uygulamayı hedefler. Bu yaklaşımıyla, okuyucularına hem teorik hem de pratik düzeyde önemli katkılar sağlamaktadır. Pembe Fili Düşünme Kitap Özeti Pembe Fili Düşünme, temel olarak insanların zihinlerindeki olumsuz düşüncelerle nasıl başa çıkabileceğini ve bu düşüncelerin nasıl yönetilebileceğini anlatan bir kitaptır. Kitap, insanların düşüncelerinin ve bilinçaltının hayatları üzerinde nasıl büyük bir etkisi olduğunu vurgular. Zeynep Sevimli Çarmıklı kitabında, insanların düşüncelerini sadece bilinçli olarak değil bilinçaltında da şekillendirebildiklerini öne sürer. Kitabın adı, "Pembe fili düşünme" ifadesiyle tanınan psikolojik bir olguyu anlatır. Bu ifade, beynimize yasaklanan bir düşünceyi düşündürmenin zorluklarını açıklamak için kullanılır. Örneğin, "Pembe fili düşünme" dediğinizde istemeseniz de zihninizde pembe bir fil canlanacaktır. Bunu bastırmaya çalıştıkça o düşüncenin daha fazla ortaya çıkması durumunu anlatan bir örnektir. Pembe Fili Düşünme , yazarın ifadesiyle “kişisel gelişim” değil, bir kişisel kabul  kitabıdır. Beş bölümden oluşan kitap okuyucuya nasihatler verip “her şeyi başarabilirsin” demek yerine yazarın kendi kabulleniş sürecini, deneyimlerini ve konuya dair örnekleri sunarak bir yolculuğa çıkarır. Yazar, üniversite ikinci sınıfta ilk panik atağını yaşar. O anı o kadar yoğun hisseder ki kalp krizi geçirdiğini zanneder. Hastaneye ulaştığında ise bunun bir panik atak  olduğunu öğrenir. Yaşadığı bu korku, onu tekrar aynı durumu yaşamamak için eve kapanmaya ve kendisini her şeyden soyutlamaya iter. Tek bir düşünce zihnini kemirir: “Ya tekrar panik atak geçirirsem?” Bu korkuyla okulunu bırakma noktasına gelir. Ancak duygularını bastırmanın çözüm olmadığını, onlarla yüzleşmesi gerektiğini anlar. İlk bölümde yazar; kaçmaya çalıştığımız acı, üzüntü ve mutsuzluklarımızla yüzleşmemiz  gerektiğini vurgular. İkinci bölümde ise hayatımız boyunca kendimize ya da başkaları tarafından yüklenen etiketler  (güzel, çirkin, başarılı, aptal, korkak...) ele alınır. Yazar, bir seminerde yaşadığı örneklerle bu etiketlerin üzerimizdeki etkilerini açıklarken okura kitabı bir kenara bırakıp bazı deneyler yapmasını  önerir. Burada mükemmel olmadığımızı ve ne kadar çabalarsak çabalayalım mükemmel olamayacağımızı kabul etmenin önemini anlatır. Beğenmediğimiz yönlerimizle barışmak, kendimizi sevmek  ve her halimizle kucaklaşmak gerektiğini söyler. Kitapta özellikle vurgulanan bir diğer konu ise öz şefkat tir. Zorlu dönemlerden geçerken kendimize karşı anlayışlı olmamız, başkalarına gösterdiğimiz şefkati kendimize de göstermemiz gerektiğini hatırlatır. Çoğu zaman başkalarına karşı hoşgörülü ve anlayışlı davranırken kendimize geldiğimizde acımasız olma eğilimimiz olduğu gerçeğine dikkat çeker. Bu kitap; kendimizle yüzleşmemizi, iç sesimizi duymamızı  ve hayatın hem olumlu hem de olumsuz yönlerini kabul etmemizi sağlayacak bir rehber olabilir. Kitabın ilgi çekici ismi bir yana, içeriğiyle de okunmaya değer bir eserdir. Kitabın Ana Temaları Bilinçaltı ve Düşüncelerimizin Gücü : Yazar, bilinçaltının düşündüğümüzden çok daha etkili olduğunu ve düşüncelerimizi olumlu yönde değiştirmenin gücüne sahip olduğumuzu anlatır. İnsanlar genellikle olumsuz düşünceleri bastırmaya çalışırken bu olumsuz düşüncelerin daha da güçlendiğini belirtir. Zihinsel Egzersizler ve Uygulamalar : Çarmıklı, zihinsel farkındalığı artırmaya yönelik egzersizler önerir. Özellikle farkındalık gibi yöntemlerle kişinin, duygularına ve düşüncelerine daha fazla hakim olabileceği anlatılır. Düşünce Bastırmanın Zararları : Kitap, insanın zorlayıcı ve baskıcı düşünceleri reddetmek yerine onları anlaması ve onlarla barışması gerektiğini savunur. Düşünceyi kabul etme onu dönüştürme yolunda atılacak ilk adımdır. Pozitif Düşüncenin Rolü : Olumlu düşüncelerin gücünü keşfetmek, kişi için sağlıklı bir zihinsel gelişim sağlar. Ancak pozitif düşünmenin gerçekçi ve sürdürülebilir olması gerektiği vurgulanır. Psikolojik Yorum Pembe Fili Düşünme  kitabı, psikolojiye dayalı bir yaklaşımla, bireylerin içsel dünyalarını keşfetmelerini ve bu dünyada yapacakları değişikliklerle yaşamlarını dönüştürmelerini hedefler. Psikolojik olarak, bu kitap; insanın zihinsel süreçlerini anlaması ve yönetmesi konusunda önemli adımlar atmayı sağlar. İnsanlar çoğunlukla olumsuz düşüncelerle yaşamaya alışırlar ancak bu düşüncelerin üzerlerinde kontrol kurması gerektiği mesajı, okuyucuya zihinsel gücünü kullanarak hayatını değiştirebileceğini hatırlatır. Kitap, aynı zamanda bilişsel davranışçı terapi  (BDT) ve pozitif psikoloji  ilkelerinden de yararlanarak, düşünce-duygu hali ilişkisini araştırır. BDT'nin temel ilkelerinden biri, olumsuz düşüncelerin duygu durumumuzu doğrudan etkilediğidir. Çarmıklı, bu düşüncelerin nasıl kontrol edilebileceği ve yönetilebileceği üzerine çeşitli yöntemler sunar. Kitap Hakkında Genel Yorum ''Pembe fili düşünmemem lazım. Tamam, gri bir balina düşüneyim. Pembe fili düşünme. Balinalar su püskürtür müydü? Pembe fili düşünme. Geçenlerde aldığım kitabı düşünsem? Pembe fili düşünme. Acaba kaç kere düşündüm?" Yazar bu paradoksal düşünce deneyiyle, kaçınmaya çalıştığımız şeylerin zihnimizde nasıl daha da büyüdüğünü  anlatıyor. “Düşünme” dediğimiz her şey aslında zihnimizde yer buluyor. Bu da kaçmaya çalıştığımız duyguların ya da sorunların aslında daha fazla üzerimize geldiğini gösteriyor. Sağlık ve huzurla okumanız dileğiyle. Yazar: Zeynep Selvili Çarmıklı Sayfa Sayısı: 208 Yayınevi: İnkılap Kitabevi

  • Maud Ankaoua'nın Bugün Kalan Hayatımın İlk Günü Kitabına Genel Bakış

    Maud Ankaoua - Bugün Kalan Hayatımın İlk Günü Kitap Analizi Maud Ankaoua Kimdir?  Maud Ankaoua, Fransız yazar, kişisel gelişim uzmanı ve motivasyon konuşmacısıdır. Kitapları, bireylerin hayatlarını dönüştürmelerine yardımcı olmak amacıyla yazılmıştır. Yazar, kendi yaşamında zorluklarla karşılaştığı dönemde, kişisel gelişim ve içsel güç kavramlarını derinlemesine keşfetmiştir. Özellikle Bugün Kalan Hayatımın İlk Günü  adlı eseri, insanlara hayatlarını yeniden şekillendirme ve anlam arayışında rehberlik etmek amacıyla yazılmıştır.    Ankaoua, hayatını değişim ve dönüşüm sürecinde içsel dengeyi bulmak üzerine kurmuştur. Yazar, çok farklı kültürlerde ve toplumlarda yaşamış, bu deneyimler onun insan ruhu ve psikolojisi hakkındaki bilgisini derinleştirmiştir. Kitaplarında okuyuculara cesaret, direnç ve içsel gücü keşfetmeleri için ilham vermeyi hedefler. Maud Ankaoua, hayatın anlamını bulma sürecinin kişisel bir yolculuk olduğunu savunur ve bu yolculukta karşılaşılan engelleri aşma gücünü her bireyin içinde bulabileceğini vurgular.    Kitap Analizi: Bugün Kalan Hayatımın İlk Günü  Maud Ankaoua'nın Bugün Kalan Hayatımın İlk Günü eseri, hayatındaki zorlayıcı dönüm noktalarından sonra bir kadının yeniden kendini bulma yolculuğunu anlatan ilham verici, kişisel gelişimin kurgulanarak sunulduğu bir romandır. Ana karakter olan Maelle, her şeyi kontrol altında tutmaya çalışan, kendine zaman ayırmayı, mutluluğu unutan ve sürekli iş ve ev arasında mekik dokuyan bir kadındır. Maelle, yaşamının anlamını ve yönünü kaybetmişken, birgün yakın arkadaşı olan Romane’in bir isteği doğrultusunda seyahate çıkması gerekir. Romane kanser hastası olduğunu ve onu iyileştirecek olan ilacın Nepal’de olduğunu ancak kendisinin tedavisi devam ettiği için gidemediğini söyleyerek Maelle’den o ilacı kendisine getirmesini ister. Bu seyahat Maelle için oldukça zordur çünkü işlerini bırakmayı hiç istemez fakat arkadaşını yüzüstü bırakmak istemez ve sağlığı için yapmak durumunda kalır.      Bu yolculuk, kendi yaşamından çok farklı bir ülkede, farklı yaşam koşullarına sahip insanlar arasında, beklenmedik olayların meydana geldiği bir süreçtir. Kitap; Maelle’in kendini keşfetmesi, eski kalıplardan kurtulması ve geçmişin gölgesinden sıyrılarak yenilenmesi sürecini işler. Bu süreçte karşılaşılan zorluklar, korkular ve engeller, okuyucuya hayatın her anını değerli kılma konusunda dersler sunar.  Maelle, Nepal’in coğrafyasında sadece fiziksel değil, ruhsal engelleriyle de yüzleşir. Yolculuğu sırasında karşılaştığı insanlar, kültürler ve zorlu koşullar, ona hayata dair daha önce fark etmediği dersler sunar. Maelle, başkalarına yardım etmenin kendi iyileşme sürecinde nasıl bir katalizör olabileceğini anlamaya başlar.     Psikolojik Analiz Psikolojik açıdan ele alındığında, Bugün Kalan Hayatımın İlk Günü, pozitif psikoloji yaklaşımını merkeze alarak bireylerin içsel dönüşüm süreçlerini ele alıyor. Maelle’in yaşadığı travmalar ve karşılaştığı zorluklar, onu sadece kendisiyle yüzleşmeye değil, aynı zamanda hayatındaki derin anlam arayışını yeniden sorgulamaya itiyor. Bu süreç, bireylerin kendi değerlerini, güçlü yanlarını ve yaşamlarındaki önceliklerini keşfetmesine yönelik bir yolculuğu simgeliyor. Maelle, yolculukta karşılaştığı kişiler ve yaşadığı deneyimler sayesinde olumsuz düşünce kalıplarını sorgularken, okuyucuyu da kendi içsel eleştirilerini gözden geçirmeye ve hayata daha farklı bir bakış açısından bakmaya teşvik ediyor. Kitap, Maelle'in yaşamında karşılaştığı zorlukların aslında birer büyüme fırsatı sunduğunu ve her engelin yeni bir farkındalık kapısı aralayabileceğini güçlü bir şekilde vurguluyor. Maelle’in Nepal’deki yolculuğu, sadece fiziksel bir keşif değil, aynı zamanda kendi korkularını, inançlarını ve yaşamına dair otomatikleşmiş düşüncelerini dönüştürdüğü bir içsel yolculuk olarak öne çıkıyor. Kitap, bireyin geçmişten gelen yükleri bırakıp "an"da yaşamayı öğrenerek huzura ulaşabileceğini hatırlatıyor. Bu kitap, modern yaşamın getirdiği stres, tükenmişlik ve kaygı gibi yaygın sorunlara karşı güçlü bir mesaj taşıyor. Terapi süreçlerinde sıkça kullanılan mindfulness temelli stres azaltma, kendine şefkat geliştirme ve duygusal düzenleme yöntemleri, kitapta kurgu aracılığıyla okuyucuya sunuluyor. Maelle, hayatına farklı bir denge kazandırmayı öğrenirken, okuyucu da kendisine şu soruları yöneltebilir: “Hayatıma daha fazla anlam katmak için neleri değiştirebilirim? Hangi korkularım bana engel oluyor ve nasıl aşabilirim?” Ayrıca, Maelle’in arkadaşlık ve yardımseverlik gibi değerler üzerinden deneyimlediği duygusal bağlar, bireylerin sosyal destek sistemlerinin önemini bir kez daha gözler önüne seriyor. Kitap, dayanışma ve paylaşımın iyileştirici gücünü, kişisel mutluluğun bireysel değil kolektif bir deneyimle zenginleştiğini ortaya koyuyor. Duygusal bağ kurmanın, kendine şefkat göstermenin ve içsel bir denge yaratmanın önemini vurgulayan bu anlatım, okuyucuyu hem içsel hem de dışsal bir denge arayışına yönlendiriyor. Kendini kabul etme, değişimi kucaklama ve hayatın sunduğu küçük anların değerini fark etme üzerine derin mesajlar içeren eser, sadece bir hikâye değil; okuyucunun kendi hayatında dönüşüm başlatmasını sağlayacak bir yol gösterici niteliği taşıyor. “Modern dünyamızın en büyük sorunu: sonuç! Bir amaç belirlemek gerekli olsa da bütün dikkatimizi amacımıza verdiğimizde yolculuğu unutuyoruz. Amaca ulaşma takıntımız başarısızlık korkumuzu doğuruyor. Belirsizlikten, o kaçınılmaz ana kadar acı çekiyoruz: Ya amacımıza ulaşıyor ve hemen yeni bir amaç daha belirleyip yeniden acı çekmeye başlıyoruz ya da amacımıza ulaşamıyor ve değersiz olduğumuzu düşünüp acı içinde kahroluyoruz. Sonuçta amaç bir travmaya dönüşüyor. Sonuç bir durumdur, iki yolculuk arasındaki küçücük bir andır.”     Yazar: Maud Ankaoua  Çeviren: Gülşah Ercenk  Sayfa Sayısı: 287  Yayınevi: Yan Pasaj Yayınevi  Dokuz Eylül Üniversitesi Psikoloji Bölümü Öğrencisi Ceren GÖLE

