Arama Sonuçları
Boş arama ile 256 sonuç bulundu
- Çocuklarda Alt Islatma Problemi
Alt Islatma Problemi Nedir? Alt ıslatma problemi, çocuklarda gece veya gündüz tuvalet kontrolünün sağlanamaması ve istemsiz olarak altına kaçırma durumudur. Bu durum çocuklar için rahatsız edici, aileler için ise zorlayıcı bir süreç olabilir. Ancak bu sorun birçok çocukta yaşandığı için oldukça yaygındır ve psikolojik destek ile çözülmesi muhtemeldir. Alt Islatmanın Sebepleri Nelerdir? Alt ıslatma sorununun altında hem fiziksel hem de psikolojik sebepler yatabilir. Bu durumun nedenlerini bilmek, doğru çözüm yollarını seçmek açısından önemlidir. Fiziksel Sebepler: Bunun belirlenmesi için bir hekimle görüşmeniz gerekir. Genetik Faktörler: Aile geçmişinde alt ıslatma sorunu olan çocuklarda bu durum daha sık görülür. Mesane Kapasitesi Sorunları: Bazı çocukların mesane kapasitesi, yaşıtlarına göre daha küçüktür. Hormonal Dengesizlikler: Vücutta suyu tutan ADH hormonunun yeterince üretilmemesi, gece idrar üretimini artırabilir. Uyku Düzeni ve Derin Uyku: Derin uykuya dalan çocuklar mesane sinyallerini fark edemeyebilir. Psikolojik Sebepler Stres ve Kaygı: Ailedeki değişiklikler (taşınma, boşanma gibi) veya okuldaki baskılar çocukların alt ıslatma sorununu tetikleyebilir. Kardeş Kıskançlığı: Özellikle yeni bir kardeşin doğması, çocuğun dikkat çekmek için regresif (gerileme) davranışlar sergilemesine yol açabilir. Travmatik Olaylar: Travma yaşayan çocuklar alt ıslatma gibi davranış sorunları geliştirebilir. Alt Islatma Sorunu Ne Zaman Endişe Verici Olur? Alt ıslatma, genellikle 5 yaşına kadar doğal bir süreç olarak kabul edilir. Ancak 5 yaşından sonra devam eden alt ıslatma sorunları için profesyonel bir yardım almak gerekebilir. Özellikle çocuğun özgüvenini etkilemeye başladığında veya sosyal hayatında problem yaratıyorsa müdahale edilmelidir. Çocuklarda Alt Islatma Problemi İçin Çözüm Yolları Nelerdir? Çözüm süreci her çocuk için farklılık gösterir ancak sizlere bu durum için bazı önerilerimiz var. Davranışsal Yöntemler Ödüllendirme Sistemi: Çocuklar kuru kaldıklarında ödüllendirilerek motive edilebilir. İdrar Takvimi Tutma: Çocuğun kuru kaldığı veya ıslattığı günleri işaretlemesi, süreci fark etmesine yardımcı olabilir. Psikoterapi Bilişsel Davranışçı Terapi (BDT): Özellikle kaygı ve stres gibi psikolojik faktörler varsa, BDT ile çocuklarda duygusal düzenlemeler sağlanabilir. Oyun Terapisi: Küçük yaştaki çocuklarda oyun terapisi ile duygusal ve davranışsal süreçlerin işlenmesi alt ıslatma sorununu çözmede etkili olabilir. Medikal Müdahaleler Reçetelendirme: Doktor önerisiyle idrar kontrolünü sağlayacak ilaçlar kullanılabilir. Ancak bu tür tedaviler psikolojik destekle beraber yürütmek sonucu daha başarılı hale getirebilir. Fiziksel Muayene: Alt ıslatma sorununun altında yatan