Arama Sonuçları
Boş arama ile 238 sonuç bulundu
- Duygusal Yeme Alışkanlığı: Stres ve Beslenme İlişkisi
Beslenme alışkanlığı insanı fazlasıyla etkileyen bir durumdur. İnsanların yoğun stres ve kaygı durumlarında veya psikolojik dalgalanmalar yaşadıkları dönemlerde beslenme alışkanlıkları değişebilir. Bu durum bazen yemek yiyememek bazen de aşırı yemek yemek olarak kendini gösterebilir. Her insanın duygu durumu, düşünce yapısı ve ortamı farklıdır. Bu yüzden durumlar ve onlara verdikleri tepkiler farklı şekiller gösterir. Duygusal yeme, günlük yaşamda hepimizin zaman zaman karşılaştığı bir durum olabilir. Ancak bu alışkanlık, kronikleştiğinde kişinin hem psikolojik hem de fiziksel sağlığını ciddi şekilde etkileyebilmektedir. Duygusal Yeme Nedir? Duygusal yeme, kişinin fiziksel açlık hissetmeden stres, kaygı, öfke, yalnızlık veya sıkıntı gibi duygularını bastırmak ya da düzenlemek için yemek yemesidir. Bu durumda yemek, bir rahatlama aracı olarak kullanılır. Çoğunlukla yüksek kalorili, şekerli veya yağlı yiyeceklere yönelmek bu durumun en belirgin özelliklerindendir. Örneğin: İş stresinden bunalan bir yetişkinin abur cubura yönelmesi, Çocuğun okulda akran zorbalığına maruz kaldığında sürekli tatlı veya Fast Food istemesi, Yaşlı bireylerin yalnızlık duygusuyla atıştırmalıklarla vakit geçirmesi, Mutfakla arası iyi olan birisinin çeşitli bahanelerle kendini sürekli olarak yağlı, bol karbonhidrat ve şekerli yiyecekler pişirirken bulması, Çeşitli durumlar yüzünden canı sıkkın olan birisinin kendini yemek uygulamalarında bulması... Duygusal Yeme ve Yaş Gruplarına Genel Bakış Duygusal yeme alışkanlığı her yaş grubunda farklı şekillerde ortaya çıkabilir. Her bireyin duygusal ve fiziksel ihtiyaçları farklı olduğu için yaş grubuna göre etkileri ve çözüm yolları da değişiklik gösterir. 1. Çocuklar Çocuklar, özellikle yoğun duygusal stres altında olduklarında bu durumu yemek yiyerek ifade edebilirler. Aile içi çatışmalar, arkadaş ilişkilerindeki sorunlar veya akademik baskılar çocuklarda aşırı yemek yeme davranışını tetikleyebilir. Belirtiler: Yemek seçiciliği yerine sürekli abur cubur tüketme isteği, Tatlıya ya da fast food alışkanlığına yönelme, Yemek sonrası bile “aç” olduğunu söyleme. Ne Yapılabilir? Çocuğunuzun duygusal durumlarını fark edip onunla açık iletişim kurun. Stresi azaltacak spor ya da sanat gibi aktiviteler önerin. Gerekirse bir uzman desteği alın. 2. Gençler ve Yetişkinler Ergenlik ve yetişkinlik dönemlerinde bireyler, hayatlarının yoğun stres ve değişimlere açık olduğu dönemlerinde yemek yemeyi duygularını bastırmak için bir araç olarak kullanabilirler. Tetikleyiciler: Sınav stresi, İş hayatındaki baskılar, Romantik ilişki problemleri. Aile içi sorunlar vb. Belirtiler: Gece geç saatlerde yoğun kalorili yiyeceklere yönelme, Yemek sonrası suçluluk ya da pişmanlık duyguları, Fiziksel açlık olmamasına rağmen sürekli atıştırma isteği... Ne Yapılabilir? Çocuğunuzun duygusal durumlarını fark edip onunla açık iletişim kurun veya burada desteğe ihtiyacı olan sizseniz gerçekte ne hissettiğinize yoğunlaşmaya çalışın. Stresi azaltacak spor ya da sanat gibi aktivitelere yoğunlaştırın / yoğunlaşın. Gerekirse bir uzman desteği alın. 3. Yaşlılar Emeklilik, yalnızlık ya da sağlık sorunları, yaşlı bireylerde duygusal yemeyi tetikleyebilir. Yemek, onların duygusal boşluklarını doldurmanın bir yolu olabilir. Ancak yaşın da getirdiği sağlık sorunları gereği bu durum bireyler için kötü sonuçlar da oluşturabilir. Belirtiler: Tek başına yaşadıklarında sürekli yemekle meşgul olma; yeme, pişirme, Fazla miktarda şekerli ve işlenmiş gıdalara yönelme. Yiyebileceğinden fazla yiyecek alma / pişirme... Ne Yapılabilir? Onları sosyal etkinliklere teşvik edin, Günlük rutinlerine sağlıklı beslenme alışkanlıkları kazandırmalarına yardımcı olun, Yalnız olmadıklarını ifade edin, destek verin. Duygusal Yeme Alışkanlığıyla Baş Etme Yolları Nelerdir? Duygusal yeme alışkanlığıyla baş etmek hem psikolojik hem de fiziksel sağlığınızı destekleyecek adımlar atmayı gerektirir. Duygularınızı Tanıyın: Yemek yemeden önce kendinize gerçekten aç olup olmadığınızı sorun. Eğer duygusal bir tetikleyiciyle yediğinizi fark ederseniz, bu durumun üzerine düşünün. Alternatif Rahatlama Yolları Bulun: Stresi yönetmek için mindfulness, yürüyüş gibi yöntemlere başvurabilirsiniz. Sağlıklı Atıştırmalıklara Yönelin: Çikolata ya da cips yerine meyve, kuruyemiş gibi sağlıklı alternatifler tercih edin. Destek Alın: Duygusal yeme, bir döngü haline geldiyse profesyonel destek almak oldukça faydalı olabilir çünkü duygusal yeme alışkanlığını aşmak kişinin duygularını daha sağlıklı bir şekilde düzenlemeyi öğrenmesiyle mümkündür. İzmir Karşıyaka'da Psikolog arıyorum diyorsanız bizimle hemen iletişime geçerek ücretsiz tanışma görüşmeniz için hemen yer ayırtın. Sağlıkla ve huzurla kalın.
- Bilinçli Oyuncak Seçimi Nasıl Olmalı?
Günümüzde yetişkin olan bireylerin çocukluklarına bakıldığında genelde yapılandırılmış oyuncaklar görmeyiz. Oyuncak çeşitliliği bu denli fazla değilken ve imkanlar da daha kısıtlıyken çocuklar genellikle el becerisi gerektiren oyuncaklar geliştirirlerdi. İpten, tahtadan, tenekelerden; arabalar, bebekler… Şu günlerde ise maliyetlerin değişimi, teknolojinin gelişimi, plastik kullanımının yaygınlaşması gibi sebeplerden oyuncak sayıları artmış ve oyuncaklar çeşitlenmiştir. Çevremizde görebileceğimiz neredeyse her şeyin oyuncağını da görmek mümkündür: İstediğiniz model arabanın, uçakların, yolların, sokak lambalarının oyuncakları; uçan, yüzen, kayıt alan, size cevap veren oyuncaklar… Seçenekler böyle artmışken çocuğa hangisinin uygun olduğu da daha kafa karıştırıcı hale gelmiştir. Peki oyuncak seçiminde nelere dikkat edilmelidir? - Çocuğun İlgisine Hitap Etmeli: Biz yetişkinlerin çocukların bayılacağını düşündüğü ışıklı, ses çıkaran, bir sürü özelliği olan oyuncakların çoğunlukla çocuklar tarafından bakılıp bir kenara atıldığını görmüşüzdür. Bunun yanında bir tencere kapağı, kepçe, kumanda, yastık gibi sıradan nesnelerin ise defalarca oyunlara dahil edildiğine de aynı şekilde şahit olmuşuzdur. Aslında buradan yola çıkarak bir çocuk için en iyi oyuncağı seçmenin temel kriteri kendi ilgisini çekmesidir. - Yaşa ve Gelişim Düzeyine Uygun Olmalı: Oyuncaklar çocuğa ancak uygun dönemlerde bu oyuncaklarla karşılaşmalarıyla fayda sağlar. Çocukların yaşlara göre oynayacağı oyun türlerine göre şu şekilde sınıflandırılabilir: 0-1 yaşta: Bebeklik döneminde esas olan tekrarlayan hareketlerdir. İlk 6 ayda reflekslerle daha sonra yakalama kavrama, sallama gibi hareketlerle oyun oynarlar. Bu yaş grubunda duyular merkeze alınabilir. Parlak renkleri olan oyuncaklar, çıngıraklar, hafif, dokulu oyuncaklar gibi. İlk yaşa kadar dönenceler, basit kule oyuncakları, diş kaşıyıcılar kullanılabilir. 1-2 yaşta: Yürümeyle birlikte keşif başlar. İtip çekilebilecek oyuncaklar, kaba yapbozlar, oyuncak hayvanlar/arabalar kullanılabilir. 2-4 yaşta: Sembolik oyunlara dönerler. Sorular sorulmaya başlanır. Rol yapma oyuncakları, yapı inşa oyuncakları tercih edilebilir. Kuklalar ve basit müzik aletleri oyunlara dahil edilebilir. İnce motor becerilerini desteklemek için hamur, kinetik kum, kalemler kullanılmaya başlanabilir. 4-7 yaşta: Çocukta sosyalleşme önemli hale gelir. Kuralları anlamaya çalışır. Yaşa uygun parça sayılarında yapbozlar, hafıza kartları, yine rol yapma oyuncakları; paten, top gibi spor malzemeleri, iş birliği gerektiren oyuncaklar çocukların sosyal etkileşime oldukça açık olmaya başladığı bu yaşlarda faydalı olacaktır. 7 yaştan sonra: Özellikle 12 yaşa kadar oyunun kuralları kabul edilmiştir. Kurallara göre oyunlar oynanmaya başlanır, çoğunlukla tercih edilir. Masa oyunları, toplar kullanılabilir. 12 yaştan sonra çocuklar kuralların değişebilirliğini fark ederler. - Güvenli ve Sağlık Standartları Sınırlarında Olmalı: Günümüzde özellikle maliyetleri düşürme adına muhatap olduğumuz materyallerin çoğu sağlığımıza uygun hammaddelerden üretilmemektedir. Bu yüzden özellikle gelişim çağındaki çocuklarımız söz konusuyken; ağızlarına götürebilecekleri maddelerden yapılmış, zararlı maddeler içermeyen, sağlık sertifikaları olan oyuncaklar seçilebilir. Oyuncaklar keskin kenarlar, küçük yaş grupları için ise yutulabilecek boyutlarda parçalar içermemelidir. - Yaratıcılığı ve Hayal Gücünü Desteklemeli: Oyuncakların yaratıcılık açısından öneminden bahsetmişken oyuncak seçimi de bu göz önüne alınarak yapılmalıdır. Açık uçlu oyuncaklar çocuklara hayal güçlerini aktif kullanma fırsatı verir. Çocuklar kendi senaryolarını oluşturup, kendi hikayeleri oynayabilirler. - Becerileri Desteklemeli (Bilişsel, Fiziksel, Sosyal, Duygusal): “Hem Eğlence Hem Gelişim: Hangi Oyuncak Hangi Beceriyi Geliştirir” başlıklı yazımda belirttiğim gibi oyuncaklar türlerine göre çeşitli konularda çocukları destekler. Bu bilgiler göz önüne alınarak çocuğun hangi konuda desteklenmesi gerekiyorsa ona uygun şekilde oyuncak seçimi yapılmalıdır. Oyuncak seçerken bu şartlara dikkat edilmesi gerekmekle birlikte ebeveynlerin oyuncaklar konusunda dikkat etmesi gereken şu noktalara da değinilmelidir: Sınır koyma çocuklar için her konuda gerekli olup, genelde her ebeveynin bildiği fakat uygulama konusunda sıkıntı yaşadığı bir yaklaşımdır. Her konuda olduğu gibi oyuncak alışverişinde de sınır koyma önemli bir husustur. Elbette imkanlar dahilinde her aile çocuğu için en fazlasını ister fakat fazla her zaman iyi olan değildir. Çocuklarımıza her istediğini, istediği zaman almak çocuğunuzu çok sevdiğinizi göstermez. Aksine fazla oyuncağa maruz kalan çocuklarda odaklanma sorunları, yaratıcılığın kısıtlanması, sorumluluk bilinci eksikliği, aşırı uyarılma gibi sonuçlar doğurabilir. Bunların önüne şu şekilde geçilebilir: Oyuncak almak için bir bütçe ve “oyuncak alma günü” belirlenebilir. Başka bir gün oyuncak istediğinde “Bugün alamayız. Oyuncak alma günümüzde almak için aklında tutabilirsin veya fotoğrafını çekebiliriz.” Şeklinde bir dönüt verilebilir. Bu konuda önemli olan kararlı ve tutarlı olmaktır. Bu şekilde sınırlar ve uygun vakit kavramı çocuklara öğretilebilir. Oyuncak çeşitliliğinin fazlalığı çocukların ilgisini azaltacağından oyuncakların tamamı çocuğun erişebileceği yerlerde olmamalıdır. Oyuncaklar ailenin uygun gördüğü zamanlarda değiştirilebilir. Bazıları kaldırılıp yeni oyuncaklar eklenebilir. Örneğin alınan bebek bir hafta sonunda ilgi çekmeyi bıraktığında, bebek çocuğun artık erişemeyeceği bir yere kaldırılıp başka bir vakitte tekrar oyuncaklarının arasına konabilir. Bu şekilde ilgileri aktif tutulabilir. Bir diğer dikkat edilmesi gereken husus da oyuncakları konusunda çocuklara sorumluluk vermektir. Oyuncakların düzenini, sağlamlıklarını çocukların ellerine bırakmak küçük yaşta sorumluluk bilinci oluşmasına yardımcı olur. Oyuncaklarına zarar vermeme, herhangi bir kırılma, bozulma durumunda da tamir etme bilinci çocuklara verilmelidir. Yırtılan kitaplarını bantlamak, kırılan oyuncağın tamirine yardımcı olmak bunun yanında oyuncak bebeğinin saçını taramak, belli vakitlerde oyuncakları temizlemek çocuğun hem öz bakım becerilerine hem öz disiplin becerilerine destek olacaktır. Okul Öncesi Öğretmeni Deniz Ergen
- Cinsellikte Monotonluğu Aşmak Mümkün Mü? İlişkinizi Yeniden Canlandırmanın Psikolojik Yolları