  • Zihnimizdeki Diktatör: Kendimize Dayattığımız Kuralların Kaynağı ve Çözüm Yolları

    Zihnimizdeki Diktatör: Kendimize Dayattığımız Kuralların Kaynağı ve Çözüm Yolları Hepimizin içinde konuşan bir ses vardır; kimi zaman susturamadığımız, kimi zaman ise bizi rahatlatan ve motive eden bir ses. Bu ses, zihnimizde adeta bir “diktatör” gibidir. Yargılar, eleştirir, kurallar koyar ve bizi mükemmel olmaya zorlar. Peki, bu sesin kökeni nedir, neden güçlü? Neden ona kulak vererek kendimize bu kadar katı kurallar koyarız?     Mükemmeliyetçilik: Kusursuzluğun Peşinde Koşmak   Mükemmeliyetçilik, başlangıçta eksiksiz, kusursuz ve başarılı bir sonuçla ilişkilendirilse de her zaman sanıldığı kadar olumlu bir durum değildir. Zamanla kişilere zarar verebilecek bir hale gelebilir. Hata yapma, işleri istendiği gibi yapamama ya da yapılan işten memnun kalmama korkuları ağır bastığında, bireyler sürekli bir kaygıyla işlerini tamamlamaya çalışır. Bu durum, kişileri tükenmişlik sendromuna kadar sürükleyebilir.   Peki, mükemmeliyetçilik nerden geliyor? Araştırmalar, bu kişilik özelliğinin genellikle çocukluk döneminde şekillendiğini gösteriyor. Hata yapmasına izin verilmeyen, hata yaptığında büyük tepkilerle karşılaşan çocuklar, ebeveynlerinin ve çevrenin “kusursuz olmalısın” mesajını erken yaşta içselleştirerek büyürler. Bu da hata yapmayı büyük bir zayıflık ve kusur olarak algılamalarına neden olur. Üstelik bu durum sadece başkalarıyla ilişkilerde değil, zamanla kişinin kendiyle olan ilişkilerinde de sorun yaratır. Yaptığı hiçbir şeyden tatmin olamayan birey, sürekli “yetersizlik” hissiyle mücadele ederek kendine karşı da acımasız bir eleştirmen haline gelir. İşte zihnimizde bize kurallar koyan bu diktatörlerden biri “mükemmeliyetçilik”tir.  İçsel Eleştirmen: Sizi Sabote Eden Ses  Hepimizin zihninde kendisiyle ilgili düşünceleri ve yargılayıcı tutumları elbette vardır. Bu düşünceler bazen motive eden bazen de öz güven zedeleyecek acımasız düşünceler olabilir ve genelde acımasız olan düşünceler zihnimizi en çok meşgul eden, odaklandığımız düşünceler olur.   Yine her şeyi berbat ettim. Beceriksizim!  Son güne bırakmak zorunda mıydın? Tembelsin işte!  Bu iş benim için fazla, beceremem.  Konuşmamın bir anlamı yok, beni kimse ciddiye almaz.  Bu halde insan içine çıkarsam kesin yargılanırım!  Keşke onun kadar yetenekli olabilsem. Ben asla başaramam.    Bazı cümleler tanıdık geldi mi? Bu sesler en küçük hatada veya hedeflediğimiz şeylere ulaşamadığımızda zihnimizde bizi suçlayan mekanizmalar olarak çalışır. Bir süre sonra da kendimize dikte ettiğimiz bu düşünceler otomatikleşir. En çok da konu kendimiz olduğunda böyle hissederiz. Başkaları hakkında bu kadar yargılayıcı olmaz, onlara karşı daha nazik bile olabiliriz; ancak bu düşüncelerin beraberinde gelen duygular bize karşı o kadar nazik olmayabilir. Üzgünlük, mutsuzluk, yalnızlık, kaygı, utanç gibi duygular hissedilebilir. En başta bu düşüncelerin bizi neden ele geçirdiğini anlamak, onlar baş edebilmek için ilk adımdır.  Araştırmalar yetiştirilme tarzı ve çevrenin etkisinin yanında kişinin kendi deneyimleri ve travmalarının da bu düşünceleri şekillendirebileceğini söylüyor. Yüksek beklenti ve eleştirel tarzda büyütülüp az takdir gören çocuklar böyle inançlara tutunmaya daha eğilimlidir. Aynı zamanda tekrar tekrar yaşanılan kişisel başarısızlık, duygusal istismar, sürekli olumsuz geri bildirimlere maruz kalmak gibi kişisel deneyimler de bu otomatik düşünceleri beslemektedir. İşte, bu düşünceleri yargılayıcı bir şekilde dikte etmek yerine merak, nezaket ve açıklıkla karşılayabildiğimizde psikolojik esneklik kazanmış oluruz. Psikolojik esneklik; rahatsızlık verici duygularımıza şefkatle bakabilmek, içsel acılarımıza nezaketle yaklaşabilmek, acı duyduğumuz olaylara merakla ve açıklıkla dönebilmektir. “Yine her şeyi berbat ettim. Beceriksizim!” yerine “Şu anda bu durumu düzeltmek için neler yapabilirim?” gibi esnek bir bakış açısı kazanmak daha iyi hissettirmez mi?   Toplum Baskısı ve Normları  Büyürken elbette çevremize göre de şekilleniyor ve oranın kültürüne, normlarına göre hareket ediyoruz. Böyle bir durumda da kendimize dayattığımız kurallar, yaşadığımız çevreye göre “normal” davranışlar üzerinden şekilleniyor. Üstelik gelişen teknolojinin sunduğu imkanlarla bir fotoğraf veya bir düşünce paylaştığımızda yüzlerce kişiye ulaşması sadece çevreyle sınırlı kalmadığının da göstergesidir. Ulaşılabilirlik arttıkça beğenilme, yargılanmama, takdir edilme arzusu doğru orantılı bir şekilde artıyor. Bu baskı bilinçli veya bilinçsiz bir şekilde davranışlarımıza yansıyarak kendi kural ve sınırlarımızı belirliyor. Aile yapısı, toplumun normları, eğitim sistemi ve sosyal çevremiz, bizdeki "doğru" ve "yanlış" algılarını inşa eder. Toplumdan aldığımız mesajlarla şekillenen bu kurallar, genellikle dışsal baskılarla içselleştirilir. Yani, aslında kendimize ait sandığımız bu düşünceler ve kurallar, çoğu zaman toplumun değerlerinden ve beklentilerinden besleniyor olabilir. Bu durum, içsel sesimizin dışarıdan gelen etkilerle ne kadar şekillendiğini ve zamanla kendi düşüncelerimiz olarak kabul ettiğimizi gösterir.   Toplumun algısını tamamen kendimize göre değiştiremeyebiliriz, ancak bu etkiyi azaltmak bizim elimizdedir. Kendi sınırlarımızı ve değerlerimizi bilmek, kendimize ait kurallar koyarken daha “bana ait” diyebileceğimiz bir yol izlemenin anahtarıdır. Öz şefkat ve farkındalıkla kendi değerlerimizi belirlemek, toplumun bize dikte ettiği kuralları farkında olmadan kabul etmenin yerine, daha bilinçli bir şekilde kendi sınırlarımızı belirleyip davranışlarımızı şekillendirmemize olanak tanır. Bu süreç, kendi kimliğimizi ve içsel doğrularımızı keşfetmeye yönelik bir yolculuk sunar.    İçimizdeki diktatör, her zaman bizi mutlu eden, hatasız ve kusursuz bir düşünce akışı oluşturmaz ancak, aslında bizi koruyan, sınırlarımızı belirlememize yardımcı olan ve zorluklarla baş etme becerilerimizi geliştiren bir rehber olabilir. Bu içsel sesin, bize yargılayıcı ve acımasız bir şekilde yaklaşmak yerine, öz şefkatle ve farkındalıkla kendimizi daha iyi anlamamıza hizmet etmesini sağlamak mümkündür. Kendi değerlerimize uygun, dengeli bir yaklaşım benimseyerek, bu diktatörü daha bilinçli bir şekilde şekillendirip hayatımıza daha sağlıklı, tatmin edici bir yön verebilmesini sağlayabiliriz.  Ceren GÖLE Dokuz Eylül Üniversitesi Psikoloji Öğrencisi