fiziksel nedenleri değerlendirmek için çocuk doktoruna başvurulabilir. Mesane Egzersizleri: Çocuğun mesanesini daha uzun süre tutabilmesi için düzenli egzersizler yapılabilir. Ailelere Alt Islatma Problemi ile Başa Çıkma Önerileri Alt ıslatma sürecinde ailelerin nasıl bir yol izlemesi gerektiği, sorunun çözümünü etkileyen en önemli faktörlerden biridir. Sabırlı ve Destekleyici Olun: Çocuğunuzu suçlamayın ya da utandırmayın. Sabırlı ve sevgi dolu bir yaklaşım, çocuğun kendini güvende hissetmesini sağlar. Rutinler Oluşturun: Çocuğun yatmadan önce sıvı tüketimini azaltması ve düzenli olarak tuvalete gitmesi, alt ıslatma sorununu azaltabilir. Gece Uyandırma Yöntemi: Özellikle gece alt ıslatma sorunu yaşayan çocuklarda, belirli saatlerde uyandırılarak tuvalete gitmesi sağlanabilir. Profesyonel Yardım Alın: Uzun süre devam eden alt ıslatma sorununda bir çocuk psikoloğundan yardım almak önemlidir. Bu süreçte psikoterapi, çocukların duygusal ve psikolojik ihtiyaçlarını karşılamak için destekleyici olabilir. Çocuklarda Alt Islatma Probleminin Uzun Vadeli Etkileri Tedavi edilmediğinde alt ıslatma sorunu, çocuğun özgüvenini etkileyebilir ve sosyal ilişkilerinde sıkıntılar yaratabilir. Özgüven kaybı, çekingenlik veya içe kapanıklık gibi sorunlarla karşılaşılabilir. Bu nedenle erken müdahale önemlidir. Alt Islatma Problemi İçin Sıkça Sorulan Sorular Alt ıslatma problemi ne zaman normal kabul edilir? Alt ıslatmanın genetik bir yönü var mıdır? Psikolojik etkenler alt ıslatmayı nasıl etkiler? Çocuğumu nasıl destekleyebilirim? Bu soruların her biri, ebeveynlerin ve bakım verenlerin karşılaştığı yaygın sorular arasındadır. Ebeveynlerin aklındaki bu soruları yanıtlamak, çocuklarıyla olan iletişimlerini güçlendirecek ve daha sağlıklı bir destek süreci oluşturmalarına yardımcı olacaktır. Çocuklarda alt ıslatma problemi zorlayıcı bir süreç gibi görünse de doğru yaklaşımlar ve sabırlı bir destek ile çözüme kavuşturulabilir. Çocuğunuzu anlamak ve bu süreçte yanında olmak ona kendini güvende hissettirecek en önemli adımdır. Unutmayın ki alt ıslatma birçok çocukta görülen geçici bir durumdur ve profesyonel bir destekle bu süreç daha kolay aşılabilir. Buradaki temel nokta durumun fizyolojik değil psikolojik olduğundan emin olmanızdır. Çocuğunuz alt ıslatma veya dışkı ilgili problemler yaşıyor ve İzmir Karşıyaka'da Çocuk Psikoloğu, İzmir'de Pedagog arıyorsanız hatta İzmir'de Aile Danışmanına ihtiyaç duyuyorsanız Altuğ Psikoloji' ye başvurabilirsiniz. Altuğ Psikoloji olarak çocuk ve ebeveyn danışmanlığı ile yüz yüze veya online terapi hizmetleriyle sizlerin yanındayız. Üstelik 15 dakikalık online ücretsiz ön görüşme ile bilgi alabilir, aklınızdaki sorulara çözümler bulabilirsiniz. Sağlıkla Kalın.
- Ergenlerde Öfke Kontrolü ve Karşıt Gelme Sorunları: Sağlıklı İletişim Yöntemleri Nelerdir?