Cinsel yaşam, bir ilişkinin yalnızca fiziksel değil aynı zamanda duygusal bağlarını da pekiştirebilen önemli bir unsurdur. Ancak zamanla sürekli aynı rutini takip etmek, cinsel yaşamı monoton hale getirebilir ve bu da çiftler arasında duygusal ve fiziksel mesafeye yol açabilir. Cinsel monotonluk, yalnızca cinsel ilişkiyi değil aynı zamanda çiftin genel ilişki dinamiklerini de olumsuz etkileyebilir. Bu durum, genellikle iletişim eksikliklerinden, duygusal bağların zayıflamasından ve bireysel tatminsizliklerden kaynaklanabilir. Psikolojik açıdan bu durumu aşmak için çiftlerin daha derin bir içsel anlayış geliştirmeleri ve profesyonel destek almaları önemlidir. İletişimi Güçlendirmek: Duygusal Bağları Derinleştirmek Cinsel yaşamda monotonluğu aşmanın temel adımı, açık ve dürüst iletişim kurmaktır. Bir çok çift, cinsellikle ilgili konuşmaktan çekinir ve bu durum zamanla uzaklaşmalarına sebep olabilir. Psikolojik açıdan; partnerinizle cinsel yaşamınızı, arzularınızı, beklentilerinizi ve endişelerinizi açıkça paylaşmak, duygusal bağınızı güçlendirebilir. İletişim, yalnızca cinsel ihtiyaçları değil aynı zamanda duygusal ihtiyaçları da anlamayı gerektirir. Cinsellik, fiziksel bir eylem olmanın ötesinde partnerinizle olan duygusal bağınızı pekiştiren bir deneyimdir. Bu yüzden duygusal yakınlık kurarak heyecanı yeniden tetiklemek mümkün olabilmektedir. Yeni Deneyimlere Açılmak: Cinsellikteki Keşif Duygusunu Yeniden Canlandırmak Cinsel monotonluğun üstesinden gelmenin yollarından bir tanesi yeniliklere açık olmaktır. Çiftler zamanla cinsel yaşamlarında aynı kalıpları izlemeye başladığında keşif duygusunu kaybedebilirler. Psikolojik açıdan yeni deneyimler ve farklı cinsel aktiviteler denemek ilişkinin heyecanını artırabilir. Ancak bu yenilikleri denemek için her iki tarafın da birbirine karşı empati duyması gerekir. Partnerinizin arzularına ve sınırlarına saygı göstererek ilişkinizdeki cinsel bağları daha derinlemesine keşfetmek, psikolojik olarak da birbirinize olan güveninizi artırır. Ayrıca, bu tür yenilikler ilişkinizin genelinde daha fazla duygusal yakınlık ve bağlılık yaratabilir. Romantik Bağları Güçlendirmek: Cinsel Yaşamın Duygusal Boyutu Cinsellik yalnızca fiziksel bir birleşimden ibaret değildir aynı zamanda duygusal bir deneyimdir. Bu duruma psikolojik açıdan baktığımızda romantizm, ilişkinin sağlıklı bir şekilde büyümesi için kritik bir unsurdur. Romantik anlar yaratmak, sadece cinsel yaşamı değil aynı zamanda ilişkinin genel duygusal bağlarını da güçlendirebilir. Özel bir akşam yemeği, birlikte geçirilen zamanlar veya küçük jestler, çiftlerin arasındaki bağları derinleştirir ve cinsel monotonluğu aşmalarına yardımcı olabilir. Bu tür romantik anlar, güven ve duygusal yakınlık oluşturur bu da cinsel yaşamı yeniden canlandırır. Cinsellik ve romantizm arasındaki bu bağ, ilişkinizdeki heyecanı artırabilir. Bireysel İhtiyaçları Tanımak: Kendi Cinsel İsteklerinizi Keşfetmek Çiftlerin cinsel yaşamlarındaki monotonluk, genellikle bireysel ihtiyaçların göz ardı edilmesinden kaynaklanabilir. Psikolojik açıdan ise her bireyin cinsel ihtiyaçları ve arzuları farklıdır ve bu farkları anlamak ilişkinin sağlıklı bir şekilde ilerlemesi için gereklidir. Bireysel cinsel ihtiyaçların anlaşılması, çiftlerin birbirlerinin beklentilerine daha duyarlı olmasını sağlar. Bir partnerin arzularını ve sınırlarını anlamak, ilişkinin fiziksel ve duygusal yönlerinde daha derin bir bağ kurmanıza yardımcı olur. Bu farkları kabul etmek, cinsel yaşamda dengeyi sağlayabilir ve monotonluğu aşmanıza yardımcı olabilir. Bireysel Gelişim: Kendinize Zaman Ayırın ve İçsel Tatmin Sağlayın Cinsel monotonluk, bazen bireysel tatminsizlikten de kaynaklanabilir. Psikolojik açıdan bakacak olursak bireylerin kendilerini cinsel açıdan tatmin hissetmeleri, ilişkinin bütününü doğrudan etkiler. Kendinize zaman ayırmak, içsel dengeyi sağlamak ve bireysel gelişiminize odaklanmak, cinsel yaşamı olumlu yönde etkileyebilir. Rahatlamanızı sağlayacak aktiviteler veya kişisel gelişim aktiviteleri gibi uygulamalar, zihinsel rahatlama ve duygusal iyileşme sağlar. Bireysel tatmin, ilişkiye de yansır; dolayısıyla kendinizi daha iyi hissetmek, partnerinizle daha derin bir bağ kurmanıza yardımcı olabilir. Profesyonel Destek Almak: Çift Terapisinin Rolü Cinsel monotonluğu aşmak, yalnızca çabalarla değil gerektiğinde profesyonel destekle de mümkün olabilir. Çift terapisi, özellikle cinsel yaşamda meydana gelen olumsuz değişikliklerin ele alınmasında büyük bir fark yaratabilir. Terapistler, çiftlerin duygusal ve cinsel ihtiyaçlarını anlamalarına yardımcı olur, iletişimi güçlendirir ve sağlıklı cinsel alışkanlıklar geliştirmelerine rehberlik eder. Çift terapisi, sadece fiziksel değil ayrıca duygusal ve zihinsel iyileşme sürecini de kapsar. Psikolojik açıdan ise bu tür bir profesyonel destek, çiftlerin birbirlerini daha iyi anlamalarına ve cinsel yaşamlarını canlandırmalarına yardımcı olabilir. Cinsel monotonluk, ilişkilerde karşılaşılan yaygın bir sorun olsa da doğru iletişim, empati ve yeniliklere açık olmakla aşılabilir. Bu süreç, sadece cinsel yaşamı değil, ilişkinin duygusal boyutlarını da kapsar. Psikolojik açıdan ise hem partnerin hem de bireyin, duygusal ve cinsel ihtiyaçlarını anlaması ve kabul etmesi gereklidir. Bu tür bir içsel anlayış ve profesyonel rehberlik, ilişkinin her iki tarafının da gelişmesine ve cinsel bağların güçlenmesine yardımcı olabilir. Cinsel monotonluktan çıkmak, yalnızca yeni deneyimler denemekle değil aynı zamanda birbirinize duyduğunuz empatiyi ve anlayışı derinleştirmekle mümkündür. Unutmayın ki sağlıklı bir cinsel yaşam, sağlıklı bir ilişki için temel bir yapı taşıdır ve bu sürece profesyonel terapi desteğiyle yön vermek, ilişkinizin her yönünü canlandırabilir. İzmir Karşıyaka Psikolog, İzmir Karşıyaka Çift ve Aile Terapisi ve Online Terapi seçeneklerimizle sizlerin yanındayız. Sağlıkla ve sevgiyle kalın.
- Çift Terapisi ve Cinsellik: İlişkilerde Cinselliğin Rolü Nedir?
Cinsellik, bir ilişkinin yalnızca fiziksel yönünü değil aynı zamanda duygusal ve psikolojik bağları da kuvvetlendiren önemli bir bileşendir. Cinsel yaşam, çiftlerin birbirlerine duyduğu sevgiyi, güveni ve bağlılığı ifade etme yollarından biri olarak öne çıkar. Ancak zamanla çeşitli sebeplerle cinsel yaşamda yaşanabilecek zorluklar, ilişki dinamiklerini olumsuz yönde etkileyebilir. Cinsel sorunlar, çoğu zaman iletişim eksiklikleri, duygusal uzaklık veya dışsal stres faktörleri gibi nedenlerle başlar. Bu gibi durumlar, çiftlerin birbirlerini anlamakta güçlük çekmelerine ve cinsel tatminin azalmasına yol açabilir. Çift terapisi, bu zorlukları aşmanın, cinsel uyumu yeniden kurmanın ve sağlıklı bir ilişki inşa etmenin güçlü bir yolu olabilir. Cinselliğin İlişkilere Katkısı Nedir? Cinsellik, çiftlerin arasındaki bağın güçlenmesine yardımcı olur. Duygusal yakınlık, güven ve bağlılık cinsel birleşimin bir parçasıdır. Düzenli ve tatmin edici bir cinsel yaşam, yalnızca fiziksel doyum sağlamaz aynı zamanda ilişkinin diğer yönlerine de olumlu etkilerde bulunur. Çiftler arasındaki yakınlık arttıkça paylaşılan deneyimlerin gücü, ilişkideki duygusal bağları derinleştirir. Sağlıklı bir cinsel yaşam, partnerler arasında bir anlayış ve saygı çerçevesinde sürdürülmelidir. Ancak cinsel sorunlar görmezden gelindiğinde yalnızca bu alanda değil ilişkinin diğer bölümlerinde de olumsuz etkiler ortaya çıkabilir. Cinsel tatminsizlik, duygusal uzaklaşmaya ve iletişim sorunlarına yol açabilir. Bu da uzun vadede ilişkinin temelini sarsabilir. Sağlıklı bir cinsel yaşam için kendinize sorabileceğiniz bazı sorular: Partnerimle cinsellik hakkında ne kadar açık konuşabiliyorum? Arzularımı ve ihtiyaçlarımı ifade etmekte zorlanıyor muyum? Cinsel hayatımızdaki sorunlar, ilişkimizin diğer alanlarını nasıl etkiliyor? Partnerimle cinsel beklentilerimiz ve arzularımız hakkında ne kadar uyum içerisindeyiz? İlişkide Cinsel Uyum Nasıl Sağlanır? Cinsel uyum, her çift için farklılık gösterebilir çünkü her bireyin cinsellikten beklediği şeyler değişir. Bu nedenle cinsel uyumu sağlamak, partnerlerin birbirlerinin ihtiyaçlarına saygı göstermesini ve birbirlerine empatik yaklaşmasını gerektirir. Cinsel uyumun sağlanabilmesi için iletişim, güven ve açık bir anlayış esastır. Cinsel uyumu artırmak için bazı önerilere mi ihtiyacınız var? İletişimi Güçlendirin: Cinsellik, tabu olmamalıdır. Partnerinizle duygularınızı, arzularınızı ve endişelerinizi açıkça paylaşın. Birlikte ne istediğinizi konuşmak, ilişkinin her alanında daha sağlıklı bir bağ kurmanıza yardımcı olabilir. “Ne istiyorum?” ve “Partnerim ne istiyor?” gibi sorulara dürüst ve anlayışlı yanıtlar aramak, birbirinizi daha iyi anlamanızı sağlar. Önyargılardan Kurtulun: Toplumsal cinsiyet rollerine veya yanlış inanışlara dayalı kalıplardan uzaklaşın. Cinsel yaşam, herkesin kendine özgü bir deneyimidir ve bu deneyimlerdeki farklılıklar normaldir. Kendi ilişkinize uygun, birbirinizin sınırlarına ve isteklerine saygılı bir cinsel yaşam alanı oluşturmak önemlidir. Ortak Çözümler Bulun: Cinsel uyum, her iki tarafın da ihtiyaçlarının karşılanmasını gerektirir. Yeni deneyimler denemek, romantik anlar yaratmak ve birbiriyle kaliteli zaman geçirmek, cinsel uyumu artırabilir. Birlikte yapılan aktiviteler, cinsel bağın güçlenmesini destekleyebilir. Profesyonel Destek Alın: Cinsel sorunlar, çoğu zaman çiftlerin kendi başlarına çözmekte zorlandığı karmaşık durumlardır. Cinsel terapistler veya çift terapistleri, bu sorunların ele alınmasında rehberlik edebilir. Çift terapisi, her iki tarafın da kendini ifade edebileceği güvenli bir ortam sağlayarak sorunların çözülmesine yardımcı olabilir. Cinsellik ve İlişkilerde Sık Karşılaşılan Sorunlar Cinsel yaşamda karşılaşılan bazı yaygın sorunlar, çiftlerin birbirleriyle uyumlu bir şekilde iletişim kurmasını engelleyebilir. Bu sorunların çözüme kavuşturulması, ilişkinin sağlığı için önemlidir. Libido Düşüklüğü: Partnerler arasındaki cinsel istek düzeyinin farklı olması, ilişkiyi zorlaştırabilir. Bir tarafın daha fazla cinsel isteği varken diğer tarafın istekleri düşük olabilir. Bu dengesizlik, cinsel gerilime yol açabilir. Performans Kaygısı: “Yeterince iyi miyim?” sorusu, cinsel yaşamda kaygıya neden olabilir. Cinsel performansla ilgili endişeler, cinsel birleşimden kaçınmaya yol açabilir ve bu da ilişkinin genel tatminini olumsuz etkileyebilir. Duygusal Uzaklık: Cinsel yaşam, duygusal bağın bir yansımasıdır. Partnerler arasında iletişim sorunları veya duygusal mesafe, cinsel hayatı da olumsuz yönde etkileyebilir. Rutinleşme: İlişkilerdeki monotonluk, cinsel hayatın da sıkıcı hale gelmesine neden olabilir. Cinsel yaşamın yenilikler ve heyecanla canlı tutulması önemlidir. Sağlıklı Bir Cinsel Hayat İçin İlk Adımı Atın Cinsel uyum; sabır, anlayış ve sürekli iletişim gerektiren bir süreçtir. Bu süreçte, partnerinizle birlikte iş birliği yaparak birbirinizin ihtiyaçlarını anlamak ve profesyonel destek almak, ilişkinizin sağlıklı bir şekilde ilerlemesine yardımcı olabilir. Unutmayın ki tatmin edici bir cinsel yaşam, mutlu ve sağlıklı bir ilişkinin temel taşlarından biri olabilir. Eğer cinsel sorunlarla başa çıkmakta zorlanıyorsanız, İzmir Karşıyaka’daki danışmanlık merkezimize başvurarak çift terapisi hizmetlerimizden faydalanabilirsiniz. Sağlıklı bir ilişki ve cinsel uyum için bir adım atmaya ne dersiniz? Sağlık ve sevgiyle kalın.