  • Panik Atak: Nedir, Belirtileri, Nedenleri ve Destek Yöntemleri

    Panik atak nedir? Panik atak belirtileri nelerdir? Panik Atak ve Psikolojik Sağlık Panik atak, aniden gelişen yoğun korku ve kaygı ile kendini gösterebilen bir durumdur. Bu ataklar, kişinin kendisini ölümle veya büyük bir felaketle karşı karşıya hissetmesine neden olabilir. Panik ataklar, genellikle birkaç dakika içinde zirveye ulaşır ve ardından yavaşça geçer. Ancak ataklar arasındaki süre kısaldıkça kişinin yaşam kalitesi ciddi şekilde etkilenebilir. Panik atak, destek alınmadığı takdirde panik bozukluğa dönüşebilir ve bireyin psikolojik sağlığını daha da zorlaştırabilir. Panik Atak Nedir? Panik atak, aniden başlayan kişiyi yoğun korku ve kaygı içinde bırakan bir psikolojik durumdur. Bu ataklar genellikle beklenmedik bir şekilde başlar ve birkaç dakika içinde en yüksek seviyeye ulaşır. Panik atak, sadece psikolojik değil aynı zamanda fizyolojik belirtilere de yol açabilir. Bu yüzden kişiler çoğu zaman bu durumu ciddi bir sağlık problemiyle karıştırabilirler ve durumdayken kaygı seviyeleri daha da artabilir. Panik ataklar kişinin sosyal yaşamını, iş hayatını ve aile ilişkilerini olumsuz etkileyebilir. Panik Atak Belirtileri Panik atak, hem fiziksel hem de psikolojik belirtilerle kendini gösterir. Bu belirtiler genellikle atak anında hızla artar ve kişi üzerinde büyük bir baskı oluşturur. Panik atak yaşayan biri vücudunun verdiği tepkiler nedeniyle kendisini kontrol edemez ve bazen bu belirtiler gerçekten hayati bir durumu işaret ediyormuş gibi hissedebilir. Fiziksel Belirtiler Kalp Çarpıntısı veya Hızlı Kalp Atışı:  Panik atak sırasında kalp hızı hızlanabilir ve bu da bireyi ciddi bir kalp problemi yaşadığı hissine sevk edebilir. Nefes Darlığı veya Boğulma Hissi:  Kişi yeterince hava alamıyormuş gibi hissedebilir ve onun için derin nefes almak zorlaşabilir. Terleme:  Aniden aşırı terleme başlayabilir ve bu durum genellikle panik atakların en yaygın fiziksel belirtilerindendir. Titreme veya Kasılmalar:  Kişinin vücudu titremeye başlayabilir ve kaslar kasılabilir. Göğüs Ağrısı:  Göğüs bölgesinde ağrı veya baskı hissi olabilir ve bu durum da panik atak yaşayan kişiyi kalp krizi geçirdiği konusunda yanıltabilir. Baş Dönmesi veya Bayılma Hissi:  Panik atak, baş dönmesine yol açabilir ve bazen kişi bayılacağını hissedebilir. Bulantı veya Mide Rahatsızlıkları:  Karın bölgesinde rahatsızlık, mide bulantısı veya hazımsızlık görülebilir. Sıcak veya Soğuk Basması:  Aniden sıcak veya soğuk hissiyatları yaşanabilir. Bu durum terleme ile birleşerek daha fazla rahatsızlık yaratabilir. Psikolojik Belirtiler: Kontrol Kaybı Hissi:  Panik atak sırasında birey, kendisini kaybedecekmiş gibi hissedebilir ve bu korku da atak sırasında kişiyi daha da stresli hale getirebilir. Ölüm Korkusu:  Panik ataklar sıklıkla ölüm korkusuyla ilişkilidir; kişi ölümle karşı karşıya olduğunu düşünebilir. Gerçeklikten Kopma (Derealizasyon veya Depersonalizasyon):  Birey, çevresindeki dünyayı ya da kendisini gerçek dışı veya uzakmış gibi hissedebilir. Bu durum ise bir tür ruhsal ayrılma gibi hissedilebilir. Anksiyete ve Korku:  Sürekli kaygı, depresyon veya endişe duyguları, panik atakların psikolojik belirtilerinden olabilir. Bu durum, kişiyi sosyal yaşamdan izole edebilir ve günlük aktivitelerini zorlaştırabilir. Çaresizlik Hissi:  Birey, panik atak anında çaresiz ve kontrolsüz hissedebilir, bu durum da genel bir umutsuzluk hissine neden olabilir. Panik Atakların Psikolojik Etkileri Panik atakların psikolojik etkileri, üzerine gidilmediği takdirde çok uzun süre devam edebilir ve kişinin yaşamını derinden etkileyebilir. Panik ataklar, yalnızca geçici bir anksiyete durumu değil aynı zamanda uzun vadede psikolojik rahatsızlıklara yol açabilen bir durumdur. Psikolojik etkiler, kişinin kendine güvenini sarsabilir, depresyonu tetikleyebilir ve sosyal izolasyona neden olabilir. Kaygı Bozuklukları ve Depresyon: Panik ataklar, kişinin yaşam kalitesini ciddi şekilde bozabilir ve zamanla anksiyete bozukluklarına yol açabilir. Ayrıca sürekli olarak panik ataklardan korkmak depresyonun gelişmesine zemin hazırlayabilir. Sosyal İzolasyon: Panik atak yaşayan bir kişi, atakların tekrar etme korkusuyla topluluklardan kaçınabilir. Bu durum, sosyal hayattan kopmaya ve yalnızlaşmaya yol açabilir. Sosyal izolasyon, bireyin psikolojik sağlığını daha da kötüleştirebilir. Agorafobi (Açık Alan Korkusu): Panik ataklar bazı bireylerde agorafobiye (açık alan korkusu) yol açabilir. Bu durumda kişi kalabalık yerlere gitmekten veya evden çıkmaktan korkar. Bu durum kişinin sosyal çevresini daraltabilir ve yaşam kalitesini ciddi şekilde etkileyebilir. Panik Atak Nedenleri Panik atakların çeşitli biyolojik, psikolojik ve çevresel nedenleri olabilir. Genetik faktörler, beyindeki kimyasal değişiklikler ve stresli yaşam olayları panik atakların gelişmesinde önemli rol oynar. Genetik Yatkınlık: Ailede anksiyete bozukluğu ve panik atak öyküsü bulunan bireylerin bu durumu yaşama riski daha yüksek olabilmektedir. Genetik faktörler, kişilerin biyolojik olarak daha fazla stresle başa çıkma eğiliminde olmalarına yol açabilir. Biyolojik ve Kimyasal Dengesizlikler: Panik atakların biyolojik kökenleri, beyindeki kimyasal dengesizliklerle ilişkili olabilmektedir. Özellikle serotonin ve GABA gibi nörotransmitterlerin düzensizliği, panik atakların gelişmesine neden olabilir. Beynin "tehdit algılama" bölgesi olan amigdala da bu durumla ilgilidir. Psikolojik Faktörler: Travmatik yaşam olayları, çocukluk döneminde yaşanan stresli durumlar ve olumsuz düşünce kalıpları panik atakların gelişiminde önemli bir rol oynayabilmektedir. Kişilik özellikleri de bazı bireylerin daha fazla kaygı duymasına yol açabilir. Çevresel Faktörler: Bireylerin çevresel stres faktörleri de panik atakları tetikleyebilir. Aile içindeki problemler, iş veya okul stresi, toplumsal baskılar ve önemli yaşam değişiklikleri panik atakları başlatabilir. Panik Atak Destek Yöntemleri Panik ataklar, profesyonel destekle çok daha yönetilebilen bir durumdur. Psikoterapi, bireylerin panik atakların kaynağını anlamalarına, korkularını doğru bir şekilde ele almalarına yardımcı olabilir. Yaşam tarzı değişiklikleri de panik atakları yönetmede önemli bir rol oynar; düzenli egzersiz, sağlıklı beslenme, yeterli uyku ve stres yönetimi bu durumu hafifletmek için etkili yöntemlerdir. Kişiye özel olarak oluşturulan bir plan ile panik atakların şiddeti azaltılabilir ve bireylerin günlük yaşam kaliteleri artabilir. Eğer panik ataklardan kaynaklanan zorluklar yaşıyorsanız, bir uzmandan profesyonel destek almanız faydalı olacaktır. İzmir Karşıyaka'da bir psikolog arıyorsanız veya online psikolog ihtiyacınız bulunuyorsa merkezimize davetlisiniz. Altuğ Psikoloji olarak bireye özgü planlamalar ile daha sağlıklı bir dünyaya adım atabilirsiniz. Ücretsiz 15 dakika ön görüşme imkanımızı değerlendirme için bize ulaşın. Sağlıkla kalın.

  • Sevgi Dolu Bir Öykü: Her Zaman Yanında Olacağım (Çocuk Kitabı)