Ergenlik dönemi; çocukluktan yetişkinliğe geçiş sürecinde fiziksel, duygusal ve zihinsel değişimlerin yoğun yaşandığı bir dönemdir. Bu süreçte birçok gençte öfke kontrolü ve karşıt gelme davranışları artabilir. Peki, öfkenin ve karşıt gelme davranışlarının arkasında neler var? Bu süreçte aileler olarak nasıl bir destek sağlayabilirsiniz? Bu yazımızda ergenlerde öfke kontrol sorunlarının nedenlerini, karşıt gelme bozukluğunun belirtilerini ve aile içi iletişimde etkili yöntemleri ele alacağız. Keyifli okumalar! Ergenlik Döneminde Öfke ve Karşıt Gelme Davranışları: Neden Bu Kadar Yoğun? Öncelikle, ergenlik döneminde öfke ve karşıt gelme davranışlarının sıkça gözlemlenmesinin nedenlerine bakalım. Kimlik Arayışı ve Bağımsızlık İhtiyacı: Ergenlik, bireyin kimliğini bulma ve kendini tanıma sürecidir. Gençler bu süreçte bağımsız olma arzusuyla kendi sınırlarını test eder ve ailelerinden daha bağımsız hareket etmek isterler. Bu durum, aile ile çatışmalara yol açabilir. Hormonal ve Fiziksel Değişiklikler: Ergenlikte yaşanan hormonal değişiklikler, duygu durumlarını doğrudan etkileyebilir. Bu durum, öfkenin daha yoğun yaşanmasına yol açar. Özellikle testosteron ve östrojen seviyelerindeki yükselmeler, duygusal tepkilerin daha yoğun yaşanmasına sebep olabilir. Bu biyolojik değişim, öfke ve gerginlik gibi duyguları tetikleyebilir. Akademik ve Sosyal Baskı: Gençler; okul başarısı, sosyal kabul ve gelecek kaygısı gibi konular nedeniyle daha stresli hissedebilirler. Bu stres, öfke veya karşıt gelme davranışları olarak kendini gösterebilir. Aile İçi Çatışmalar ve İletişim Sorunları: Ebeveynlerle yaşanan anlaşmazlıklar, ergenlerde öfke ve kırgınlık duygularını artırabilir. Özellikle aile içinde sağlıklı bir iletişim kurulamıyorsa veya gençler sürekli eleştiriliyorsa, kendilerini anlaşılmamış hissedebilir ve bu da öfke olarak dışa vurulabilir. Karşıt Gelme Bozukluğu: Karşıt gelme bozukluğu olan çocuklar ve gençler, otorite figürlerine karşı sürekli bir meydan okuma içindedir. Bu davranış bozukluğu, normal ergenlik zorluklarından farklıdır ve daha belirgin, sürekli hale gelmiş bir karşı koyma olarak ortaya çıkar. Öfke Kontrolü Sorunları: Öfke kontrolü, kişinin öfkesini uygun ve yapıcı bir şekilde ifade etme becerisidir. Bu beceri, özellikle ergenlik döneminde yoğunlaşan duygusal tepkilerin sağlıklı yönetilmesine ve kişinin kendisiyle çevresi arasındaki ilişkileri olumlu tutmasına yardımcı olur. Ergenlerde Öfke Kontrol Sorunlarının Belirtileri Nelerdir? Sürekli Sinirlilik ve Huysuzluk: Gençlerde sürekli bir sinir hali gözlemleniyorsa, bu durum öfke kontrol sorunu olabileceğinin işaretidir. Küçük Olaylara Aşırı Tepki Verme: Önemsiz olaylarda bile büyük öfke patlamaları yaşanıyorsa, bu durum sağlıksız bir öfke tepkisine işaret edebilir. Fiziksel veya Sözlü Şiddet: Sıklıkla kavgaya karışma, kırıcı sözler söyleme veya eşyaları fırlatma gibi davranışlar, öfkenin dışa vurulma biçimi olabilir. İnatçılık ve Direnç Göstermesi: Otorite figürlerine (ebeveyn, öğretmen