- Akran Zorbalığı: Çocuklarınızın Sessiz Çığlıklarını Duyuyor musunuz?
Çocukların ve gençlerin yaşamında, akranlarıyla olan ilişkiler hayati bir önem taşır. Bu ilişkiler, onların özgüvenlerini inşa eder, sosyal becerilerini geliştirir ve sağlıklı bir kişilik oluşturmalarına katkı sağlar. Ancak bu bağlar her zaman destekleyici ve pozitif olmayabilir. Bazen çocuklar arasındaki etkileşimler incitici, dışlayıcı ve zarar verici bir hal alabilir. İşte bu noktada, "akran zorbalığı" devreye girer. Akran zorbalığı, bir çocuğun ya da gencin sürekli olarak bir başka yaşıtı tarafından fiziksel, sözlü veya duygusal olarak zarar gördüğü, baskı altına alındığı bir durumdur. Bu sorun, yalnızca bireysel değil aynı zamanda toplumsal bir krizdir. Çocuğun maruz kaldığı bu travma, derin psikolojik yaralar bırakabilir ve bu yaralar bazen bir ömür boyu sürebilir. Son yıllarda, hem okullarda hem de çevrimiçi platformlarda zorbalığın artışı, ebeveynler ve eğitimciler arasında ciddi bir endişe kaynağı olmuştur. Bir çocuk, yaşadığı zorbalığı ifade etmekte zorlanabilir ya da bunu "normal" bir durum olarak kabul edebilir. Ancak zorbalığın ardında yatan sessiz çığlıklar, onların iç dünyasında büyük fırtınalar koparabilir. ''Akran zorbalığını nedir?'' sorusundan yola çıkarak akran zorbalığını anlamak ve onunla başa çıkabilmek için öncelikle bu kavramın derinliklerine inmek, belirtilerini fark etmek ve etkilerini bilmek gerekir. Çocuğunuzda gözlemlediğiniz bazı küçük değişiklikler, büyük bir sıkıntının habercisi olabilir. Zorbalık, bir çocuğun sadece bugünkü ruh halini değil yarınını da şekillendirir. Gelin, çocuklarımızın güçlü ve sağlıklı bireyler olarak yetişmesine katkıda bulunmak için bu konuda bilinçlenelim ve onlara destek olmanın yollarını birlikte keşfedelim. Akran Zorbalığı Nedir? Akran zorbalığı, bir çocuğun ya da ergenin, başka bir çocuk, ergen ya da grup tarafından tekrar eden bir şekilde fiziksel, sözel, duygusal ya da sosyal olarak taciz edilmesi durumudur. Bu taciz, genellikle bir güç dengesizliğinden kaynaklanır; zorba çocuk, fiziksel olarak daha güçlü, daha popüler ya da grup dinamiklerinde daha etkili bir konumda olabilir. Zorbalık davranışları tek seferlik bir durum değil, sistematik bir şekilde tekrar eden eylemlerden oluşur. Zorbalığın etkileri yalnızca mağdurun fiziksel sağlığını değil aynı zamanda duygusal ve sosyal gelişimini de tehdit eder. Aşağılanma, dışlanma ya da tehdit edilme, çocuğun kendine olan güvenini sarsar ve uzun vadeli travmalara neden olabilir. Özellikle büyüme ve kimlik oluşturma dönemlerinde olan çocuklar ve gençler için bu tür deneyimler, benlik algısını ciddi şekilde zedeleyebilir. Akran zorbalığının modern dünyadaki en önemli boyutlarından biri de dijital platformlarda yaşanmasıdır. Siber zorbalık, çocuğun evde ya da güvenli kabul ettiği alanlarda bile bu tacizden kaçamamasına neden olur. Akran Zorbalığının Belirtileri Nelerdir? Zorbalığa uğrayan çocuklar genellikle yaşadıklarını paylaşmaktan çekinirler. Ancak davranışlarındaki bazı değişiklikler bir sorun olduğunun sinyallerini verebilir. 1. Okul Başarısında Düşüş Çocuğunuz, önceden severek katıldığı derslere ya da etkinliklere ilgisini kaybetmiş olabilir mi? Okula gitmek istememesi, ders notlarında ani düşüşler ya da öğretmenlerinden sık gelen şikayetler bir şeylerin ters gittiğini gösterebilir. 2. İçe Kapanma Çocuğunuzun eskiden keyif aldığı sosyal etkinliklerden uzaklaştığını fark ettiniz mi? Daha fazla yalnız vakit geçirmek istemesi, arkadaşlarıyla görüşmeyi reddetmesi ya da ailesine bile duygusal anlamda kapanması, zorbalığa maruz kalan çocuklarda sıkça görülen bir durumdur. 3. Fiziksel Belirtiler Çocuğunuzda açıklanamayan yaralar, morluklar ya da sık sık hastalanma gibi fiziksel belirtiler var mı? Bu tür belirtiler, fiziksel zorbalığa işaret edebilir. Ayrıca, karın ağrısı, mide bulantısı ya da baş ağrısı gibi psikolojik kökenli fiziksel şikayetler yaşadığı strese bağlı olarak okula gitmekten kaçınmak için dile getiriliyor olabilir. 4. Kendi Değerini Sorgulama "Ben neden böyleyim?", "Neden kimse beni sevmiyor?" gibi cümleler duyuyor musunuz? Zorbalığa maruz kalan çocuklar, zamanla kendilerini suçlamaya başlar ve özsaygıları ciddi şekilde zarar görebilir. Çocuğunuzun kendisi hakkında yaptığı yorumlara dikkat edin. 5. Teknoloji Kullanımında Değişim Çocuğunuz telefonunu sizden saklıyor, sosyal medya hesaplarını gizli tutuyor ya da aniden çevrim içi olmaktan kaçınıyor mu? Siber zorbalığa uğrayan çocuklar, dijital dünyayla ilişkilerinde değişimler gösterir. Aşırı sinirlenme ya da aniden üzülme gibi tepkiler de bu durumun işareti olabilir. Belirtilerin Daha İyi Anlaşılabilmesi İçin Ebeveynler için Sorular Çocuğunuzun davranışlarında yukarıdaki değişikliklerden herhangi birini fark ediyor musunuz? Çocuğunuzla açık bir şekilde konuştuğunuzda kendini rahatça ifade edebiliyor mu? Okuldan ya da arkadaş çevresinden sık sık şikayetçi oluyor mu? Çevrim içi ortamda maruz kaldığı zorbalıkla başa çıkmakta güçlük çekiyor olabilir mi? Eğer bu sorulardan bazılarına “evet” cevabını veriyorsanız, çocuğunuz zorbalığa uğruyor olabilir. Ona güvende olduğunu hissettirmek ve yaşadıklarını paylaşması için destekleyici bir ortam yaratmak çok önemlidir. Bu durumda profesyonel yardım, bu süreci aşmada kritik bir rol oynayabilir. Zorbalık Türleri 1. Fiziksel Zorbalık Fiziksel zorbalık, en çok fark edilen ve genellikle en açık şekilde görülen zorbalık türüdür. Buna tekme atma, itme, tokat atma, eşyalarını saklama ya da zarar verme gibi davranışlar dahildir. Mağdur çocuk, genellikle kendini savunamayacak durumda olur ve bu da fiziksel zararların daha ciddi boyutlara ulaşmasına neden olabilir. Fiziksel zorbalık, mağdurun kendini güvensiz hissetmesine ve çevresine korku dolu bir gözle bakmasına yol açar. 2. Sözlü Zorbalık Sözlü zorbalık; hakaret, dalga geçme, alay etme, tehdit etme ya da küçümseyici sözler söyleme gibi davranışları içerir. Çoğu zaman "sadece kelimeler" olarak görülen bu tür zorbalık, mağdurun özsaygısını zedeleyerek çok daha derin psikolojik izler bırakabilir. Özellikle çocukların duygusal dayanıklılıklarının gelişim aşamasında olması, sözlü zorbalığın etkilerini daha yıkıcı hale getirebilir. 3. Sosyal Zorbalık Sosyal zorbalık; mağdurun arkadaş gruplarından dışlanması, bir gruba dahil edilmemesi, hakkında dedikodular yayılması ya da sosyal çevresinin manipüle edilmesi şeklinde görülür. Sosyal dışlanma, çocukların yalnızlık hislerini artırarak, kendilerini değersiz ve yetersiz hissetmelerine neden olabilir. Bu tür zorbalık, mağdurun sosyal bağlantılarını koparabilir ve izolasyona yol açabilir. 4. Siber Zorbalık Günümüzde teknolojinin yaygınlaşmasıyla birlikte, zorbalığın sınırları dijital dünyaya taşındı. Siber zorbalık, internet ve sosyal medya platformları üzerinden yapılan tehditler, hakaretler, alay içerikli mesajlar ve manipülatif davranışlarla kendini gösterir. Siber zorbalığın etkisi, mağdurun her an ve her yerde bu zorbalığa maruz kalabilmesi nedeniyle daha yıkıcı olabilir. Örneğin, mağdur hakkında paylaşılan bir video ya da fotoğraf, tüm sosyal çevresine hızla yayılabilir ve utanç duygusunu derinleştirebilir. Zorbalık Türlerinin Ortak Noktaları Nelerdir? Tüm zorbalık türlerinin ortak bir amacı vardır: mağduru güçsüz hissettirmek ve üzerinde kontrol sağlamak. Bu süreçte zorbalığı yapan çocuk ya da genç, kendini daha güçlü ya da üstün hissederken; mağdur ise güvensizlik, korku ve çaresizlik hissine kapılır. Zorbalık genellikle bir güç dengesizliği ile başlar. Güç, fiziksel üstünlük, sosyal statü ya da manipülasyon becerileriyle elde edilebilir. Bu dengesizlik, mağdurun kendini savunmasını zorlaştırır. Zorbalığın pekişmesinde diğer akranların rolü de önemlidir. Zorbalığa seyirci kalan, bunu teşvik eden ya da sessiz kalan çocuklar, bu davranışın sürmesine katkıda bulunabilir. Akran zorbalığının bu farklı türlerini ve etkilerini anlamak hem ebeveynlerin hem de öğretmenlerin, çocuklara nasıl destek olabileceklerini görmeleri açısından kritik öneme sahiptir. Çocuğunuzun zorbalığa uğradığını ya da zorbalık yaptığını düşünüyorsanız, hemen harekete geçmek bu sürecin zararlarını en aza indirmek için gereklidir. Zorbalığın Etkileri Nelerdir? Zorbalık, çocukların ve ergenlerin hayatında yalnızca kısa süreli bir rahatsızlık yaratmakla kalmaz aynı zamanda uzun vadeli ve derin izler bırakabilir. Bu izler, çocuğun duygusal, sosyal ve akademik yaşamını etkileyerek ileriki yaşantısında da sorunlara yol açabilir. 1. Düşük Öz saygı Zorbalığa uğrayan çocuklar, sürekli olarak aşağılanma ve dışlanma hissine maruz kaldıklarında kendilerini değersiz ve yetersiz hissetmeye başlar. Bu süreç, özgüvenin azalmasına ve "Ben yeterince iyi değilim" düşüncesinin yerleşmesine neden olabilir. Düşük öz saygı, çocuğun hem eğitim hayatında hem de sosyal çevresinde pasif bir duruma düşmesine yol açabilir. 2. Kaygı ve Depresyon Zorbalık, çocuklarda yoğun bir korku ve güvensizlik hissine sebep olur. Bu çocuklar, sürekli bir tehdit altında olduklarını düşünerek kaygı bozuklukları geliştirebilir. Zamanla bu durum, umutsuzluk ve çaresizlik duygularıyla birleşerek depresyona dönüşebilir. Zorbalığa uğrayan çocuklar; uyku problemleri, iştahsızlık, karın ağrısı gibi fiziksel semptomlar da gösterebilir. 3. Akademik Gerileme Zorbalık, çocukların okul ortamına yönelik algısını olumsuz etkileyebilir. Zorbalığa uğrayan çocuklar, okula gitmekten kaçınabilir ya da derslere konsantre olmakta güçlük çekebilir. Bu durum, zamanla ders başarısında düşüşe ve akademik hedeflerden uzaklaşmaya neden olabilir. Özellikle sürekli zorbalıkla mücadele eden çocuklarda öğrenme motivasyonu ciddi şekilde azalabilmektedir. 4. İlişkisel Zorluklar Zorbalık, mağdur çocukların sosyal becerilerini zayıflatabilir. Başkalarına güvenmekte zorlanabilir veya yeni arkadaşlıklar kurmaktan kaçınabilirler. Bu durum, çocukların yalnızlaşmasına ve sosyal çevrelerinde kendilerini dışlanmış hissetmelerine neden olur. İleriki yaşamlarında ise sağlıklı ilişkiler kurmakta zorlanabilir, iş ve aile hayatlarında benzer problemlerle karşılaşabilirler. 