    Her zaman yanında olacağım. Kitap Tanıtımı ve Yorumu:             Birinin yanında olma, birini yanında isteme doğuştan itibaren önemli bir ihtiyacımız. Her zaman bilmek isteriz: Yarın yanımızda kim olacak? Kimi burada, yanımızda görmeyi bekliyoruz? Yanımızda kalmasını istediğimiz kişileri bulduğumuza inandıktan sonra da cevabını bilmek istediğimiz yeni bir soru ortaya çıkar: Bugün çok sevdiğimiz, hep bizimle olmasını istediğimize karar verdiğimiz insanlar bizimle kalacaklar mı? Seçtiğimiz kişi için biz de hep birlikte kalmak istediği kişi olacak mıyız?               "Her Zaman Yanında Olacağım" bir panda ve bir farenin hikayesi. Kitap boyunca görseller takip edildiğinde. Maceradan maceraya atlayan iki karakteri görüyoruz. Fırtınalarda kalıyorlar, nehirler aşıyorlar, yeni yerler görüyorlar... Bazen de sakince uzanıp gökyüzünü izliyor ya da birlikte bir kitap okuyorlar. Tüm bunlar yaşanırken farenin bir ayrılık kaygısı taşıdığını görüyoruz. Panda ise tüm samimiyetiyle bütün bu kaygı dolu soruları cevaplıyor. Fare çeşitli koşullarda pandanın onunla olup olmayacağını soruyor, panda ise fareye onu güvenle dolduracak cevaplar veriyor. Her cevabında koşulların bu birlikteliği engelleyemeyeceğini vurguluyor. Tüm cevapların ana fikri: "Koşul bağımızı değiştirmez, biz ona ayak uydururuz." Fare de bu ana fikri fark ediyor ve bu kez daha zor olan "Ya gelemeyeceğin bir yere gidersem?" sorusunu soruyor. Bu noktada pandanın "üzülürüm" demek yerine üzüldüğünü ifade ediş biçimi üstünde durulması gereken bir husus. Üzüntünün nasıl ifade edilebileceğinin çok güzel bir örneği. Panda bu kez de fiziksel ayrılığın da ayrılık getirmeyeceğini bize anlatıyor. Yetişkinler olarak bile fark etmekte zorlansak da aslında birinin fiziken uzaklaşmış olması artık o kişinin hayatımıza hiçbir türlü dahil olmayacağı manasına gelmiyor. Panda da bunu, birlikte geçirdikleri zamanları her zaman hatırlayacağını söyleyerek belirtiyor ve fareyi her zaman içinde taşıyacağını söylüyor. Merak dolu ve kaygılı olduğunu düşündüğüm fareye verilebilecek en iç rahatlatıcı cevap bu olacaktı belki de. Pandadan öğrenmemiz gereken önemli bir husus da burada göze çarpıyor: bazı kişiler ve değerleri her an içimizde bir yerlerdedir, her gün, her zaman…               Kitap dümdüz bir arkadaşlık öyküsü olmaktan çok uzak. Devrik cümleleri ve şiirsel diliyle dikkat çekiyor. Ayrıca her biri özenle çalışılmış detaylar içeriyor. Bu görseller kitapta yazıyla anlatılmayan birçok noktayı barındırıyor.  Bu yönüyle metinsiz, görsellerden de yola çıkarak çocukla etkileşim kurulabilmesi açısından oldukça zengin.             Çocuklarla paylaşımlarda didaktik ve doğrudan anlatım yerine sanat ve estetiğin ön planda olduğu bu eserleri paylaşmak oldukça önemlidir. Estetiğin küçük yaşlardan itibaren gelişimi bakış açısını güçlendirir, hayata bakışın rengini değiştirir. Bakış açımızı doğru şekilde geliştirirsek hayat bize çok basit görünen şeylerin bile aslında bir sürü güzellik taşıdığını ve lütuflar barındırdığını gösterir. Bu kitap doğru yere, doğru şekilde bakabilmemize küçük yaşlarda yardımcı olma yönüyle güçlü bir eserdir.   Kitap İçin Çocuk ile Etkileşim Önerileri:             Kitap bir arkadaşlık öyküsü barındırsa da başka ikili ilişki dinamiklerine de benzer. Birçok ilişki için sevgi, fedakârlık ve affedicilik bu şekilde aktarılabilir. Bu göz önüne alındığında çocuğun ihtiyacına bağlı olarak çeşitli ilişki türlerinde yardım alınabilir: anne, baba, aile büyükleri, evcil hayvan gibi… Okuma yaparken paylaşım yaptığımız çocuğa ve şartlara göre çeşitlendirilerek veya güncellenerek şu sorular aktarılabilir: -        Fare, “Ya gelemeyeceğin bir yere gidersem?” sorusunu sorduğunda: Panda şu an ne hissediyor olabilir? Sen olsan ne cevap verirdin? Okuma sonunda: -        Her zaman yanımızda olmasını istediğimiz kişileri sayalım mı? (Bu noktada çocuğun değer verdiği kişiler hakkında sohbet gerçekleştirilebilir.) -        Birini sevdiğini nasıl gösterirsin? -        Bizim seni sevdiğimizi nasıl anlıyorsun? -        Sevdiğin kişinin ne zaman yanında olmasını istersin?             Bunun ardından “Peki panda ve fare sana kimi hatırlattı?” sorusuyla birlikte ilgili kişi veya kişilerin hep birlikte resmi çizilebilir. Seçtiği kişilerle çocuğun fotoğrafları çekilip odasında bunun için bir yer ayırılabilir.             Herkesin elini her uzattığında tutabileceği bir pandası olması dileğiyle... Panda ve farenin dostluğu   Yazan:  Christopher Cheng  Çeviren: Ali Berktay Resimleyen:  Stephen Michael Yayınevi: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları Okul Öncesi Öğretmeni Deniz Ergen

  • Müziğin Beyin Üzerindeki Etkileri: Nörobilim Perspektifinden Müzik Dinlemenin Beyindeki Değişikliklere Etkileri Nelerdir?

    Müziğin beyindeki etkisi nedir? Müzik, insan hayatında evrensel bir öneme sahiptir. Kimi zaman bir duyguyu ifade etmek kimi zaman toplumsal bir ritüeli desteklemek veya bireysel bir rahatlama aracı olarak kullanılan müzik, sadece bir sanat formu olmaktan öte beyin üzerinde derin ve karmaşık etkiler yaratır. Nörobilim, bu etkilerin mekanizmalarını anlamak için önemli bir araç olmaktadır. Beynin Müzik Dinlerken Aktivasyonu Müzik dinlemek, beyindeki birçok bölgeyi eş zamanlı olarak aktif hale getirir: Auditory (İşitsel) Korteks : Müzikle ilgili işitme algısı bu bölgede gerçekleşir. Müzik ritimleri, tonları, şiddeti ve melodileri bu korteks tarafından analiz edilir. Motor Korteks : Ritmik bir parça dinlerken beynin motor bölgeleri de aktive olur ve bu da müzikle dans etme veya vücut hareketleri yapma isteğini açıklar. Limbik Sistem : Beynin bu duygusal merkezinde müzik, özellikle amigdala ve hipokampüs bölgelerinde duygusal yanıtları tetikler. Bu nedenle müzik, çoğu zaman yoğun duygusal deneyimler yaratabilir. Prefrontal Korteks : Müzik; beyindeki karar alma, planlama ve bilişsel işlem bölgelerini de etkileyerek zihinsel berraklığa, zihni dinlendirmeye katkıda bulunabilir. Nörokimyasal Değişimler Müzik, beyin kimyasında çeşitli değişikliklere neden olmaktadır: Dopamin Salgılanması : Favori bir parçanızı dinlerken beyniniz ödül mekanizmasını tetikleyerek dopamin salgılar. Bu durum da keyif ve mutluluk hislerini artırır. Oksitosin Seviyesi : Müzik, sosyal bağları güçlendiren bir homondur hatta ona “kucaklaşma hormonu” da diyebiliriz. Müzik dinlemek ise oksitosin salınımını artırabilir. Kortizol Azalması : Stresli bir durumda sakinleştirici bir müzik dinlemek, kortizol seviyelerini düşürebilir ve stresin fizyolojik etkilerini hafifletebilir. Bilişsel Gelişim ve Müzik Araştırmalar, müzik dinlemenin ve yapmanın bilişsel gelişim üzerindeki etkilerini özellikle vurgulamaktadır: Dil Becerileri : Çocukluk döneminde müzikle ilgilenmek dil öğrenme ve sözlük becerilerini geliştirmektedir. Hafıza : Müzik, hipokampüs bölgesini aktive ederek hem öğrenmeyi etkiler hem de hafızayı güçlendirebilir. Odaklanma ve Konsantrasyon : Doğru türde müzik dinlemek (genellikle enstrümental) dikkat sürecini iyileştirebilir. Duygusal Yönetim ve Müzik Müzik, insanların duygularını ifade etmeleri ve düzenlemeleri için önemli bir araçtır. Hüzünlü bir müzik dinlemek bile bireylerin olumsuz duygularını işlemesine yardımcı olabilir. Bu durum, nörobilimsel olarak beynin prefrontal korteksinin öz düzenleme mekanizmalarını aktive etmesiyle açıklanır. Hüzünlü bir müzik dinlerken insanlar, duygusal deneyimlerini bilinçli bir şekilde tekrar düşünür ve bu süreç duygusal acıyı daha anlamlı bir hale getirebilir. Beynin limbik sistemi müzik aracılığıyla yoğun duygusal yanıtlar verirken prefrontal korteks bu duyguları şekillendirir ve kontrol eder. Örneğin, bir kayıp yaşamış bir kişi hüzünlü bir melodiyle bu duygusunu kabullenme ve işleme aşamasından geçebilir. Bu sürecin sonunda birey rahatlama hissi yaşar ve olumsuz duygularıyla başa çıkma yetisini geliştirebilir. Ayrıca müzik insanın mevcut ruh halini etkileyerek duygu düzenleme stratejilerini aktive eder. Neşeli bir müzik parçası negatif bir ruh halinden çıkış yolu sağlarken sakinleştirici melodiler yoğun kaygı hisseden bireylerin duygularını yatıştırabilir. Bu etki, farkındalık tabanlı terapilerde ve duygusal regülasyon çalışmalarında sıklıkla kullanılır. Müzik ve Nöroplastisite Müzik dinlemek ve özellikle bir enstrüman çalmak beynin nöroplastisite yeteneğini destekler. Nöroplastisite, beynin yeni bağlantılar oluşturup mevcut bağlantıları yeniden düzenleyebilme kapasitesidir. Bu özellikle yaşlı bireylerde bilişsel kaybı önlemek için kritik bir rol oynamaktadır. Bu yüzden her yaş aralığında bir müzik aleti öğrenmek veya çalmak sizin için sağlıklı bir yol olabilir. Müzik, sadece duyularımıza hitap eden bir sanat formu değil aynı zamanda beynimizin çalışma şekli üzerinde derin etkiler bırakan bir güçtür. Nörobilim, bu etkilerin mekanizmalarını daha iyi anlamamıza yardımcı olurken bireysel ve toplumsal sağlığı desteklemek için müzik terapilerinin önemini de vurgular. Müzik dinlemek, hayatımıza bir keyif katmakla kalmaz zihinsel ve duygusal sağlığımızın bir parçası olarak çok daha büyük bir rol oynar. Eğer henüz bir çalma listeniz yoksa, beyninize bir iyilik yapın ve favori şarkılarınızdan oluşan bir liste oluşturun! Sağlıkla ve Sanatla Kalın.

  • Müzisyenlik ve Obsesif Kompulsif Bozukluk (OKB) Arasındaki İlişki

    Psikolojik rahatsızlıklar bireyin sanat hayatını nasıl etkileyebilir? Sanat, gerçek hayatın bir yansımasıdır. Sanatçının psikolojik durumu; sanatını etkileyen en önemli faktörlerdendir. Ancak müzik eserleri için realitenin birebir kopyası olduğunu söylemek güçtür. Müziğin karmaşık yapısı, hem onu belirli bir kalıba oturtmayı zorlaştırmakta hem de diğer sanat dallarından farkını koymasını sağlamaktadır. Günümüzde müzisyen olmak ya da bir müzik kariyeri çizmek oldukça yoğun bir tempo içerir. Maddi anlamda ya da ileriye dönük hayat planları açısından insanı oldukça belirsizliğe sürükleyici olabilir. Sanatçıların yaratıcılığı ya da mükemmeliyetçiliği onlara bu belirsiz yolculukta eşlik eden yol arkadaşlarından birkaçıdır. Obsesif Kompulsif Bozukluk (OKB) Nedir ? Obsesif Kompulsif Bozukluk, kişiye sosyal, akademik gibi ortamlarda kişinin işlevselliğine karşı önemli derecede ket vuran ve zarar veren, kişinin sürekli tekrarlayıcı bir şekilde bunaltılı düşüncelere (obsesyon) ve bu düşüncelerden kaçmak için belirli davranışlar örüntülerine (kompulsiyon) sahip olduğu bir bozukluktur. İstem dışı, zorlayıcı, rahatsızlık yaratan imgelerle karakterizedir. Obsesyonlar, istemdışı, zorlayıcı, rahatsızlık yaratan ve engellemekte zorlanılan düşünceler, imgeler ve dürtüleri içerir. Düşüncelerin içeriği kişinin mantığı, iradesi, inanç ve ahlaki değerlerine yönelik olabilir. Bu tarz düşünceler, bastırılmakta zorlanılan ve zaman zaman kontrol dışına çıkabilen bir boyuta sahiptir. Kompulsiyonlar ise, obsesyonların etkisini azaltmak veya tamamen ortadan kaldırmak amacıyla gerçekleştirilen tekrarlayıcı davranışlar ya da zihinsel işlemlerdir. Örneğin, sıkça karşılaşılan kompulsiyonlar arasında el yıkama, kontrol etme, sayma veya düzenleme gibi davranışlar bulunmaktadır. Yaratıcılık mı Mükemmeliyetçilik mi ? Mental rahatsızlıkların, yaratıcılığa, sanatçıya ve sanatına olan etkisi uzun süredir merak edilen bir konudur. Bu merak konusu, Slavia Plath gibi sanatçıların depresyonla boğuşarak sürdürmeye çalıştığı sanatçılık serüveniyle beraber iyice ilgi görmüştür, hatta "Slavia Plath etkisi" gibi toplum içerisinde bir tanımlandırmaya yol açmıştır. Obsesif-Kompulsif Bozukluk (OKB), genellikle bireyin yaşamına olumsuz etki eden bir rahatsızlık olsa da, bazı durumlarda yaratıcılığı destekleyebilir. OKB’nin temel özelliklerinden biri olan detaylara aşırı odaklanma, özellikle sanat gibi özveri gerektiren alanlarda avantaj sağlayabilir. Bu durum, bireyin eserlerinde mükemmeliyetçi bir titizlik sergilemesine ve her ayrıntıyı dikkatle ele almasına neden olabilir. Ancak sanatçının kendisine ve sanatına zarar veren ve sanatında ilerlemesine engel olan boğucu bir etkiye de sahip olabilir. Kişi, "mükemmel" sonuçlar elde etme çabasıyla projelerini tamamlayamaz hale gelebilir veya sürekli olarak yaptığı işleri yeniden gözden geçirme ihtiyacı duyabilir. Bu da üretkenliğin azalmasına ve kişinin kendisini yetersiz hissetmesine neden olabilir. Ünlü Müzisyenlerde OKB Justin Timberlake Justin Timberlake, OKB'nin kendi gündelik yaşantısını olumsuz yönde etkilediğini belirtmiştir. Örneğin, nesnelerin her zaman mükemmel bir şekilde sıralandığından emin olması gerektiğini, aksi halde rahat edemediğini bu rahatsızlıkları nedeniyle eşyalarını düzgünce yerleştirmesi gerektiğini ifade etmiştir. Tüm bunların yanı sıra canlı performanslarını kendisi için "bir nevi bağımlılık" olduğunu ifade etmiştir. Jessie J Jessie J, özellikle çocuk sahibi olmasının onun kendi semptomlarını daha da açığa çıkardığını ve çocukluktan beri aslında kendi içinde bir şeylerin farklı gittiğini hissettiğini belirtti. Kendisinin Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) ve Obsesif Kompulsif Bozukluk (OKB) tanısı aldığını ifade ediyor. Ludwig Van Beethoven Kesin bir tanı olmasa da Ludwig Wan Beethoven'ın sağırlık, şiddetli karın ağrıları ve çocukluğunda yaşadığı çiçek hastalığı gibi çeşitli rahatsızlıklarının yanı sıra oldukça inatçı ve takıntılı olduğu belirtiliyor. Bu konuda yeteri kadar çalışma olmadığından söyleyeceklerimiz ve varacağımız kanılar varsayımdan ibaret kalıyor. Günümüzde ise bununla mücadele halinde olan sanatçılar gerek magazinsel sebeplerden gerek ise etiketlenmeye olan çekincesinden bu konularla ilgili açıklama yapmaktan çekiniyor olabilir. Yalnız Değilsiniz! Sanatçılar, yaratıcılık süreçlerinde bu tür mental sağlık sorunlarıyla başa çıkarken hem zorluklar hem de fırsatlar yaşayabilirler. OKB, bazen sanatçının detaylara olan takıntısını ve mükemmeliyetçi yaklaşımını artırarak sanatını şekillendirebilir. Ancak bu durum aynı zamanda sanatçının üretkenliğini olumsuz etkileyebilir ve kişisel sağlığına zarar verebilir. Eğer siz de benzer zorluklarla karşılaşıyor ve bunlarla başa çıkmada güçlük yaşıyorsanız bir terapi süreci ile profesyonel destek almayı düşünebilirsiniz. Terapistler sizi bu zorlukları aşmanıza yardımcı olacak sağlıklı stratejiler geliştirme konusunda destek verebilir. İzmir'de yüz yüze veya online olarak bu konuda psikolojik destek almak istiyorsanız İzmir Karşıyaka'da bulunan merkezimiz Altuğ Psikoloji ile iletişime geçip 15 dakikalık ücretsiz ön görüşme planlayabilir ve yolculuğunuza başlayabilirsiniz. Sağlıkla ve sanatla kalın. 🎶 Fatih Emre ZENGİN (Femrez) Dokuz Eylül Psikoloji Öğrencisi ve Müzisyen

  • Mimi Bugün Öfkeli Mi? (Çocuk Kitabı)

    Kitap Tanıtımı ve Yorumu:             Duygularıyla yeni tanışan çocuklar bu duyguları her zaman olması beklenen gibi yansıtamayabilirler. Öncelikle deneyimleri oldukça az olan, birtakım duyguları henüz deneyimleme fırsatı bile bulamamış çocuklardan; duyguyu tanımlama, duygu kontrolü, duyguya uygun tepki verme konularında beklentilerimizin yüksek olmaması gerektiğini fark etmeliyiz. Bu farkındalığın ardından çocuğa en iyi rehber olacak olan kişilerin onlara kıyasla daha deneyimli bizler olduğumuzu da kabul etmek gerekir.  “Öfke duygusunu çocuğumla nasıl paylaşmalıyım? Öfke karşısında göstereceğimiz tutumla ilgili çocuğuma nasıl didaktik olmayan bir içerik sunabilirim?” sorularımızı cevaplamak için “Mimi Bugün Öfkeli Mi?” tercihlerimizden biri olabilir.                         Kitabımız baş etmesi zor duygulardan olan öfkeyi görmemize yardımcı olur. Öyle ki bu öfkenin öyle aman aman bir sebebi bile yoktur. Mimi bir gün uyanmıştır ve sadece öfkelidir. Tabii o gün onu öfkelendirecek minik sebepleri de olmuştur. Kitabın böyle çok da öfkelenmeyi gerektirmeyen bir başlangıç yapması aslında öfkenin her zaman çok büyük nedenlere dayanmasına gerek olmadığını çocuklarımızla paylaşma fırsatı sunar.             Kitap ilerlerken çeşitli hayvanların öfkeli anlarında yaptıkları hareketleri karakterimiz Mimi ile paylaştıklarını görürüz. Herkesin kendine has bir yöntemi vardır. Mimi başkalarının yöntemlerini dener ama işe yaramaz. Duyguların kendine haslığı ortaya çıkar burada da. Aynı duygular bizi çok daha farklı şekillerde etkileyebilir ve ondan kurtulmak için herkeste işe yarayan yöntemler bizde işe yaramayabilir.             Kitabın sonuç bölümünde karakterimiz Mimi kendisinden daha öfkeli bir tembel hayvanla karşılaşır. Mimi onu gördüğünde nasıl hissettiğini anlar. Bu kısım çocuklarla empati konusunda sohbet etmek için iyi bir fırsat olabilir. Mimi bu noktada arkadaşının sinirini nasıl geçirebileceğini düşünür. Aslında bu sayede kendi öfke duygusuna da neyin iyi gelebileceğini düşünmüş olur. Yazar, kitabın sonunda sevdiğimiz biriyle etkileşimin duygularımız konusunda bize yardımcı olabileceğini gösterir.               Kitabın son sayfasında bulunan uzman Dr. Hans Hopf’un çocuklara hitaben yazdığı “Öfkeyle Nasıl Başa Çıkabilirsin?” başlıklı yazısı konuyla ilgili olarak çocuklara aktarılabilir.   Sinirli olmak Kitap İçin Çocuk İle Etkileşim Önerileri:             Kitap özellikle tek duyguya odaklanması yönünden öfke hakkındaki sohbetlere oldukça açıktır. Bundan yola çıkarak kendi çocuğumuzun kendi öfke deneyimleri üzerine konuşabiliriz. Aşağıdaki örnek sorular çocuğu tanıyan yetişkinin düzenlemeleri ile çocuğa aktarılabilir: -        Öfke her zaman gelir mi? Sen hangi durumlarda öfkelenirsin? -        Şimdiye kadar en çok öfkelendiğin durumu hatırlıyor musun? Benimle paylaşır mısın? -        Bu durum seni öfkelendirdiğinde ne yaptın? -        Öfkelendiğin zaman karşındaki kişinin ne yapması sana daha iyi hissettirir?             Kitabın belirli yerlerinde Mimi’ye arkadaşlarının tercih ettiği öfke kontrol yöntemleri denetilebilir. Bu etkileşim ile kitap okumak tek düzelikten uzaklaştırılmış olacaktır. Bundan da yola çıkarak size özel bir öfke kontrol hareketi oluşturulabilir.             Kitap çeşitli hayvanları barındırması yönünden oldukça zengindir.  Sonraki okumalarda öfke konusu dışında bu konuya odaklanılabilir. Hem bahsettiği tapir, leopar gibi her zaman karşımıza çıkmayan hayvanlar hem de diyalogları olmamasına rağmen sayfalarda gizlenmiş karıncayiyen, yılan gibi hayvanlar dikkat çekicidir. Bu hayvanları tanıma yolunda da kitap keyifli bir içerik olabilir.             Kitapta küçük dikkat edilmesi gereken bir ayrıntıya da yer verilmiştir. Kitabı çocuğunuzla paylaştığınızda bu konu hakkında fikir yürütmesini de isteyip kitabı incelemeden önce çocuğunuzun fikirleri hakkında tartışabilirsiniz. Yazan: Nanna Neßhöver Resimleyen: Eleanor Sommer Yayınevi: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları Okul Öncesi Öğretmeni Deniz Ergen