5. Uzun Vadeli Psikolojik Etkiler Zorbalık yalnızca çocukluk dönemiyle sınırlı kalmaz; etkileri yetişkinlikte de devam edebilir. Sürekli aşağılanma ve dışlanma hissi, bireyde kronik bir güvensizlik, anksiyete ya da travma sonrası stres bozukluğu (TSSB) gibi psikolojik sorunlara yol açabilir. Zorbalığın bu sessiz yaralarını anlamak, çocuklarımıza destek olmak ve bu süreci onlarla birlikte aşmak için çok önemlidir. Çocuğunuzun duygusal ya da sosyal değişiklikler yaşadığını fark ettiğinizde onun yanında olduğunuzu hissettirerek profesyonel destek almayı düşünmek, sorunun çözümünde kritik bir adımdır. Ebeveynler ve Öğretmenler İçin Çözüm Önerilerimiz Nelerdir? Zorbalık, çocuğun yalnızca bireysel çabalarıyla üstesinden gelebileceği bir durum değildir. Çevresindeki yetişkinlerin desteği, bu süreci atlatmada hayati bir rol oynar. Ebeveynler ve öğretmenler olarak zorbalığa maruz kalan çocuklara yardımcı olmak ve bu sorunun önüne geçmek için sizlerin de önlemler alması gerekir. 1. Çocuğunuzu Dinleyin Zorbalığa uğrayan bir çocuk, yaşadıklarını paylaşmaktan çekinebilir. Bu nedenle ona güvenli ve yargılayıcı olmayan bir ortam sunmak önemlidir. Sakin bir şekilde onu dinleyin ve söylediklerini küçümsemeden ya da suçlamadan anlamaya çalışın. “Ne hissettin?”, “Bu durum seni nasıl etkiledi?” gibi açık uçlu sorular sorarak ona kendini ifade etme fırsatı verin. 2. Okulla İş Birliği Yapın Zorbalık genellikle okul ortamında gerçekleştiğinden, öğretmenler ve okul yönetimiyle iletişime geçmek etkili bir adımdır. Durumu açıkça anlatın ve çocuğunuzun güvenliği için alınabilecek önlemleri tartışın. Okulun zorbalıkla mücadele politikaları hakkında bilgi edinin ve bu politikaların aktif bir şekilde uygulanmasını talep edin. 3. Duygusal Destek Sağlayın Zorbalığa uğrayan çocuklar genellikle kendilerini yalnız, değersiz ve güvensiz hissederler. Çocuğunuzu her koşulda sevdiğinizi, değerli olduğunu ve onun yanında olduğunuzu hissettirin. Ona güçlü yanlarını hatırlatarak özgüvenini yeniden inşa etmesine yardımcı olun. 4. Siber Zorbalığı Önlemek İçin Teknoloji Kullanımını İzleyin Siber zorbalık, evde bile çocuğunuzu etkileyebilecek kadar yaygın bir sorun haline gelmiştir. Çocuğunuzun internet ve sosyal medya kullanımını izleyerek çevrim içi ortamda güvenliğini sağladığınızdan emin olun. Ona dijital dünyada hangi bilgileri paylaşmasının güvenli olmadığını ve zorbalıkla karşılaşırsa bunu sizinle paylaşmasının önemini öğretin. 5. Profesyonel Destek Alın Zorbalığın bıraktığı izler, profesyonel bir desteği gerektirebilir. Çocuğunuzun duygusal ve sosyal sağlığını korumak için bir çocuk psikoloğu ya da aile terapistine başvurun. Zorbalığa Karşı Bilinçlenme ve Önleme Zorbalık, sadece bireysel bir sorun değil aynı zamanda toplumsal bir meseledir. Bu nedenle çocukları, öğretmenleri ve ebeveynleri zorbalıkla ilgili bilinçlendirmek oldukça önemlidir. Çocuğunuza zorbalık karşısında nasıl davranacağını öğretmek, özgüvenini artırabilir ve olası zorbalık durumlarının önüne geçebilir. Çocuğunuza, zorbalık karşısında sakin kalmasını ve güvenilir bir yetişkinden yardım istemesi gerektiğini öğretin. Empati kurmayı teşvik ederek, çocuğunuzun zorbalık yapan biri olmasının da önüne geçin. Unutmayın, bir çocuk için en güvenli liman, sevgi dolu bir ailedir. Çocuğunuz zorbalığa uğradığında, en çok ihtiyaç duyduğu şey sizin desteğiniz ve rehberliğinizdir. Zorbalığın yarattığı duygusal yükle başa çıkmak zor olabilir ancak bu süreci profesyonel destekle birlikte yönetmek, çocuğunuzun kendine olan güvenini yeniden kazanmasına ve güçlü bir birey olarak yetişmesine yardımcı olacaktır. İzmir Karşıyaka’daki danışmanlık merkezimizde, çocuklar ve aileler için özel terapi hizmetleri sunuyoruz. Çocuğunuzun mutlu ve güçlü bir birey olmasını sağlamak için bize ulaşabilirsiniz. Birlikte, onun geleceği için fark yaratabiliriz. Sağlıkla Kalın.
- Kendimi Neden Mutsuz Hissediyorum?
Modern hayatın karmaşıklığı içinde kendimizi sıklıkla şu soruyu sorarken bulabiliriz: "Neden mutsuzum?" Oysa bu sorunun yanıtı, genellikle yüzeyde değil, çok daha derinlerde saklıdır. Gelin birlikte mutsuzluğunuzu anlamlandırmaya ve çözüm yollarını keşfetmeye çalışalım. Mutsuzluk Gerçekten Nedir? Mutsuzluk, geçici bir ruh halinden çok, bazen hayatın genel bir rengi gibi hissedilir. Eğer sürekli olarak içsel bir tatminsizlik yaşıyor, başarılarınızda bile huzuru bulamıyorsanız bu durum ''kronik mutsuzluk" olabilir. Peki, bu durum nereden ve neden kaynaklanıyor? Neden hangi durumda olursak olalım '' Kendimi çok mutsuz hissediyorum ?'' diye düşünceler bizi ele geçiriyor? Kişisel Başarısızlık Hissi: Başarısızlık algısı, gerçekte başarısız olmasanız bile zihninizin sizi ele geçirdiği bir tuzaktır. "Herkes benden daha başarılı, herkes benden daha iyi, herkes benden daha mutlu.'' düşünceleri, özellikle sosyal medyanın yarattığı mükemmellik illüzyonuyla daha da güçlenir. Kişisel Tatminsizlik: Sahip olduklarınızın size yetmemesi, "daha fazlasını isteme" dürtüsüyle birleştiğinde mutluluğu sabote eder. Peki, '' gerçekten ne istiyorum?'' diye kendinize hiç sordunuz mu? Gerçekten bunu hiç düşündünüz mü? Takıntılar ve Kontrol İhtiyacı: "Her şey mükemmel olmalı!" diyen iç ses, hayatı dayanılmaz hale getirebilir. Kendinizi mükemmeliyetçi bir insan olarak tanımlar mısınız? Peki bu durumda mükemmeliyetçiliğiniz mutluluğunuzu nasıl çalıyor olabilir mi? Bunun yanında zihninizi meşgul eden takıntılarınız da var mı? Mutsuzluk ve İlişkiler: Nerede Yanlış Yapıyoruz? Aile İlişkilerinde Çatışma: Çocuklukta yaşanan duygusal boşluklar, yetişkinlikte mutluluk kapasitenizi etkileyebilir. Ailenizle olan ilişkiniz sizi ne kadar etkiliyor? Geçmişinizi, sizi var eden yılları düşündüğünüzde aklınıza neler geliyor? Romantik İlişkiler ve Beklentiler: Hayatınızdaki insandan beklentileriniz gerçekçi mi? İlişkilerde yaşadığınız problemler sizi yalnız ve mutsuz hissettiriyor olabilir mi? Romantik ilişkilerdeki sorunlar çoğu zaman iletişim eksikliğinden veya partnerimizden karşılanması imkansız beklentilerimizden kaynaklanır. Sevgi, güven ve anlayış üzerine kurulu bir ilişki, mutluluğunuzu artırabilir; ancak hayal kırıklıklarıyla dolu bir ilişki, sizi duygusal olarak tükenmiş hissettirebilir. Partnerinizle gerçekten neye ihtiyacınız olduğunu açıkça konuşuyor musunuz? Eğer konuşmuyorsanız birkaç dakikalığına bile olsa '' açık iletişimin ilişkinizdeki rolünü'' düşünmenizi tavsiye ederim. Arkadaşlık Bağları: Gerçek anlamda paylaşımda bulunabildiğiniz kaç arkadaşınız var? Arkadaşlık bağları, mutluluğumuzun temel taşlarından biridir. Ancak çoğu zaman yüzeysel ilişkilerle yetinir ve derin bir bağ kurmanın eksikliğini hissederiz. Güvendiğiniz, duygularınızı özgürce paylaşabildiğiniz bir dostluk hayatınızda ne kadar yer kaplıyor? Peki, bu ilişkileri geliştirmek için yeterince çaba gösteriyor musunuz? Mutsuzluk ve İş Hayatı İşiniz sizi besliyor mu, yoksa tüketiyor mu? Tükenmişlik Sendromu Her gün işe gitmek bir yük mü? İş hayatında fiziksel ve duygusal yorgunluk hissi, tükenmişlik sendromunun ilk işaretlerindendir. Sürekli bir yoğunluk, üzerinizdeki baskıyı artırabilir. Bu his sadece iş performansınızı değil, özel hayatınızı da olumsuz etkiler. İş Arkadaşlıkları ve Çevre İş arkadaşlarınızla ilişkileriniz nasıl? Destekleyici bir ekip içinde çalışmak mutluluk getirirken toksik bir ortam huzurunuzu bozabilir. Sürekli rekabet, dedikodu ya da yalnızlık hissi, işyerindeki huzursuzluğun temel nedenlerinden biridir. Uzaklık ve Ulaşım Sorunları Eve uzak bir iş yerinde çalışmak, zamanınızı ve enerjinizi tüketebilir. Trafikte geçirilen saatler, sosyal hayatınızdan çaldığı gibi, fiziksel ve zihinsel yorgunluğu da artırır. İşe giderken ve dönerken kendinizi nasıl hissediyorsunuz? Maddi Tatminsizlik Yaptığınız işin karşılığında aldığınız ücret, emeğinize değer verildiğini hissettirecek düzeyde mi? Maddi tatminsizlik, hayatta birçok şeyi ertelemeye neden olabilir ve mutsuzluğunuzun arka planında yer alabilir. Kariyer Beklentileri ve Hayal Kırıklıkları İşiniz, hayal ettiğiniz kariyer yolunda mı ilerliyor? Kendi potansiyelinizi gerçekleştiremiyor olmak sizi başarısızlık hissine sürükleyebilir. Hedeflerinize ne kadar yakınsınız? Yoksa bir çıkmazda mı hissediyorsunuz? Bunların dışında: İşim bana sadece maddi kazanç mı sağlıyor yoksa beni motive eden bir anlamı var mı? İş arkadaşlarımla ve yöneticilerimle sağlıklı bir iletişim kurabiliyor muyum? İş ve yaşam dengem yerinde mi? Aileme ve kendime yeterince vakit ayırabiliyor muyum? Bu soruların cevaplarının sizde olması, sizin için nasıl bir anlam ifade ediyor? Kendinize Sorun: Mutluluk benim için ne ifade ediyor? Hayatımda eksik olan ne? Duygusal ihtiyaçlarımı karşılamak için hangi yolları denemeliyim? Çocuklukta beni etkileyen olaylar bugünkü mutluluk seviyemi nasıl şekillendirdi? Hayatımda kontrol edemediğim neler var ve bunları kabullenebiliyor muyum? Ben gerçekten ne olsun istiyorum, neyi bekliyorum? Kronik Mutsuzluğu Yenmek İçin Bazı Öneriler Geçmişin Yükünden Kurtulun: Geçmişte yaşadığınız travmalar ya da hayal kırıklıkları, bugünkü mutluluğunuzu gölgeliyor olabilir. Bununla başa çıkmak için profesyonel destek almayı düşünün. Hedeflerinizi Gözden Geçirin: Gerçekten ne istiyorsunuz? Hedeflerinizi başkalarının değil, kendi ihtiyaçlarınız doğrultusunda belirleyin. Kendinizle Bağlantı Kurun: Mindfulness ve günlük tutma gibi uygulamalar, içinizdeki boşluğu anlamanıza yardımcı olabilir. İlişkilerde Denge Kurun: Hem vermeyi hem almayı öğrenin. Empati geliştirmek, ilişkilerinizdeki sorunları çözebilir. Profesyonel Destek Alın: Unutmayın, bazen bir uzmanla konuşmak birçok kilidi açabilir. Kronik Mutsuzlukla Baş Etmek için Bir Adım Atın. Kronik mutsuzluk yaşamak zorunda kaldığınız bir durum değildir. Ancak bu döngüyü kırmak için bir değişim başlatmanız gerekir. İzmir Karşıyaka’daki Psikolojik Danışmanlık Merkezimizde, bireysel terapi yoluyla bu süreci birlikte aşabiliriz. Kendi mutluluğunuzu bulmak için bir adım atmaya hazır mısınız? Size soruyorum: "Şu anda hayatınızda sizi durduran en büyük engel nedir?" Belki de yanıt, derinlerde saklıdır. Onu birlikte bulabiliriz. Bugün harekete geçin ve mutluluğunuzu ertelemeyin. Sağlıkla ve mutlulukla kalın.
- Aşk, Bağlanma ve Sadakatin Geleceği: Nasıl Sağlıklı Bağlanabiliriz?
Sağlıklı ve güvenli bağlanma, modern ilişkilerin temel yapı taşlarından biridir. İlişkilerdeki bağlanma sorunları; bireylerin çocukluk dönemindeki deneyimlerinden, kişisel inançlardan veya geçmişteki travmalardan kaynaklanabilir. Sağlıklı bir bağlanma kurmak, kişinin kendisiyle barışık, güvenli ve empatik olmasını gerektirir. Güvenli bağlanma, ilişkinin uzun ömürlü olmasını ve çiftlerin birbirine duyduğu güveni arttırır. Bağlanma sorunları yaşayan bireyler için ise farkındalık geliştirmek, terapi desteği almak ve açık iletişimi benimsemek önemlidir. Sağlıklı bir ilişki kurmak için her iki tarafın da duygusal ihtiyaçları tanıması, güven inşa etmesi ve karşılıklı destekle ilerlemesi, ilişkilerin geleceğinin sağlam temeller üzerinde var olmasını sağlayabilir. Sağlıklı Bağlanma Stilleri: Neden Önemlidir? Bağlanma stilleri, bir bireyin çocukluk döneminde ilk bakım verenleriyle -ki bu kişiler genellikle ebeveynleriyle oluyor- kurduğu bağlanma tarzının yetişkinlikteki romantik ilişkilerine nasıl yansıdığını açıklar. Burada özellikle yetişkinler için dört ana bağlanma stilinden bahsedebiliriz. Güvenli Bağlanma: Kendi değerine inanan, başkalarıyla güven ve sevgi dolu ilişkiler kurabilen bireylerdir. İlişkilerde açık iletişim, destek ve empati sağlarlar. Kaygılı Bağlanma: Terk edilme korkusuyla başkalarına bağımlı olabilen ve sürekli onay arayan bireylerdir. Partnerlerinin kendilerini sevmeyebileceğinden endişe duyabilirler. Kaçınmacı Bağlanma: Duygusal yakınlıktan kaçınan ve bağımsızlıklarını korumayı ön planda tutan bireylerdir. İlişkilerde duvarlar örme ve uzak durma eğilimindedirler. Kaygılı-Kaçınmacı Bağlanma: Hem yakınlıktan korkan hem de yalnız kalmaktan çekinen bireylerdir. Bu kişiler, karmaşık duygular nedeniyle ilişkilere kendilerini tam anlamıyla veremeyebilirler. Bu stilde kaçınmacı ve kaygılı bağlanma stillerinin harmanlanmış halini sıkça görebiliriz. Her bireyin bağlanma stili, ilişkilerde duygusal dengeyi, iletişim kalitesini ve ilişkiye verdiği bağlılığı doğrudan etkiler. Bazen kendinizde var olan düşünce hatalarını anlamlandıramıyor veya davranışlarınızın hislerinizle farklı olduğunu düşünüyorsanız durup düşünüp sonra da bir uzman desteği ile nasıl bağ kurduğunuzu öğrenmek gerekebilir. Sağlıklı bağlanma geliştirmek, ilişki sorunlarını çözmek ve güvenli bir ortam yaratmak için bireylerin bu bağlanma stillerini anlamaları önemlidir. Sağlıklı Bir Bağlanma Geliştirmek İçin Neler Yapılabilir? Sağlıklı bir bağlanma kurmak, yalnızca ilişkideki sorunları çözmek için değil aynı zamanda duygusal denge ve bireysel mutluluk için de büyük önem taşır. Bu süreç, bilinçli bir çaba ve öz farkındalık gerektirir çünkü sağlıklı bağlanma, yalnızca partnerle değil aynı zamanda kişinin kendi duygusal dünyasıyla da uyum içinde olmasını sağlar. Öncelikle, sağlıklı bağlanma geliştirmek için bireylerin kendi geçmişlerine ve bağlanma stiline dair derinlemesine bir farkındalık kazanmaları gerekir. Çocukluk dönemindeki deneyimler, ebeveynlerle kurulan bağlar ve önceki ilişkilerde yaşanan travmalar, bugünkü bağlanma dinamiklerini etkileyebilir. Bu nedenle, geçmişin izlerini tanımak ve bu izlerin ilişkiler üzerindeki etkilerini fark etmek, iyileşme sürecinin ilk adımıdır. Bunun yanı sıra, sağlıklı bağlanma için kişinin kendi ihtiyaçlarını ve sınırlarını açıkça tanımlaması ve bunları partnerine doğru bir şekilde iletebilmesi gerekir. Duygusal ihtiyaçları bastırmak veya duygusal ilişkide olduğu kişinin beklentilerine uymak için kendini zorlamak yerine hem kendine hem de ilişkiye dürüst bir yaklaşım sergilemek hassas bir öneme sahiptir. Duygusal ihtiyaçların ifade edilmesi, çiftler arasında daha derin bir anlayış ve güven duygusu yaratır. Sağlıklı bağlanma geliştirmek aynı zamanda iletişim becerilerinin güçlendirilmesini gerektirir. Duygusal yakınlık, açık ve empatik bir iletişimle desteklenir. Partnerinizle hem olumlu hem de zor duygularınızı paylaşmak, ilişkinin daha sağlam bir temel üzerine inşa edilmesini sağlar. İletişimde yargılayıcı olmayan, anlayışa ve çözüme odaklı bir tutum benimsemek her iki tarafın da duygusal olarak daha güvende hissetmesine katkıda bulunur. Aynı zamanda sağlıklı bağlanma, bireylerin bağımsızlıklarını ve kişisel gelişimlerini de destekler. İlişkideki bağlılık, bireysel özgürlüklerle dengelendiğinde daha sürdürülebilir hale gelebilir. Kişisel ilgi alanlarınızı sürdürmek, kendi değerlerinizi ve hayallerinizi korumak, ilişkiye bireysel mutluluğunuzu taşımanıza yardımcı olabilir. Böylece ilişki sadece duygusal veya fiziksel bir ihtiyaçtan değil; sevgi ve paylaşım isteğinden doğabilecektir. Bu aşamada kendi bağlanma stilinizi ve bu stilin ilişkilerinize olan etkisini keşfetmeniz, sizin için gerçek anlamda fayda sağlayabilir. Bu farkındalık, sorunları daha iyi anlamanızı ve olası tetikleyicileri belirlemenizi sağlamanıza yardımcı olabilir. Son olarak; sizler için ilişkilerde sağlıklı bağlanmanın temeli, ihtiyaç ve duygularınızı açıkça ifade edebilmektir. Partnerinizle duygusal olarak daha yakın olabilmek için duygularınızı bastırmak yerine açıkça paylaşmaya çalışın. Bu konuda size destek olması adına birkaç küçük iletişim önerimiz var! Güven İnşa Etmek: Güven, sağlıklı bağlanmanın temelidir. Duygusal bağınız olan kişiye karşı dürüst, şeffaf ve sadık olun. İlişkideki güveni arttırmak için birbirinize küçük veya büyük fark etmeksizin her durumda destek olun. Bağımsızlık ve Bireysel Gelişimi Desteklemek: Sağlıklı bağlanma, bireylerin bağımsız kimliklerini koruyarak ilişki kurmalarını içerir. İlişkideki yakınlığı sürdürmek aynı zamanda bireysel alanlara ve kişisel gelişime önem vermekle de mümkün olur. Sorumluluk Almak: İlişkilerdeki sorunları çözmek için karşılıklı sorumluluk almak önemlidir. Kendi davranışlarınızın farkında olun ve gerektiğinde sorumluluk almaktan çekinmeyin. Bağlanma Sorunları Yaşayan Bireyler İçin Sağlıklı Adımlar Eğer bağlanma sorunları yaşıyorsanız bu durumu daha iyi bir hale getirmek için atabileceğiniz bazı adımlar olabileceğini düşünüyoruz. Bağlanma Stilini Tanıma ve Kabullenme: İlk adım olarak bağlanma stilinizi kabullenin. Kaçınmacı ya da kaygılı bağlanma stiliniz varsa bu davranışlarınızı değiştirmek için kendinize karşı nazik ve sabırlı olun. Güven ve Bağlılığı Geliştirin: Güvenli bağlanma stiline geçiş yapmak zaman ve çaba gerektirebilir. Partnerinizle birlikte güven oluşturmaya odaklanın. Açık iletişim ve anlayış, bu süreçte kritik rol oynayacaktır. Terapi ve Profesyonel Destek: Özellikle çocukluk travmaları veya geçmiş ilişki travmaları nedeniyle bağlanma sorunu yaşayan bireyler için terapi büyük bir destek sağlayabilir. Bir uzman yardımıyla bilinçaltınızda yatan korku ve kaygılarla başa çıkabilir, sağlıklı bağlanma becerilerinizi geliştirebilirsiniz. Empati ve Partnerinizi Anlama: İlişkilerde empati, güven oluşturmanın ve duygusal yakınlığı geliştirmenin en etkili yollarından biridir. Partnerinizin duygularını, düşüncelerini anlamaya çalışmak ve ona şefkatle yaklaşmak, ilişkideki bağlanma sorunlarını azaltabilir. Sabırlı ve İlgili Olmak: Bağlanma sorunları uzun vadeli değişiklikler gerektirebilir. Bu süreçte kendinize karşı sabırlı olun ve değişime açık olun. Bu aşamada sevgilinizle birlikte çalışmak ikinizin de birbirinizi desteklemenize yardımcı olabilecektir. İzmir Karşıyaka’daki Altuğ Psikoloji bünyesindeki uzman psikologlarımız, bağlanma sorunlarınızda size profesyonel destek sunmak için yanınızda. İlişkilerinizde yaşadığınız zorlukları anlamlandırmakta güçlük çekiyor, ilişki kurma konusunda kaygılar yaşıyor ya da bağlanma stilinizin ilişkilerinizi nasıl etkilediğini öğrenmek istiyorsanız, ihtiyaçlarınıza yönelik çözümler sunuyoruz. Bağlanma stilinizi belirlemek, yaşadığınız sorunları detaylı bir şekilde değerlendirmek, İzmir Karşıyaka’da Bireysel Yetişkin Terapisi veya Çift ve Aile Danışmanlığı hizmeti almak için merkezimize başvurabilirsiniz. Ayrıca, Online Terapi seçeneklerimizle bulunduğunuz her yerden destek alabilirsiniz. Hemen, online olarak ücretsiz 15 dakikalık ön görüşmenizi planlamak için bizimle iletişime geçebilirsiniz. Sağlıkla ve sevgiyle kalın.