  • Film Analizi: We Need To Talk About Kevin - Kevin Hakkında Konuşmalıyız

    We Need to Talk About Kevin (Kevin Hakkında Konuşmalıyız) - (2011) We Need to Talk About Kevin  (2011), Lionel Shriver’ın aynı isimli çok satan romanından uyarlanmış ve Lynne Ramsay’in yönetiminde hayat bulan, çarpıcı görsel dili, etkileyici oyunculukları ve derin tematik işleyişiyle dikkat çeken bir psikolojik dram filmidir. Film, annelik, bireysel sorumluluk, travma ve toplumsal çöküş gibi derin ve karmaşık temaları işleyerek izleyiciyi rahatsız edici bir sorgulama sürecine davet eder. Hikâye, Amerika Birleşik Devletleri'ndeki okul şiddeti sorunu üzerinden bireysel ve toplumsal çöküşü şahsi bir perspektiften ele alır. Film, izleyiciyi Eva'nın gözünden hikayeye dahil edip, onun perspektifinden baktırmaktadır. Bu da Eva ile empati kurmamıza olanak sağlamaktadır. Eva; Kevin'ın neden cinayet işlediğini, cinayet işlemeye kadar giden bu süreçte neden böyle bir karaktere dönüştüğünü anlamaya çalışmaktadır. Olayları çoğunlukla Eva'nın perspektifinden gördüğümüz için izleyici de Eva gibi Kevin'ın yaptıklarını anlamaya çalışırken ve nedenlerini sorgularken bulur kendisini. Hikaye izleyiciye tüm detayları vermeyerek bir bilinmezlik yaratıp anne çocuk ilişkisinin dinamiklerini muğlak bir durumda bırakmaktadır. Bu da mağdur-suçlu ayrımını yapmamızı engelleyerek sorunların kişiler veya duruma atfedilmesini zorlaştırmaktadır. Kevin, İrlanda kökenli, "güzel doğan" anlamına gelir ve bu adın filmdeki karakterin zorlayıcı davranışlarıyla ironik bir çatışma yaratır. Bu isim tercihiyle belki de film en geniş açıdan bakarsak çocuk yapmanın olası pozitif-negatif sonuçlarına hazır olmadan ve bu sonuçların sorumluluğunu alamayacak durumdayken çocuk sahibi olmanın, hem çocuk hem de ebeveynleri için yaratacağı riskleri göstermektedir. Hikaye/Tema Gelişimini oluşturan en önemli üç sahne Hikaye gelişimini sağlayan ilk ve en önemli sahnelerden biri olan Eva'nın Franklin ile cinsel birliktelik yaşadıkları sahnede; Franklin, Eva'ya korunmayı kastederek "Güvenli mi?" sorusunu sorar ve Eva "Hayır." cevabını verir. Bunun ardından Eva'ya devam etmek için "Emin misin?" diye sorduğunda, Eva cevap vermeyerek bu konudaki hazırlıksızlığını bize ilk defa gösterir. Hemen sonrasında da Eva'nın Kevin'a hamile kaldığını mikroskobik bir hücre bölünmesi sahnesi ile görürüz. Bu sahne ile Eva'nın bu çocuğu isteyip istemediğine dair izleyicide soru işareti oluşur. Ve belki de sorunlu olan anne çocuk ilişkisinin temelinin bu çocuğa hazır olmadan hamile kalmasıyla atıldığı fikrini ortaya koyar. Hikayenin gidişatı hakkında bize kritik bir bilgi veren en önemli sahnelerden bir diğeri ise çocuk Kevin'ın oyuncak okunu hedef tahtasından çevirerek annesinin bulunduğu pencereye atmasıdır. Bu hareketi ile Kevin'ın annesini hedef aldığını görülür. Ardından sahne Kevin'ın ergenlik dönemine geçer. Bu kez Kevin gerçek bir oku hedef tahtasına atar. Sahnedeki Kevin'ın gözlerine yapılan ekstreme close-up ile gözlerindeki hedef tahtası bize Kevin'ın bir şeyleri hedeflediğini gösterir. Bu sahne ile Kevin'ın yapacağı katliamın içsel hedefinde annesinin olduğunu anlaşılır. Hikaye gelişimini tamamlayan, filmin son önemli sahnesi ise filmin doruk noktası  olan, Eva'nın Kevin ile hapishanede gerçekleştirdiği konuşmadan oluşur. Eva; 18 yıldır taşıdığı, cevap bulamadığı soruların en önemlisini Kevin'a sorar: "Neden?". Kevin da "nedenini bildiğimi sanırdım şimdi emin değilim" diye cevaplar. Filmde Kevin'ın esnemeyen duruşunun kırıldığı, bir çıkmaza düştüğü ve duygu belirtisi gösterdiği ilk sahne budur. Bir annenin çocuğu rahatsız edici davranışlar sergilediğinde çektiği zorluklar, üstüne binen sorumluluklar ve çocuğunu anlama çabası gösterilir. Bu sahnenin sonunda, film boyunca anneliğini benimsemekte zorlanmış olan Eva, Kevin'ı her şeye rağmen kabul ettiğini ona sarılarak gösterir ve belki de karakterler arasında ilk defa gerçek bir bağ oluşur. Eva'nın bu bağı kurmaya hazır olduğu, Kevin'ın yeni odasını düzenleyip, kıyafetlerini ütülediği sahnede gösterilmiştir. Eva ve Kevin’ın Karakter Gelişimi Eva, Kevin dünyaya gelmeden önce, hamilelerin katıldığı bir etkinlikte ve yanından geçen neşeli çocukları izlerken son derece mutsuz ve yorgun bir görünüm sergilemektedir. Bu durum Eva'nın anneliğe hazır olup olmadığı konusunda şüphe uyandırmaktadır. Kevin'ın bebekliğinde dahi onu sevememesinin nedeni, hazır olmadan anne olması ve bu yüzden sağlıklı bir bağ kuramaması olabilir. Kevin bebeklikten çocukluğa geçiş sürecinde, Eva'nın tüm sevgi ve bağ kurma çabalarına huysuz ve isteksiz bir tutumla karşılık vermektedir. Eva bir sahnede bebek Kevin'a, kendisi doğmadan önce çok mutlu olduğunu ama artık her gün Fransa'da olmayı dileyerek uyandığını söylemektedir. Eva'nın Kevin ile bağ kuramamanın ve onu sevememenin yarattığı etkiyle mutsuzluğu derinleşirken, Franklin ise Eva'nın durumu abarttığını düşünerek onu yalnız bırakmaktadır. Kevin çocukluk döneminde bilinçli olarak annesine zorluklar çıkartmakta ve aralarındaki bağın oluşmasını engellemektedir. Annesinin odasını boyaması ve tuvalet eğitimi konusunda yarattığı zorluklar, Eva'nın Kevin'ı sevme çabasını zorlaştırmaktadır. Ergenlik döneminde Kevin, annesine karşı doğrudan düşmanca ve alaycı bir tavır takınmaktadır. Eva ise hala geleneksel yollarla bağ kurma çabasını sürdürmekte, fakat Kevin bu çabaları samimiyetsiz bularak reddetmektedir. Kevin'ın kardeşinin gözünü yaralaması ve evcil hayvanını öldürmesi gibi olaylar sonrasında Eva, oğlundan korkmaya başladığı için kendisini ve küçük kızını Kevin'dan koruma çabası, aralarındaki kopukluğu derinleştirir ve bu durum Franklin ile olan evliliğinin boşanmayla sonuçlanmasına neden olur. Katliam sonrası hayatı alt üst olan Eva, düzenli olarak hapishaneye Kevin'ı ziyarete gitmektedir. Katliamın ikinci yıldönümünde gerçekleşen görüşmede Kevin, annesinin "Neden?" sorusuna "Nedenini bildiğimi sanırdım şimdi emin değilim" cevabını vermekte ve ardından karakterler arasında ilk kez gerçek bir duygusal bağ kurularak ilişkilerinin farklı bir zemine geçmesiyle film biter. Sinematografi Filmde sürekli kırmızının tonları kullanılarak, karanlık bir atmosfer yaratılır ve bize gelecek olan büyük bir katliamın haberciliğini yapar. Buna örnek olarak film; kırmızı renkli ağaç yapraklarını gösterdiği bir sahneden sonra yine kırmızı renkli olan okul kapısını açmaya çalışan kurbanlardan birini gösterip, sahneler arası geçiş ile kırmızının kötü bir beklenti oluşturmasını sağlar. Kırmızı renk ile bizde kanlı bir katliamın geleceği beklentisini oluşturan film birçok sahnede kırmızıyı sıkça kullanarak bu beklentiyi pekiştirir. Ayrıca filmde neşe, sevinç ve bilinçdışında özgürlüğü temsil eden sarı tonlarının hakimiyeti görülür. Filmde birçok sahnede sarı olan unsurlar kırmızı ile kaplanarak veya boyanarak neşeli durumun son bulacağını izleyiciye işaret eder. Film iki sahneyi bize karakter gözünden gösterir, bunlardan birincisi filmin başında ve sonunda gösterilen bahçe kapısına ilerlerken perdenin hareket ettiği, bahçeden fıskiye seslerini duyduğumuz ve bizde bahçedeki bir durum için merak uyandıran Eva'nın gözünden gördüğümüz sahne. Ardından mutfak masasındaki kız kardeşe doğru ilerleyen, bu kez ise Kevin'ın gözünden gördüğümüz ikinci sahneyle film bize belki de Eva ve Kevin ile empati kurmamızı salık verir. Ses/Soundtrack Film ses kullanımını ustaca yaparak izleyiciyi şartlayarak beklenti oluşturur. Bilinçdışında bu beklentinin oluşması fıskiye sesi örneğiyle açıklanabilir. Filmde fıskiye sesinin duyulduğu her sahnenin devamında olumsuz bir senaryo gösterilir. İlk olarak yükselen fıskiye sesinin ardından Kevin'ın annesinin odasını boyayarak mahvettiği, ikinci olarak yine fıskiye sesinin ardından küçük kardeşin hamsterının öldüğü sahneler ile fıskiye sesi kötü bir olayla eşleştirilir. Son olarak Eva'nın gözünden gösterilen ve bahçe kapısına doğru ilerlenen sahnede de fıskiye sesinin duyulması kötü bir olayın yaşanmış olduğunu düşündürür. Ses kullanımıyla ilgili bir diğer teknik ise mekanik ses kullanımıdır. Film sürekli olarak mekanik sesler (zımparalama sesi, iş makinesi, çim biçme makinesi, vb.) kullanır. Bu sesler, katliamın yaşandığı anda itfaiye ekiplerinin kapı kilidini kestikleri sahnede çıkan mekanik sese aşinalık kazandırır. Eva unutmak istediği katliam gecesini, bu uyarıcı sesler ile olaydan sonra sık sık hatırlamak zorunda kalır. Kurgu Filmin kurgusu gereği anlatılan hikaye çizgisel bir zaman akışı içerisinde olmayıp izleyicide merak uyandırmak amacıyla sürekli zamanda ileri ve geri atlamalar yapar. Bu atlamalar ile akıcılığı ve duygusal derinliği besleyen kurgu izleyicide sürekli olarak neden sonuç ilişkisi kurma ihtiyacı yaratır. Bu neden sonuç ilişkileri sayesinde film anlatıdan kopulmasını zorlaştırır. İzleyici bu kurgu ile olayları parça parça bir araya getirerek Eva'nın içsel dünyasını derinlemesine keşfetme imkanı tanır. Sonuç We Need to Talk About Kevin , yalnızca bir annenin oğluyla olan karmaşık ilişkisini değil, aynı zamanda bireysel sorumluluk ile toplumsal yargılar arasındaki ince çizgiyi de ustalıkla ele alan bir yapım. Film, izleyiciyi hem Eva’nın trajedisine hem de Kevin’ın karanlık dünyasına yakından bakmaya zorlayarak, empati sınırlarını yeniden değerlendirmeye davet ediyor. Bu film, yalnızca görsel ve işitsel bir deneyim değil, aynı zamanda izleyiciyi kendisiyle yüzleşmeye çağıran bir psikolojik yolculuk sunuyor. Annelik, bireysel ahlak, toplumsal sorumluluk ve suç kavramlarını sorgulayan yapım, sinemanın gücünü bir kez daha gözler önüne seriyor. Yazar Emirhan USLU Ege Üniversitesi Psikoloji Öğrencisi