- Film Analizi: Me and Earl and The Dying Girl (Ben, Earl ve Ölen Kız)
Alfonso Gomez-Rejon’un yönettiği Me and Earl and the Dying Girl , gençlik yıllarının kırılganlığı, hastalık, ölüm karşısında çaresizlik ve dostluk temaları içeren, komedi ve dram içeren bir film olarak karşımıza çıkıyor. Film, lise öğrencisi Greg’in, lösemi tanısı konulan Rachel ile kurduğu beklenmedik arkadaşlık üzerine kuruluyor. Ancak bu ilişki, klasik bir "ölümle yüzleşen insanın hayata dair dersler vermesi" klişesinden uzak, ironik ve trajikomik bir dille anlatılıyor. Filmin, ana karakter Greg’in kendi hikayesini yazdığı bir bakış açısıyla anlatılması, izleyiciye doğrudan bir içsel monolog sunarak samimiyet hissi veriyor. Hikaye ve Anlatım Tarzı Film, Greg’in dış ses anlatımıyla açılır; Greg, lise hayatını sürdürürken çevresindeki grupları mizahi bir dille “devletler” olarak niteler ve kendi soyutlanmış hayatını tanımlar. Bu, Greg'in sosyal olarak kendini izole ettiğini ve çevresindeki insanlara karşı mesafeli olduğunu gösterir. Lise hayatındaki bu mizahi anlatım ve Greg'in soğukkanlı gözlemleri, seyirciye karakterin iç dünyasına dair önemli ipuçları sunar. Filmin başındaki bu tanıtım kısmında kullanılan sürekli ileriye doğru hareket eden kamera ve zoomlar, izleyiciye adeta bir hikayeye çekildiği hissiyatını verir ve merak uyandırır. Dostluk ve Ölüm Teması Greg’in annesinin ısrarıyla lösemi hastası Rachel ile iletişim kurması, filmin anlatısında ilk dönüm noktasıdır. Greg başlangıçta Rachel ile bağ kurma konusunda isteksizdir; onunla iletişime geçmesinin mantıksız olduğunu düşünmektedir. Çünkü aralarında daha öncesinde bir arkadaşlık yoktur. Rachel ve Greg’in ilk tanışmalarında, Rachel merdivenlerin en üstünde, Greg ise en altındadır. Bu, onların arasındaki mesafeyi simgeler. Rachel’ın sarı renk tonlarındaki odası ve renkli kıyafetleri sayesinde sıcakkanlı ve bir karakter olduğuna dair ipuçları verir. Greg ve kendisiyle Avrupa sinemasının kült filmlerinin parodilerini çeken iş arkadaşı olarak tanıttığı çocukluk arkadaşı Earl, çocukluklarından itibaren Avrupa sinemasına ilgi duyar ve bu ilgilerini kısa parodi filmler çekerek sürdürürler. Rachel’ın da bu filmleri izlemeye başlaması, Greg ve Rachel arasında bir bağın kurulmasına katkı sağlar. Bu, sadece Greg’in Rachel ile arkadaşlık kurmasını sağlamakla kalmaz, aynı zamanda Rachel’ın Greg’in iç dünyasına dahil olmasını da mümkün kılar. Filmin odak noktası olan dostluk, Greg’in kendisi hakkında farkındalık kazanmasında ve karakter olarak gelişiminde kilit rol oynar. Hayatın Kırılganlığı ve Sınırları Greg’in Rachel ile olan arkadaşlığının başlamasından 2 hafta sonra yaptığı bir ziyarette Rachel’in saçlarının kesildiğini götürürüz. Rachel tahmin ettiğinden çok daha zor olduğunu, kendisini çirkin hissettiğini ve insanların sırf zorunda olduklarını düşündükleri için “güzel olduğunu” söylemelerinin ne kadar rencide edici olduğundan yakınır. Rachel’ın bu durumu ifade etmesi, samimi olmayan ve bir zorunluluktan dolayı yapılan iltifatların aslında ne kadar zarar verici olabileceğini gösterir. Rachel’ın zor durumunu kabullenmesi, izleyiciye hastalığın sadece fiziksel değil, psikolojik bir yıkım olduğunu da gösterir. Rachel’in hastalığının ilerleme aşamalarını görece eğlenceli bir müzik ve zamanda ileri atlayan sahnelerle gösterdikleri bir sekansta Greg, Rachel’in ısrarıyla yaptığı Üniversite başvurusunun kabul aldığını yanında hastane yatağında yatan Rachel’e söylemek için yönelir. Fakat uyuduğunu görür. Burada elini Rachel’in burnuna getirip nefesi alışverişini kontrol etmesi ölümün ne kadar başucunda ve korkutucu olabileceğini bize soğuk duş etkisi yaptırarak gösterir. Dostluk ve Karakter Gelişimi Üzerine Eleştiriler Film, hikayeyi adında geçen üç karakter olan Greg, Earl ve Rachel üzerinden oluştururken Greg ve Rachel’in ön planda, Earl’ü ise daha çok üçüncü ve hikayenin akışına hizmet eden karakter olarak görürüz. Greg ve çocukluk arkadaşı Earl’ün, kült filmlerden esinlenerek çektiği kısa parodiler, film boyunca komedi unsuru olarak işlenir ve hikayeye ve karakterlerin dünyalarını tanıma konusunda eğlenceli bir katkı sağlar. Rachel, bu amatör filmleri izlerken zamanla Greg ve Earl’ün bakış açılarını ve kişiliklerini daha iyi tanır. Fakat hikaye Greg ve Rachel’in hem karakter hem de arkadaşlık ilişkilerinin gelişimini yansıtmakta bazı eksiklikler içerir. Rachel ve Greg arasındaki dostluğun hızla gelişmesi, karakterin içsel dönüşüm sürecinin detaylandırılmasını engeller. Earl’ün ise fazlaca arka planda kalması hikayeye kazandırabileceği derinliği kaybettirir. Ebeveynlerin Çaresizliği ve Kırılganlık Filmde, Rachel’ın annesinin onu hastalığa karşı koruyamaması, ebeveynlerin çaresizliğini vurgulayan güçlü bir tema olarak işlenir. Daha öncesinde kızını korumak için çok çaba sarf ettiğini belirten annesinin, “Çocuğumuzu koruyamayacağımız şeyler olduğunu öğreniyorum” repliği, hastalığın ebeveynler için de ne kadar zor ve çaresiz bir durum olduğunu gösterir. Rachel’ın annesi, onu tek başına büyüten bir ebeveyn olarak kızını her şeyden koruma içgüdüsüyle hareket etse de, hastalığın öngörülemezliği ve kontrol edilemezliği karşısında yetersiz kaldığını hisseder. Sonuç: Hikayenin Duygusal Dalgaları ve Eleştirel Bakış "Me and Earl and the Dying Girl," komedi ile trajediyi harmanlayan bir gençlik filmi olarak, izleyiciye gençlik yıllarına özgü karmaşık duyguları ve ölümü sorgulama sürecini başarıyla aktarıyor. Her ne kadar bazı karakter gelişim eksiklikleri ve senaryoda kopukluklar olsa da, film, izleyicide duygusal bir iz bırakmayı başarıyor. Rachel’in hastalığı ve ölümle yüzleşme süreci, Greg’in kendisini keşfetmesine ve yaşamın değerini anlamasına vesile olurken, izleyiciye de hayatta beklenmedik zorluklarla başa çıkabilme gücünü hatırlatıyor. Ege Üniversitesi Psikoloji Öğrencisi Emirhan Uslu
- Lösemili Çocukların Psikolojik Destek İhtiyaçları
Lösemi gibi ciddi bir hastalık, çocukların fiziksel sağlığının yanı sıra psikolojik sağlıklarını da olumsuz etkilemektedir. Çocuklar, tedavi sürecinde yalnızca fiziksel semptomlarla başa çıkmak zorunda kalmaz, aynı zamanda hastalığa dair korku, kaygı, yalnızlık ve depresyon gibi duygusal yükü ağır olan durumlarla da mücadele etmektedirler. Bu süreçte lösemi tedavisi gören çocukların psikolojik ihtiyaçlarına ruh sağlığı çalışanlarının kulak vermesi elzemdir. Korku ve Kaygı Lösemi tanısı alan çocuklar, ölüm korkusu, tedavi sürecindeki belirsizlikler ve hastalığın gelecekteki etkileri hakkında kaygı ve korku hislerini yaşayabilirler. Bu duyguların hissedilmesi, tedavi sürecinde gayet doğaldır ve tedavi sürecinde kaygının belirli bir düzeyi, çocuğun motivasyonunu artırabilirken aşırı düzeyde kaygı olumsuz etkiler yaratabilir. Ancak bahsi geçen kaygının boyutu çocuğun tedaviye olan inancını da derinden etkileyebilir. Bu noktada ruh sağlığı çalışanlarının görevi çocukların duygudurumlarını yorumlamaktır. Erken farkındalık, tedavinin hem tıbbi hem de psikolojik sürecinde büyük rol üstlenmektedir. Ayrılık Kaygısı Özellikle tedavi sürecinde hastaneye yatışlar arttıkça, çocuklar ailelerinden ayrılma konusunda kaygı geliştirebilirler. Bu süreçte psikologlar, çocuğun ayrılık kaygısını azaltmada kilit bir rol üstlenmektedir. Süreç ne kadar iyi geçerse, çocuğun hastaneye yatış sürecinde edineceği olumsuz düşünceler düşebilir. Düşük Özsaygı Tedavi süreçlerinde fiziksel değişiklikler (saç dökülmesi, zayıflama, vb.) çocukların beden algısını olumsuz etkileyebilir. İnsanlar olarak kendilik algımız, psikolojik iyi oluşumuzda kilit rol almakta. Çocuğun geçireceği fiziksel değişimler sonucu özsaygılarında ve kendilik algılarında olumsuz değişimler gözlenebilir. Çocuklara karşı bu noktada anlayışlı yaklaşılmalı, gelip geçer, kökü sende gibi anlayışsız cümlelerden ziyade daha empatik konuşmalarda bulunulmamalıdır. Psikolojik Destek Yöntemleri Lösemili çocukların tedavi süreci sırasında yaşadıkları duygusal yükü ağır olan durumlar, şiddetine ve çocuğun psikolojik dayanıklığına göre tedavi motivasyonunu olumsuz etkileyebilmektedir. Bu süreçte psikologlar farklı yaklaşımlarla bu durumlara müdahele edebilir. 1) Bireysel Psikoterapi Çocuklara yönelik profesyonel duygusal destek, bireysel terapi biçiminde verilebilir. Bu noktada farklı psikoterapi ekolleri, çocuğun psikolojik destek ihtiyacına göre amaca yönelik farklı roller üstlenebilir. Örneğin Bilişsel- Davranışçı Terapi, çocukların kaygılarını ve depresif düşüncelerini değiştirerek tedaviye olan motivasyonuna olumlu katkıda bulunabilir. Şema terapi ise çocuğun hastalık, gelecek ve kendisi hakkında oluşturduğu şemalara yönelik müdaheleler içerebilir. Bireysel terapiyi diğer yöntemlerden ayıran nokta ise lösemi ile mücadele eden çocuğun karakteristik özelliklerine ve içinde bulunduğu duruma göre tanımlanabilir. 2) Sanat Terapisi Sanat terapisi, psikologlar olarak çocukların içinde bulundukları durumu hem değerlendirme hem de lösemiye karşı verdikleri savaşta çocuklara ufak bir zaman aralığı olsa dahi bir konfor alanı açmada etkili olabilir. Özellikle çocukların hislerini ifade etme noktasında bireysel terapiye kıyasla daha az zorlayabilen bu yaklaşım, çocukları tedavi sürecinden soyutlayarak psikolojik iyi oluşlarına destek verebilir. Çocukların bir yandan entelektüel gelişimine ara vermemesini de sağlayabilir. Resim yapma, heykel yapma veya müzikle müdahele gibi çeşitli alanları da içerisinde barındırır. Bu sayede çocuklar iç dünyalarında yaşadıkları karmaşayı dışa vurmada rahat olabilirler. 3) Oyun Terapisi Lösemi ile verilen savaş, bazı durumlarda çocukların erken olgunlaşması sonucunu doğurabilir. Bu noktada tedavi alanların bir yetişkin değil de bir çocuk olduğunu, çocukların gelişim dönemlerinde oyuncakların ve oyunların çok önemli bir rol aldığını gözden kaçırmamalıyız. Evet, bazı durumlarda profesyonel destek gerekebilir, evet çocuklar bir yandan bilişsel gelişimlerini devam ettirmeli. İşte bu ikilem, çocuklara profesyonel destek noktasında oyun terapisinin etkinliğini bize gösterebilir. Oyun terapisi, çocuklar için önemli bir “profesyonel” destek aracıdır. Oyunlar yoluyla çocuklar, korkularını, duygusal yıpranmalarını, beklentilerini uzmanlara daha rahat ifade edebilir. Çocuğa tanınan bu ifade özgürlüğü çocukların psikolojik iyi oluşu üzerinde olumlu etkiler de bırakabilir. Bir yandan oyunlar oynayan çocuklar, uzmanlar tarafından değerlendirilir ve bir yandan da çocuklara psikolojik müdahelede bulunulabilir. 4) Grup Terapileri İnsanın doğası gereği, lösemi gibi hem fiziksel hem de psikolojik etkileri olan zor bir durumda yalnızlık hissine kapılması tedavisi motivasyonunda olumsuz olarak ciddi bir rol alabilir. Bu noktada çocuk, profesyonel uzman aracılığıyla lösemi tedavisi gören diğer çocuklarla bir araya gelerek duygusal destek aldığı ve sosyal ağ kurduğu bir ortamda bulunarak tedaviye olan motivasyonunu arttırabilir. Grup terapileri, tedavi gören çocuklar üzerinde yalnızlık hissini azaltabilir ve çocuklar arasında empati geliştirmek gibi gayet önemli bir bilişsel yeteneği pekiştirebilir. Ayrıca çocukluk döneminde edinilen arkadaşlıklar çocukların gelişiminde önemli bir rol almakta. Grup terapileri aracılığıyla birlikte yeni arkadaşlıklar edinilmesinin önü açılabilir. 5) Aile Terapisi Tedavi süreci, sadece çocuklar için yıpratıcı bir süreç olarak algılanmamalı. Ufak bir empati etkinliği bizlere ailelerin de bu süreçte olumsuz etkilendiği sonucuna ulaştırabilir. Üzerinden tekrar geçmeliyiz ki hepimiz insanız, duygularımız hayatımızda etkilidir; bizlerin davranışlarını bile şekillendirecek kadar güçlü bir fenomendir. Ebeveynler, özellikle çocuklarının gerek fiziksel olarak gerek psikolojik olarak zor durumdan geçtiklerini yaşayarak derinden etkilenebilir. Bu noktada ebeveynlere yönelik de psikolojik destek programları uygulanmalı. Fakat konumuzdan sapmamak için bu destek programlarından birisi olan aile terapisine ve aile terapisinin çocuk üstündeki etkilerine değinelim. Aile terapisi, bu süreçte özellikle ebeveynler odağında şekil alabilir. Aile terapisi, ebeveynlerin özellikle iletişim becerilerini geliştirmek ve stresle başa çıkma mekanizmalarını güçlendirmekte etkilidir. İletişim becerilerinin gelişmesiyle birlikte ebeveynler, çocuklarına yaklaşımları noktasında daha bilinçli olabilir. Stresle başa çıkma mekanizmalarını güçlendirerek yaşadıkları stresli durumu çocuğa yansıtmayabilirler. Bu değişimler çocuk üzerinde de olumlu çıktılar verebilir. Örnekle somutlaştırmak gerekirse, ebeveynler yaşadıkları stresi çocuklarına yansıtmayarak çocuğun kafasında kurabileceği “anne-babamın da hayatını kötü etkiliyorum” gibi düşüncelere karşı önlem alabilir. Başka bir örnekte ise çocuğa yaklaşımlarındaki bilinçlilik ile çocukların tedaviye olan motivasyonlarında olumlu rol alabilirler. Ailelerin Duygusal Dayanıklılığı Aile terapisi bölümünde değindiğimiz üzere, aileler de tedavi sürecinden oldukça derinden etkilenebilir. Bu olası olumsuz etkiler, aile üyelerinin duygusal dayanıklılığı üzerinde doğrudan bir etki bırakabilir. Bu olası etki; depresyon, kaygı bozuklukları, travma sonrası stres bozukluğu gibi muhtelif durumlara sebep olabilir. Bu durumlar bireysel olarak sıkıntılara yol açmakta fakat aile üyelerinin ortak değeri olan tedavi gören çocuğu da etkileyebilir. Hem kendilerinin psikolojik sağlığı için hem de çocuğun psikolojik iyiliği için aile üyelerine de profesyonel destek verilmesi gereken durumlar olabilir. Bireysel psikoterapiler ve toplu şekilde verilebilecek psikoeğitimler bu durum panzehri olarak görülebilir. Profesyonel psikolojik desteğin yanı sıra aile içerisinde iş bölümü de önemlidir. Tedavi sürecinde anne ve babanın üzerindeki yükü diğer aile üyeleri de yüklenmelidir. Diğer tedavi gören çocukların aileleri ile birlikte bir dayanışma içerisine girmek ailelerin duygusal dayanıklılığını güçlendirebilir. Lösemi tedavisi gibi zorlayıcı durumlarda, paylaşma ve dayanışmanın rolü fazladır. Dayanışmanın rolünü somutlaştırmak gerekirse; çocuğu iyileşen bir ailenin bu grupta yaşadıkları süreçleri aktarması diğer ailelere bir umut olabilir. Umut bir tohumdur, çeşitli yerlere yayılarak çeşitli toprakları yeşertir, bir başka ailenin çoraklaşmış arazisinde orman olarak yeniden vücut bulabilir. Farklı bakış açısından daha bakarsak, bir aileye; birden fazla hayata dokunarak bireysel duygusal dayanıklılığınızı arttırabilirsiniz. Ve belirtmekte yarar var, umut lösemi tedavisinde en önemli unsurlardandır. Hastanın ve ailenin motivasyonunu olumlu etkiler. Lösemi Tedavisi Gören Çocuklar için Bizler Ne Yapmalıyız? Bizler de -sürecin dışarısında kalan bütün vatandaşlar olarak sesleniyorum- bu süreçte oldukça önemli roller alabiliriz. İlgili sivil toplum kuruluşlarında gönüllü olabiliriz, sosyal sorumluluk projelerine katılabiliriz, gerekli okumalar yapabiliriz, gerek sağlık çalışanlarına gerek aileye destek olabiliriz.
- Lösemi Nedir?
''Kan kanseri'' olarak da bilinen lösemi, kan hücrelerinin özellikle de akyuvarların (beyaz kan hücrelerimizin) normalin üzerinde çoğalması ile kendini gösteren bir kanser türüdür. Vücudumuzda kemik iliğinde üretilen kan hücreleri sağlıklı bir şekilde büyüyüp gelişerek kan dolaşımına karışır ancak lösemide kemik iliğinde bulunan kök hücreler kontrolsüz bir şekilde çoğalarak anormal kan hücreleri olarak adlandırdığımız bu istenmeye duruma dönüşür. Bu durum, vücudumuzdaki kanın sağlıklı hücrelerle dolmasını engellediği için vücudun enfeksiyonlarla savaşma yeteneğini azaltır. Lösemi Kimlerde Görülür? Lösemi çocuklarda ve yetişkinlerde görülebilir fakat çocuklarda daha yaygın bir çocukluk çağı kanseri olarak bilinir ve özellikle 2 ila 5 yaş arasındaki çocuklarda daha sık görülmesi muhtemeldir. ‘’Neden çocuklarda lösemi daha yaygın?’’ sorusunun cevabı net olarak bilinmese de bazı faktörler lösemi riskini arttırabilmektedir. Bunları; genetik faktörler, bağışıklık sistemi sorunları, çevresel faktörler, doğum öncesi ve erken yaşam dönemindeki etkenler, çeşitli enfeksiyonlar, aile geçmişindeki genetik yatkınlık gibi başlıklar altında özetleyebiliriz. Özetle bu durumların lösemiye doğrudan sebep vermemekle birlikte lösemi sürecini ve sonrasını tetikleyebilecek faktörler olduğunu söyleyebiliriz. Ek olarak, lösemi tipleri akut (ani gelişen) ve kronik (yavaş gelişen) olarak sınıflandırılabilir ve çocuklarda özellikle akut lösemi daha sık görülür. Bu kanser türü, beyaz kan hücrelerinin anormal büyümesinden kaynaklı olarak diğer kan hücrelerini de olumsuz etkilemeye meyillidir ve ciddi sağlık sorunlarına yol açabilir. Löseminin Belirtileri ve Tedavisi Nelerdir? Genellikle lösemi, halsizlik, solgunluk, vücut bölgelerinde kolay kanama ya da morarma, kemik ve eklem ağrıları, ateş, enfeksiyonlara yatkınlık gibi semptomları içerir. Bu belirtilere kesin tanı, tıbbi test ve kan tahlilleri vasıtasıyla doktorlar tarafından konulabilir. Her hastalık ve fiziksel/ruhsal hastalıklarda ''erken teşhis'' in önemi lösemide de geçerlidir. Erken teşhis, lösemi rahatsızlığında ve tedavi sürecinde büyük fark yaratabilir böylelikle hastanın tedaviye yanıt verme şansını da arttırır. Hastaya uygulanan tedavi ise, kemoterapi, radyoterapi ve kemik iliği nakli gibi yöntemlerle gerçekleştilir, bu tedavi süreci ve yöntemi hastanın tipine ve genel sağlık durumuna bağlı olarak değişir. Bu süreçte hasta ve hasta yakınlarının psikolojik sağlığı da en az fiziksel sağlık kadar önemlidir ve önemsenmelidir. Lösemi Teşhisinin Çocuklar Üzerindeki Psikolojik Etkileri Nelerdir? Lösemi, genellikle çocuklarda sık görüldüğü için lösemi teşhisi alan çocuk hastaların psikolojik durumu da tedavi süreci ve hastalığı adına çok kritik rol oynar çünkü lösemi yalnızca fiziksel değil, aynı zamanda çocukların psikolojik sağlığı üzerinde de derin etkiler yaratmaktadır. Çocuklar için daha kolay atlatılabilir herhangi bir hastalıkta dahi mücadele etmek zor olabilir. Haliyle lösemi gibi geniş çaplı ve daha ciddi hastalıklar çocuklarda kaygıya, korkuya ve üzüntüye sebebiyet verebilir. Bu durumlara ek olarak hastalığın genel süreci çocukta sosyal izolasyon, soyutlama gibi karmaşık duygusal tepkilere de yol açabilir. Özellikle tedavi boyunca süregelen fiziksel ağrı ve hastane koşullarında kalma zorunluluğu, arkadaşlarının ve sevdiklerinin bulunduğu sosyal çevreden uzaklaşmalar, çocuğun bu hastalığın bir cezası olarak görmesine ve bahsettiğimiz olumsuz duygu durumlarını yaşamasına neden olacaktır. Haliyle lösemi tedavi sürecinde çocukların günlük rutinleri büyük ölçüde değişir. Bahsettiğimiz sosyal izolasyon ve kendini çevreden uzaklaştırma hali rutinlerinin ve hastalığın fiziksel sancısından kaynaklı olarak ortaya çıkmaya devam eder. Çocuğun okula gidememesi, arkadaşlarından farklı koşullara mecbur kalması çocuğun yalnız ve anlaşılmamış hissetmesine neden olacaktır. İşte tüm bu olumsuz koşulların olumsuz sonuçlar doğurması sebebiyle bu süreçte psikolojik destek almak en az fiziksel destek almak kadar önemlidir. Çocukların psikolojik destek alması bu süreci daha sağlıklı yönetmelerine yardımcı olacaktır. Psikologlar bu konumda, çocuklara hastalıkla ve tedavi süreci ile ilgili bilgiler vererek korku ve kaygılarının dinmesini sağlayabilir. Oyun terapisi gibi yöntemler kullanılarak çocukların duygusal ifade yetenekleri desteklenir ve yaşadıkları travmayı anlamlandırarak bu sürecin daha belirgin ve kolay geçmesi hedeflenir. Psikolog ve çocuk arasındaki bağ, çocuğun bu süreçteki yalnızlık haline de iyi gelebilir ve sosyal desteği alabildiği için fiziksel olarak da daha güçlü hissedebilmesi mümkündür. Ayrıca, çocuğun bu hastalıkla mücadele etmesi yalnızca çocuğu da etkilemez. Fiziksel olarak yorgun düşen yalnızca çocuk gibi görünse bile tüm bu sonuçlara eşlik ederek mücadele eden aynı zamanda ailedir. Doktorların dahi bu süreçte ailelere yaklaşımı, çocuğa güç verecek ve destek olunabilecek doğrultudadır. Çünkü lösemi de diğer hastalıklar gibi stres, üzüntü, kaygı ya da olumsuz duygu durumlarından etkilenmeye müsaittir. Bu yüzden ailenin de bu süreçte psikolojik destek alması oldukça önemsenmelidir. Lösemi teşhisi alan çocukların aileleri, bu süreçte çocuklarının ihtiyaçlarına en iyi şekilde nasıl yanıt verebilecekleri konusunda bilgilendirilmelidir ve bu da psikolojik destek almakla sağlanabilir. Sonuç olarak çocukların yaşadıkları bu zorlayıcı süreçte, duygusal sağlığını destekleyen çevrede olmaları iyileşme sürecine olumlu katkı sağlar. Haliyle bu süreci daha kolaylaştırabilmek adına psikolojik destek almak ya da hastanelerin, kuruluşların bu imkanları sağlaması oldukça kıymetidir. Ege Üniversitesi Psikoloji Bölümü Öğrencisi, Sena Nur Avcı Sağlıkla Kalın.