  • Bağlanma Kitabına Genel Bakış

    Yazarlar Hakkında Amir Levine:  Dr. Amir Levine, Columbia Üniversitesi'nde psikiyatri ve sinirbilim alanlarında uzmanlığı bulunan bir akademisyen ve klinik uzmanıdır. Bağlanma teorisi konusunda yaptığı çalışmalar ve bilimsel araştırmaları klinik pratikle birleştirme konusundaki yetkinliğiyle tanınır. Levine, insan ilişkilerindeki psikolojik dinamikleri anlamaya yönelik çalışmalarıyla dikkat çeker ve bu alandaki uzmanlığını Bağlanma kitabıyla geniş bir okuyucu kitlesine ulaştırmayı başarır. Rachel Heller:  Rachel Heller, sosyal psikoloji alanında uzman bir yazar ve eğitimcidir. Heller, bireylerin ilişkilerindeki davranış kalıplarını anlamaları ve daha sağlıklı bir iletişim kurmaları konusunda rehberlik eden bir yaklaşıma sahiptir. Bağlanma kitabı, onun psikolojiye olan derin ilgisini ve karmaşık bilimsel kavramları sade bir dille açıklama yeteneğini gözler önün serer. Bağlanma - Aşkı Bulmanın ve Korumanın Bilimsel Yolları Kitabın Genel Konusu Amir Levine ve Rachel Heller tarafından yazılan Bağlanma (özgün adıyla Attached), insan ilişkilerindeki bağlanma stillerini anlamak ve bunların romantik ilişkiler üzerindeki etkilerini incelemek için kaleme alınmış popüler bir psikoloji kitabıdır. Kitap, bağlanma teorisine dayanan bir çerçeve sunarak bireylerin kendi bağlanma stilini ve partnerinin bağlanma stilini tanımasına yardımcı olur. Bu sayede daha sağlıklı ve uyumlu ilişkiler kurmanın yollanı çözümlemeye çalışır. Kitapta üç temel bağlanma stili ele alınır: Güvenli Bağlanma:  Bu stil, bireyin yakınlığa açık ve dengeli bir ilişki sürdürebilme yeteneğini temsil eder. Güvenli bağlanma stiline sahip bireyler, duygusal gereksinimlerini açık bir şekilde ifade edebilir ve partnerlerinin ihtiyaçlarını karşılamak konusunda özverili davranabilir. Kaygılı Bağlanma:  Bu stil, bireyin partnerinin sevgisini ve ilgisini kaybetme korkusuyla şehirli bir bağlanma ihtiyacı duymasına neden olur. Kaygılı bireyler, sık sık ilgi ve onay arayışına girerler ve reddedilme korkusuyla yoğun bir duygusal süreç yaşarlar. Kaçıngan Bağlanma:  Bu stil, bireyin duygusal yakınlıktan kaçınması ve bağımsızlığına aşırı derecede vurgu yapmasıyla tanımlanır. Kaçınmacı bireyler, ilişkilerde mesafe koyma ve duygusal gereksinimleri baskılama eğilimindedir. Kitap, bu bağlanma stillerini detaylandırarak okuyucuların kendi davranış kalıplarını ve ilişkilerdeki sorunların kökenlerini anlamalarına olanak tanır. Ek olarak bağlanma stilleri arasında uyum yaratmayı ve ilişkilerde daha fazla mutluluk ve başarı elde etmeyi sağlayacak stratejiler sunar. Kitabın Psikolojik Çıkarımları Bağlanma Teorisinin Evrenselliği:  Kitap, bağlanma teorisinin sadece romantik ilişkilerde değil tüm insan ilişkilerinde temel bir rol oynadığını vurgular. Bu teori, çocuklukta ebeveynlerle kurulan ilk bağlantılardan yetişkinlikteki romantik partnerlere kadar uzanan bir etkiler zincirini ortaya koyar. Kendi Bağlanma Stilinizi Tanıma:  Kitap, bireylere bağlanma stili testi sunarak kendilerini ve partnerlerini daha iyi anlamak için bağlanma stili ölçme konusunda destek olur. Bağlanma Kitabı Hakkında Genel Çıkarım Farkındalık Kazandırıyor:  Kitap bireylerin kendi ilişkilerindeki dinamikleri ve sorunların kökenlerini anlamak konusunda oldukça aydınlatıcı bir içeriğe sahip. Özellikle bağlanma stilleriyle ilgili testlerin ve vaka örneklerinin varlığı; kitabı daha anlaşılır ve güncel hayatımıza kolay uygulanabilir kılmış. Empatiyi Teşvike Ediyor:  Kitap, okuyucuların sadece kendilerini değil partnerlerini ve çevrelerindeki diğer insanlarla olan ilişkilerini daha iyi anlamalarına yardımcı oluyor. Özellikle kaygılı veya kaçınmacı partnerlerle başa çıkma konusunda empati geliştirilmesi konusunda teşvik ediyor. Bağlanma kitabı; insan ilişkilerinde daha bilinçli, şefkatli ve uyumlu davranışlar geliştirmek isteyen herkes için değerli bir rehberdir. Kitap, okuyucuların kendilerini ve partnerlerini daha iyi anlamalarını sağlarken daha derin ve anlamlı ilişkiler kurma yolunda pratik yöntemler sunar. Bağlanma teorisini gündelik yaşamımıza taşıyan bu eser, bireylerin hem kendilerine hem de partnerlerine daha şefkatle yaklaşmasını teşvik eden etkili bir aracı görevi görmektedir. Yazar: Amir Levine ve Rachel Heller Çeviri: Ebrar Güldemler Sayfa Sayısı: 239 Yayınevi: Aganta Kitap

  • Viktor Emil Frankl'ın İnsanın Anlam Arayışı Adlı Eserine Genel Bakış

    Viktor Frankl Kimdir?  Viktor Frankl (1905-1997), Avusturyalı bir psikiyatrist, nörolog ve logoterapisttir. Viyana Üniversitesi'nde tıp okumuş ve psikiyatri alanında uzmanlaşmıştır. 1942 yılında, Yahudi olduğu için ailesiyle birlikte Nazi Almanyası tarafından Auschwitz ve diğer toplama kamplarına gönderilmiştir. Burada geçirdiği yıllarda yaşadığı dehşetli koşullara rağmen hayatta kalmayı başarmış ve bu deneyimlerin ardından, anlam arayışının bir insanın ruhsal sağlığı ve hayatta kalması üzerindeki gücünü keşfetmiştir. Frankl, toplama kamplarındaki deneyimlerinden edindiği gözlemlerle, insanların acı çekerken bile bir anlam arayışının onları hayatta tutmaya devam ettiğini fark etmiştir. Bu deneyim, onun psikoterapi alanındaki yaklaşımını şekillendiren temel unsurlardan biri olmuştur.  İnsanın Anlam Arayışı: Kitap Analizi   Viktor Frankl’ın Nazi toplama kamplarındaki deneyimlerinden ve psikoterapi alanındaki görüşlerinden yola çıkarak geliştirdiği logoterapi anlayışını anlatan bir başyapıttır.  Nazi Kamplarındaki Deneyler    Bu bölümde, Frankl, Auschwitz ve diğer kamplarda yaşadığı dehşetli koşulları ve bu koşullarda insanların hayatta kalma mücadelesini anlatır. Frankl, toplama kamplarında hayatta kalan insanların, bu zorlu şartlarda psikolojik olarak nasıl hayatta kaldıklarını ve bu hayatta kalmayı sağlayan faktörleri incelemiştir.     1942 yılının Eylül ayında Viktor Frankl, kendisini bir Nazi toplama kampının önünde diğer tutuklularla birlikte sırada beklerken buldu. O an kimse henüz Nazi rejiminin gerçekleştirdiği vahşetin büyüklüğünü tam olarak kavrayamamıştı. Mahkumlar, başlangıçta geçici bir gözaltı kampına alınacaklarını düşünmüşlerdi ancak kısa süre içinde durumun çok daha kötü olduğunu fark ettiler. Onların geleceği, kişisel eşyaları toplandıktan, kimlikleri silindikten ve kollarına seri numarası dövme yapıldıktan sonra belirginleşmeye başladı. Artık hiçbir şey onları önceki hayatlarına bağlamıyordu. Geçmişlerinden geriye sadece unutulmuş isimler, işaretler ve belki de kaybolan bir umut kalmıştı.      Viktor Frankl, kamp yaşamındaki ruhsal tepkileri üç aşamada inceler: İlk olarak, tutukluların kampa alındığı dönemi, ardından kamp düzenine alıştıkları ikinci dönemi ve son olarak serbest bırakılmalarını takip eden dönemi ele alır. İkinci aşama, tutuklunun duygusal anlamda bir boşluk hissettiği ve duyarsızlaştığı evredir. Bu evrede, birey duygusal tepkilerini yavaşça kaybeder ve kamptaki zorlayıcı koşullara karşı duyarsızlaşır. Psikoloji literatüründe sıklıkla karşılaşılan bir kavramdır ki böyle bir ortamda yaşanan duygusal soğuma ve duygu kaybı anormal olmayan, aksine olağan bir tepki olarak kabul edilir. Zamanla tutuklu; acı ve eziyetlere karşı içsel bir koruma geliştirir ve duygusal yanıtları azalır. Bu yeni yaşam, tamamen kimliksizleşmiş, sistemin bir parçası haline gelmiş bireylerin dünyasıydı. Frankl, bir psikiyatrist olarak, insanın kimliğini ve varoluşunu nasıl bu kadar kolay kaybedebileceğini, bu durumun bireylerin ruhsal dünyası üzerindeki yıkıcı etkilerini gözlemledi. Bu süreç, yaşamın anlamını ve bireysel kimliği bulma mücadelesinin ne kadar hayati olduğunu göstermiş oldu.     Umutsuzluk ve yoksulluk içinde geçen bu zor süreçte Viktor Frankl bir anlam arayışına girdi. Nazi toplama kamplarında yaşadığı dehşet ve insanlık dışı koşullara rağmen bu deneyimler ona yaşamın derin anlamını keşfetme fırsatı sundu. Bu zorluklar, onu sadece hayatta kalmaya değil, aynı zamanda başkalarına yardımcı olabilecek bir anlayış geliştirmeye yönlendirdi. Frankl, yaşadığı travmaların ve gözlemlediği insan davranışlarının ışığında, kişisel bir anı defteri tutarak, kendi içsel keşif sürecini kaydetmeye karar verdi. Bu süreç, aynı zamanda “Logoterapi” adını verdiği yeni bir terapi yaklaşımını da geliştirmesine ilham verdi.  Logoterapi     Viktor Frankl, toplama kampındaki hayatta kalma mücadelesini ve yaşadığı dehşetleri geride bıraktıktan sonra, geleceğe dair büyük hayaller kurmaya başlar. Kamp hayatı boyunca, serbest kaldığında yapmak istediklerine dair güçlü bir tutku ve amaç duygusu geliştirmiştir. Bu süreçte, insanın varoluşsal anlam arayışını merkeze alan logoterapiyi geliştirerek psikoloji dünyasına önemli katkılar sunmayı hedeflemiştir. İnsanın Anlam   Arayışı kitabı, Frankl’ın logoterapisinin bir uygulaması olarak değerlendirilebilir.      Logoterapi, insanların yaşamlarında derin bir anlam bulmalarına yardımcı olmayı amaçlayan bir yaklaşımdır. Frankl’a göre, insanların en derin acıları ve zorlukları, çoğunlukla yaşamlarında bir anlam eksikliği hissetmelerinden kaynaklanır. Anlam duygusunu kaybetmek ya da hiç bulamamak, insanları psikolojik olarak tükenmeye ve yaşamla bağlantılarını kesmeye sürükler. Bu anlayış, onun terapötik yaklaşımının temelini oluşturur. Frankl, toplama kampındaki gözlemleri ve deneyimleriyle bu teorisini güçlendirir. Kampa girmeden önce çoğu insan, bir anlam ya da hedef taşıyor gibi görünse de kampta bu anlamı kaybedenlerin hayatta kalma mücadelesinde tükenip yok olduklarını gözlemler. Kitapta sıkça vurgulanan bir nokta da şudur: Anlamsız   yaşayanlar, kamptaki zorluklara ve acılara direnç gösteremeyip psikolojik olarak çökme noktasına gelirler.      Frankl, hayatın anlamını kaybetmenin, insanın fiziksel hayatta kalmasından bile daha tehlikeli olduğuna inanır. Kitap, bu varoluşsal anlam arayışının yalnızca fizyolojik hayatta kalma mücadelesinin ötesinde, insan ruhunun temel bir gereksinimi olduğunu ortaya koyar. Frankl, tüm bu gözlemleriyle insanların yaşama anlam katmalarının ve acılarını anlamlı bir bağlama yerleştirmenin, psikolojik sağlık için ne denli önemli olduğunu güçlü bir şekilde ifade eder.    Yazar: Viktor Emil Frankl  Çeviren: Tanju Tatlı  Sayfa sayısı: 152  Yayınevi: Phoenix Yayınevi  Ceren Göle Dokuz Eylül Üniversitesi Psikoloji Bölümü Öğrencisi