- Lösemili Çocuklarda Sosyal Yaşam ve Eğitim Hayatını Desteklemek
Lösemi tedavisi gören çocuklar ve gençler için sosyal yaşama dahil olmak ve sevdikleriyle vakit geçirmek, onlara zorluklara rağmen güç ve destek sağlar. Bu süreçte; · Arkadaşlarıyla bir araya gelmeleri, · Çevrimiçi sosyal etkinliklere katılmaları, · Hobileriyle meşgul olmaları, · Eğlenceli aktivitelere ve sanat etkinliklerine dahil olmaları, · Doktor onayıyla açık havada kısa ve güvenli etkinliklere katılmaları gibi adımlar, onların moral kazanmalarına ve kendilerini daha iyi hissetmelerine katkıda bulunabilir. Hastalığın ve tedavi sürecinin titizlikle yürütülmesi gerektiğinden, bu çocuklar sosyal izolasyona maruz kalabilir. Bu nedenle, çevrimiçi platformlar veya sosyal destek grupları yoluyla sosyal yaşama katılmaları sağlanabilir. Böylece, bu süreçte yalnız olmadıklarını hissetmeleri desteklenir. Onlara kendilerini ifade edebilecekleri ve hayatın güzel anlarının tadını çıkarabilecekleri alanlar yaratmak, tedavi süreçlerini daha kolay atlatmalarına katkıda bulunur. Eğitim, tedavi gören çocuklar için gelecek hayallerini canlı tutmanın en güçlü yollarından biridir. Okula devam edebilmek, arkadaşlarından geri kalmamak, derslerle ilgilenmek hem kendilerine güven duymalarını sağlar hem de hastalıkla mücadelelerinde bir motivasyon kaynağı olur. Kendi güçlü yanlarını fark etmek ve eğitim hayatında yer almaya devam etmek, onları hastalığın gölgesinde kalmadan, hayatın normal akışını yaşayabildikleri hissiyle destekler. Öğretmenlerin bu çocuklara özel esneklikler sağlaması da onların akademik başarılarına katkı sunar. Böylece çocuklar, tedavi sürecinde kendilerini ayrışmış veya farklı hissetmeden hayallerine bağlı kalıp umutla geleceğe bakabilirler. Eğitim hayatının devam edebilmesi için sağlanabilecek destekler nelerdir? Esnek eğitim programları ve hastane sınıfları: Çocuklar yoğun tedavi sürecindeyken düzenli okula devam edemeyebilir. Bu durumlarda, hastanelerde kurulan sınıflar veya çevrimiçi eğitim programları sayesinde derslerini sürdürebilirler. Öğretmen ve okul yönetimi ile iş birliği: Öğretmenlerin, öğrencinin sağlık durumu ve tedavi ihtiyaçları konusunda bilgi sahibi olmaları, onların ihtiyaçlarını daha iyi anlamalarına yardımcı olur. Özel eğitim rehberliği ve psikolojik destek: Lösemi gibi zorlu bir hastalıkla mücadele eden çocuklar, duygusal açıdan zorlanabilir ve psikolojik desteğe ihtiyaç duyabilir. Psikolojik destek ve rehberlik hizmetleri, çocukların sosyal ilişkilerini sürdürmelerine, derslerine odaklanmalarına ve okul ortamında kendilerini güvende hissetmelerine katkı sağlayabilir. Akademik esneklik ve değerlendirme: Tedavi sürecindeki çocuklar için sınav tarihleri veya ödev teslim sürelerinde esneklik sağlanması da eğitimde önemli bir destek olacaktır. Ebeveynlerin eğitime katılımı ve destek sağlaması: Ebeveynler, çocuklarına derslerinde yardımcı olabilir, öğretmenlerle düzenli iletişim kurarak eğitim sürecine katkıda bulunabilir. Ayrıca, çocukların evde rahatça ders çalışabilmeleri için uygun bir ortam sağlamak, onların eğitimlerine odaklanmalarına ve akademik performanslarını sürdürmelerine destek olabilir. Akran desteği: Çocukların hastalık sürecinde sosyal bağlarını güçlendirmek, yalnız olmadıklarını hissetmelerini sağlar. Akran desteği, çocukların kendilerini okulun bir parçası olarak görmelerine ve sosyal ilişkilerini sürdürebilmelerine olanak tanır. Kardeşler ve Yakın Aile Bireyleri İçin Destek Lösemi tedavisi gören çocukların aile üyeleri, özellikle kardeşleri, bu zorlu süreçten duygusal olarak etkilenebilir ve desteklenmeye ihtiyaç duyabilir. Tedavi süreci genellikle ebeveynleri büyük ölçüde meşgul ettiğinden, kardeşlerin duygusal ihtiyaçları gözden kaçabilir. Bu da kardeşlerde ihmal edilme, suçluluk veya korku gibi duygulara yol açabilir. Ailelerin, çocuklarıyla duygularını açıkça paylaşmalarını teşvik etmeleri, onları yalnız hissettirmemek için önemli bir adım olabilir. Ayrıca, aile içinde birlikte vakit geçirilen aktiviteler, kardeşler arasındaki bağları güçlendirir ve her birinin kendini değerli hissetmesine yardımcı olur. Böylece tedavi gören çocuk da aile desteğini hissederken, kardeşler arasındaki uzaklaşma veya ihmal duyguları önlenmiş olur. Kardeşlerin bu dönemde ihtiyaç duyduğu desteği almak, onların psikolojik sağlığını korumak için oldukça önemlidir. Aynı zamanda, tedavi sürecini anlamalarına ve bu süreçte daha güçlü kalmalarına yardımcı olur. Aile terapileri veya grup destek programları, kardeşlerin duygusal yükünü hafifletebilir ve süreci daha sağlıklı bir şekilde atlatmalarını sağlayabilir. Ebeveynlerin ve aile bireylerinin, kardeşlerin yaşadığı zorlukları fark etmeleri ve onlara empatik bir şekilde yaklaşmaları, onların duygusal dayanıklılıklarını artırır. Böylece, yalnızlık veya ihmal edilme hissi, ilerleyen zamanlarda ikincil travmalara yol açmadan önlenmiş olur. Aile içindeki bu açık iletişim ve bir arada geçirilen zaman, tüm aile üyelerinin bu zorlu süreci daha sağlıklı bir şekilde geçirmelerini sağlar. Dokuz Eylül Üniversitesi Psikoloji Bölümü Öğrencisi Ceren Göle
- Öz Güvenden Narsisizme: Sınırlar, Belirtiler ve Etkiler
Narsisizm, bireylerin kendine aşırı odaklanma eğilimlerini, başkalarının duygularını göz ardı etme kapasitesini ve sıkça hayranlık arayışını içeren karmaşık bir kişilik özelliğidir. Bu durum, bireylerin sosyal etkileşimlerinde belirgin bir etki yaratırken, etkileşimde bulunduğu kişiler üzerinde de derin ve çeşitli sonuçlar doğurabilir. Narsisizmin kökenleri, bireysel psikolojik gelişimden aile dinamiklerine ve kültürel faktörlere kadar uzanan çeşitli etmenler tarafından şekillendirilir. Bu yazımızda, narsisizmin ne olduğunu, nasıl geliştiğini, belirtilerini ve başkaları üzerindeki etkilerini kapsamlı bir şekilde ele alarak bu karmaşık olgunun daha iyi anlaşılmasına yardımcı olmayı amaçlıyoruz. Narsisizm Nedir? Psikolojide narsisizm, bireyin kendine aşırı hayranlık duyması ve sürekli olarak kendi benliğine odaklanmasıyla tanımlanır. Bu aşırı odaklanma, bireyin çevresindeki insanların duygularını ve ihtiyaçlarını göz ardı etmesine neden olur ve empati yetisinin ciddi şekilde zayıflamasına yol açar. Narsistik bireyler, genellikle başkalarını kendilerinden aşağıda görme eğiliminde olup, bu tutumları sosyal ilişkilerinde kalıcı zayıflıklara neden olabilir. Aşırı özgüven sergilemelerine rağmen, bu davranışların temelinde çoğu zaman derin bir yetersizlik hissi ve öz güven eksikliği yatar. Manipülatif, eleştirel ve kibirli tutumlar narsistik kişilik bozukluğunun dışa vurumları olarak görünse de aslında bireyin kırılgan psikolojik yapısının ve sürekli onaylanma ihtiyacının bir yansımasıdır. Bu kişiler, dış dünyada güçlü bir imaj sergilemeye çalışırken, içsel olarak sürekli bir değersizlik ve tatminsizlik duygusuyla mücadele ederler. Herkesin belli bir düzeyde narsisistik özellikler taşıyabileceğini unutmamak gerekir. Bu özellikler, sağlıklı sınırlarda kaldığında bireyin öz güvenini geliştirmesine ve kendine değer vermesine katkıda bulunur. Bu duruma "normal narsisizm" denir ve kişinin kendine saygısını dengeli bir şekilde korumasına yardımcı olur. Ancak narsisizmin aşırıya kaçması, bireyin çevresine ve kendisine zarar verebilecek boyutlara ulaşabilir. Bu noktada, "patolojik narsisizm" ortaya çıkar ve kişinin hem sosyal ilişkilerinde hem de duygusal hayatında ciddi olumsuz sonuçlar doğurabilir. Narsisizmin Belirtileri Narsistik bireylerin genellikle sosyal çevrelerinde sürekli olarak ilgi ve hayranlık arayışı içinde olduğundan bahsetmiştik. Bu kişiler, başkalarının dikkatini çekmek için dikkat çekici davranışlar sergileyebilir ve bu şekilde kendilerini ön plana çıkarmak için çeşitli ortamlar yaratmayı tercih edebilirler. Narsisizm, sadece bir beğenilme isteği değil, aynı zamanda derin bir onay arayışıdır. Bu onay, bireyin kendisini değerli hissetmesine yardımcı olur. Ancak bu sürekli onay ihtiyacı, narsistik bireylerde bazı olumsuz davranış ve tutumların ortaya çıkmasına neden olabilir. Peki öne çıkan diğer temel belirtiler nelerdir? Benmerkezci bir tutum sergileyerek başkalarının duygularını görmezden gelirler. Empati eksikliği yaşarlar ve başkalarının duygularını anlamakta zorluk çekerler. Kendilerini başkalarından üstün görürler. Eleştirilere karşı tahammülsüzdürler ve olumsuz eleştirileri kabul etmezler. İnsanlarla yüzeysel bağlar kurarlar. Başkalarının başarılarına karşı kıskançlık duyabilirler. Kişileri kendi çıkarları doğrultusunda kullanabilir ve manipüle edebilirler. Aşırı kibirli olabilirler. Narsistik bireylerin bu tür davranışları, etraflarındaki insanlar tarafından dışlanmalarına veya istenmemelerine yol açabilir. Bu durum, narsistik kişilerin öfke patlamaları yaşamasına, dışlanmışlık hissi duymalarına ve kendi düşüncelerine uygun bir şekilde muamele görmediklerinde duygusal denge sağlamakta zorluk çekmelerine neden olabilir. Bu bağlamda, narsisizm yalnızca bireyin içsel çatışmalarını değil, aynı zamanda sosyal ilişkilerini de derinden etkileyen karmaşık bir durum haline gelir. Narsisizmin Nedenleri Narsisizmin kökenleri karmaşık ve çok yönlüdür; aile dinamikleri, çevresel faktörler ve psikolojik etkiler bu kişilik yapısının gelişiminde önemli rol oynar. Genetik yatkınlık, bireyin narsistik özellikler taşıma riskini artırırken, ebeveynlerin aşırı ilgi gösterip çocuğa şişirilmiş bir özgüven aşılaması ya da tam tersine, çocuğun ihmal edilmesi ve değersiz hissettirilmesi narsisizmi besleyebilir. Bu tür ailevi dinamikler, bireyin kendisini sürekli olarak üstün görme, başkalarını küçümseme ve derin bir ilgi arayışı içinde olma eğilimlerini güçlendirebilir. Peki, bireyin yetiştiği sosyal çevre ve kültürel normlar nasıl bir etki yaratır? Sürekli olarak başarı, güç, statü, güzellik ve maddi zenginliğin ön planda tutulduğu bir toplumda büyümek narsisistik eğilimleri tetiklemeye yardımcı olabilir. Bu tür baskılar narsistik eğilimleri daha da güçlendirebilir, bireylerin kendilerini değerli hissetmeleri için sürekli dışarıdan onay aramalarıyla sonuçlanabilir. Toplumun narsisizme katkısı ne kadar göz ardı edilebilir? Narsisizmin Etkileri Narsisistik davranışlara aile içinde, romantik ilişkilerde, arkadaşlık ilişkilerinde veya birlikte çalıştığınız iş yerinde maruz kalabilirsiniz. Narsisistik bireylerle ilişkiler genelde zorlayıcı ve yıpratıcı olabilir. Bu durum uzun vadede neler yaratır? Aile içinde bağların kopmasına ve sürekli çatışmalara neden olurken romantik ilişkilerde duygusal istismar, partnerini çıkar için kullanma, eleştirilerin ve kibrin partnerde yetersizlik hissi yaratması gibi derin ve yaralayıcı olumsuz sonuçlara yol alabilmektedir. Arkadaşlık veya iş ilişkileri daha yüzeysel hale gelirken sosyal çevrelerinden sürekli ilgi ve hayranlık arayışı sosyal bağların zayıflamasına elbette yol açacaktır. Peki, çevrenizde bulunan narsistik kişilerin sizde derin etki yaratmaması için nasıl başa çıkacağınızı sorarsanız; • Narsistik bireylerin davranışlarının kişisel değerinizle ilgili olmadığını anlamak önemlidir. • Onların olumsuz tavırlarına maruz kalmamak için sınırlar koyabilirsiniz. • Narsistik bireylerin eleştirilerine karşı duyarsız kalmayı öğrenmek, sizin için faydalı olacaktır. Kendinizi onların bakış açısına kapatıp kendi duygularınızı ve ihtiyaçlarınızı ön planda tutmalısınız. • Gerektiğinde profesyonel bir destek almayı düşünebilirsiniz. Psikologlar veya terapistler, bu tür zorlu ilişkilerde başa çıkma stratejileri geliştirmenize yardımcı olabilir. Öz güven mi, Narsisizm mi? Herkesin belli bir düzeyde narsistik özellikler taşıyabileceğini söylemiştik. Kişinin kendine değer vermesi ve öz güven geliştirmesi sağlıklıdır ancak aradaki ince bir çizgiyle bu sağlıklı durum kaybolabilir. Narsisizm, bu sağlıklı öz güvenin ötesine geçerek aşırı bir kendine hayranlık haline dönüşür. Narsistik bireyler genellikle kendi ihtiyaçlarını ve isteklerini önceliklendirirken, başkalarının hislerini göz ardı ederler. Ancak sağlıklı öz güven geliştirmek, bireyin kendisini ve çevresindekileri dengelemeyeceği anlamına gelmez. “Normal narsisizme” sahip olanlar, empati duygularını kaybetmezler; aksine, kendilerine duydukları saygıyla başkalarına da değer verme yetisini beslerler. Bu denge, ilişkilerinde hem kendilerini hem de çevresindekilerin önemli hissetmelerine yardımcı olur. Sonuç olarak, narsisizm karmaşık bir kişilik özelliği olarak hem bireyin içsel dünyasını hem de sosyal ilişkilerini derinden etkileyebilir. Bu yazının, narsisizmi anlamanızı ve bu tür durumlarla başa çıkma konusunda farkındalık geliştirmenizi sağladığını umuyoruz. Kendinize ve çevrenizdekilere daha duyarlı olmanın, sağlıklı ilişkiler kurmanın ve duygusal sağlığınızı korumanın yollarını keşfetmek, bireysel gelişiminizde önemli bir adım olabilir. Kendinizde ya da çevrenizde narsistik eğilimler ve bu durumla başa çıkma konusunda desteğe ihtiyaç duyuyorsanız, profesyonel destek için Karşıyaka İzmir'de bulunan Altuğ Psikoloji’ye başvurabilirsiniz. Alanında uzman psikologlarımız, kişilik bozuklukları, ilişki sorunları ve duygusal dengeyi koruma konularında size rehberlik etmeye hazırdır. Dilerseniz yüz yüze veya online terapiyle veya 15 dakikalık online ücretsiz ön görüşme seçeneklerimizden faydalanabilirsiniz. Ceren GÖLE Psikoloji Öğrencisi