  • Jostein Gaarder ve Sofinin Dünyası

    Jostein Gaarder Kimdir? Jostein Gaarder, 8 Agustos 1952'de Norveç'in Oslo kentinde doğdu. Eğitim hayatı boyunca edebiyat ve teolojiye ilgi duydu ve Bergen Üniversitesi'nde bu alanlarda eğitim gördü. Gaarder, bir süre lise öğretmenliği yaptıktan sonra tam zamanlı bir yazar olmaya karar verdi. Yazarlık kariyerinin başlangıcında çocuk kitapları ve kısa hikayeler yazdı ancak asıl uluslararası şöhretini 1991 yılında yayımlanan Sofinin Dünyası ( Sophie's World) adlı romanıyla kazandı. Gaarder'in eserlerinde genellikle felsefi soruların ve etik meselelerin kurgusal hikayelerle harmanlandığı görülür. İnsanın varoluşu, evrenin doğası ve bireysel anlam arayışlar, eserlerinin temel temasını oluşturur. Sofinin Dünyası dışında, Appelsinpiken (Portakal Kız) ve I et speil, i en gåte (Bir Ayna İçinde Bir Bulmaca) gibi kitaplarıyla da tanınır. Gaarder, yazarlığı boyunca çocukların ve gençlerin felsefi düşünmeye yönlendirilmesine büyük önem vermiştir. Bunun yanı sıra çevre sorunları ve insan hakları gibi konularda da aktif bir savunucudur. Sofinin Dünyası'na Giriş Sofinin Dünyası bir roman ve bir felsefe ders kitabının benzersiz bir karışımıdır. Hikaye, 14 yaşındaki Sofi Amundsen'in posta kutusunda gizemli mektuplar bulmasıyla başlar. Bu mektuplar, Alberto Knox adında bir filozoftan gelmektedir ve Sofi'ye felsefenin temel sorularını tanıtır. İlk sorular "Sen kimsin?" ve "Dünya nereden geliyor?" gibi insanı derin düşüncelere sevk eden temel konulardır. Roman, iki paralel anlatımla ilerler: Sofi ve Alberto'nun Felsefi Yolculuğu:  Sofi, Alberto'nun rehberliğinde felsefe tarihine bir yolculuğa çıkar. Antik Yunan'dan modern zamanlara kadar; Platon, Aristoteles, Descartes, Kant, Hegel ve Nietzsche gibi filozofların düşüncelerini öğrenir. Hikayenin Metafizik Boyutu:  Sofi ve Alberto, gerçeklik konusunu sorgularken kendilerinin aslında bir romanın karakterleri olduklarını keşfeder. Yazar olan Albert Knag, bu karakterlerin yaratıcısıdır ve kendi kızı Hilde'ye bir doğum günü hediyesi olarak hikayeyi yazmıştır. Kitap boyunca felsefe tarihinin bütün ana noktaları, basit ve anlaşılabilir bir dille açıklanmıştır. Ancak romanın kurgusal boyutu, okuyuculara felsefi düşüncenin sadece teorik bir alan olmadığını ve herkesin kendi varoluşunu sorgulaması gerektiğini anlatır. Kitaba Bakış Kitap, 15 yaşına basmak üzere olan Sofie Amundsen’in posta kutusunda "Kimsin sen?" yazılı bir not bulmasıyla başlar. Bu gizemli not, Sofie’yi felsefi bir yolculuğa sürükler. Yolculuk sırasında Sofie, filozof Alberto Knox ile tanışır ve onun rehberliğinde felsefe tarihine adım atar. Eski mitlerden başlayarak doğa filozofları, Sokrates, Platon, Aristoteles ve modern filozoflara kadar uzanan bu süreçte Sofie, hayatı ve evreni sorgulamaya başlar. Hikaye ilerledikçe Sofie ve Alberto’nun aslında Hilde adında bir kızın babası Binbaşı Albert Knag tarafından yazılmış bir kitabın karakterleri olduğu ortaya çıkar. Binbaşı, Lübnan’dan Hilde’ye doğum günü hediyesi olarak bir kitap yazmıştır. Hilde, babasının kendisi için yazdığı kitabı büyük bir merakla okur ve hızla bitirmeye çalışır. Ancak hikayedeki Sofie ve Alberto'nun, babasının eseriyle sınırlı bir dünya içinde sıkışıp kalmalarına üzülür ve babasına kızar. Babasına küçük bir ders vermek isteyen Hilde, tıpkı babasının Sofie’ye yaptığı gibi havaalanında babasının bulacağı notlar hazırlar ve bu yolla ona bir sürpriz planlar. Sofie ve Alberto, Binbaşı’nın kontrolünden kurtulup özgürlüklerini kazanmak için plan yapar ve Sofie’nin doğum günü partisinde bu planı hayata geçirirler. Sofie oradan ayrılırken gerçek olmadıklarını bilse de sevdikleriyle vedalaşır ve bu durum onu derinden üzer. Hikaye sonunda Sofie ve Alberto, Binbaşı’nın kitabından kaçarak kendi varoluşlarını farklı bir boyutta sürdürürler. Bu esnada Hilde, babasının havaalanında bıraktığı notlarla şaşkınlık yaşamasını sağlar. Kitap hem felsefe tarihine bir giriş hem de insan varoluşunu sorgulatan bir yapıt olarak dikkat çeker. Romandaki Temalar Varoluş ve Kendini Keşfetme:  Sofi'nin felsefi sorularla tanışması, bireysel bir uyanışı temsil eder. Her bireyin kendi kimliğini ve dünyadaki yerini sorgulaması gerektiği vurgulanır. Evrensel Merak:  Kitap, felsefenin meraktan doğduğunu söyler. Çocukların doğal merakını yitirdiğinde dünyayı anlamlandırmanın zorlaştığı ifade edilir. Gerçeklik ve Kurgu:  Sofi'nin bir roman karakteri olduğunu fark etmesi, okuyucunun "Benim dünyam gerçek mi?" sorusunu sormasına neden olur. Bu durum bireyin kendi gerçekliğini sorgulamasını hedefler. Felsefi Bilginin Aktarılması:  Roman, okuyucuya felsefe tarihini sistematik bir biçimde sunar. Karmaşık kavramlar, örneklerle basit hale getirilmiştir. Yapısal Analiz Sofinin Dünyası  iki katmanlı bir yapıya sahiptir. Birinci katmanda, klasik bir büyümek ve olgunlaşma hikâyesi anlatılır. İkinci katmanda ise metanarratif bir boyut vardır; yani hikaye kendi varoluşunu sorgular. Yazarın, okurlarına felsefi bir oyun sunduğu söylenebilir. Roman, okuyucuyu hem hikayenin hem de felsefenin aktif bir parçası haline getirir. Sofinin Dünyası , felsefeyi ulaşılabilir kılan nadir eserlerden biridir. Yazar, okuyucunun zihninde yeni pencereler açarak dünyaya farklı bir perspektiften bakmasını sağlar. Felsefenin uzak ve soyut bir disiplin olmadığını aksine herkesin hayatının bir parçası olduğunu anlatır. Ancak kitap, felsefi detaylarda bazen yüzeysel kalabilir ve ileri düzey okuyucular için yeterince derin olmayabilir. Yine de felsefeye ilk adımı atmak isteyen ve felsefenin değdiği bir eseri okumak isteyen herkes için çok iyi bir başlangıç noktasıdır. Psikolojik Yorum Sofinin Dünyası , bireyin kimlik oluşturma sürecine psikolojik bir ışık tutar. Ergenlik çağındaki Sofi'nin, "Ben kimim?" sorusuyla başlayan yolculuğu bu yaş dönemine has kimlik arayışını sembolize eder. Merak ve Zeka:  Sofi'nin filozof Alberto'dan gelen mektuplara duyduğu merak, insan zihninin yeni bilgilere açıklığını ve doğal bir keşfetme ihtiyacını ortaya koyar. Bu durum, Piaget'nin bilişsel gelişim teorisindeki formal operasyonel dönem ile örtüşür. Bu dönem; 11 yaş ve sonrası dönemi kapsar . Bu dönemde bireyin ayırt etme, değişkenleri belirleme ve kontrol etme, hayal kurma, soyut kavramları kavrayabilme gibi becerileri gelişir. Gerçeklik Algısı:  Roman, bireyin ben algısını ve gerçeklik hissini sorgulamasına neden olur. Sofi'nin hikayesi, Carl Jung'un kolektif bilinçdışı ve arketip kavramlarına benzer bir şekilde, herkesin ortak bir bilinç akışından etkilenebileceğini ima eder. Son olarak Sofinin Dünyası ; bireyin kendisini ve dünyayı anlamlandırması için felsefenin bir araç olduğunu psikolojik bir perspektifle de ele alır. Roman, her yaştan okuyucuya kendini sorgulama cesareti aşılar. Yazar: Jostein Gaarder Çeviren: Sabir Yücesoy Sayfa Sayısı: 592 Yayınevi: Pan Yayıncılık

bottom of page