vb.) karşı sürekli direnç gösterme ve otoriteye meydan okuma, öfke kontrol sorunlarının bir diğer belirtisi olabilir. Karşıt Gelme Bozukluğu Nedir? Belirtileri Nelerdir? Karşıt Gelme Bozukluğu, çocuklarda ve ergenlerde görülebilen özellikle otorite figürlerine (ebeveyn, öğretmen gibi) karşı sürekli olarak direnme, tartışma ve olumsuz davranışlar sergileme eğiliminde olma ile karakterize bir davranış bozukluğudur. Bu durum; çocuğun sosyal, akademik ve aile ilişkilerini olumsuz etkileyebilir. Karşıt Gelme Bozukluğuna sahip çocuklar veya gençler, genellikle sürekli bir şekilde tartışma halindedir ve kendilerine yöneltilen isteklere, kurallara karşı gelmeye eğilimlidirler. Karşıt Gelme Bozukluğu Belirtileri Sürekli Tartışmaya Girme Karşıt Gelme Bozukluğuna sahip çocuklar veya gençler, özellikle otorite figürleriyle sık sık tartışma eğilimindedirler. Ebeveynlerin veya öğretmenlerin koyduğu kurallara uymak istemezler ve her durumda karşı çıkmaya çalışırlar. Bu durum, aile içinde gerginliğe neden olabilir. İsteklere Karşı Gelme ve Kuralları İhlal Etme Ebeveynlerin veya öğretmenlerin isteklerini reddetme, kural koyma durumlarına sürekli itiraz etme, bu bozukluğun önemli belirtilerindendir. Örneğin, ev ödevini yapmayı reddetme ya da verilen görevleri yerine getirmeme gibi davranışlar sıklıkla görülür. İnatçılık ve Pasif-Agresif Davranışlar Sergileme Karşıt gelme bozukluğu olan çocuklar, inatçılık gösterir ve bazen pasif-agresif davranışlarla kendilerini ifade ederler. Özellikle bir isteği yerine getirmek istemedikleri durumlarda, isteksizce veya son derece yavaş hareket edebilirler. Başkalarını Suçlama Çoğu zaman kendi hatalarını kabul etmekte zorlanırlar ve sorumluluktan kaçınmak için başkalarını suçlama eğilimindedirler. Örneğin, ders çalışmamak konusunda ailesini veya öğretmenini suçlayabilirler. Öfke Patlamaları ve Sinirlilik Hali Karşıt Gelme Bozukluğuna sahip çocuklar veya gençler, öfke patlamalarına eğilimlidirler. Küçük olaylarda bile aşırı sinirlenebilir, çevresindekilere karşı kırıcı ve saldırgan davranabilirler. Bu durum ise genellikle sosyal ilişkilerinde de sorun yaratır. Karşıt Gelme Bozukluğunun Nedenleri Karşıt Gelme Bozukluğunun oluşumunda hem biyolojik hem de çevresel etkenler rol oynayabilir. Bazı olası nedenler olarak: Genetik ve Biyolojik Faktörler Ailede benzer davranış bozuklukları geçmişi varsa, çocukta da Karşıt Gelme Bozukluğu görülme riski artabilir. Ayrıca, beyindeki bazı nörotransmitter dengesizlikleri, öfke ve saldırganlık gibi duygusal tepkileri etkileyebilir. Aile İçi İletişim ve Disiplin Yöntemleri Ailede sürekli bir çatışma, anlaşmazlık veya tutarsız disiplin yöntemleri varsa, çocuk bu davranışları model alabilir. Ebeveynlerin tutarsız veya aşırı katı disiplin yöntemleri, çocuğun karşıt gelme davranışlarını tetikleyebilir. Travmatik Yaşantılar ve Stres Çocuklukta yaşanan olumsuz deneyimler, boşanma, aile içi şiddet gibi stresli durumlar, çocuğun duygusal tepkilerini kontrol etmesini zorlaştırabilir. Bu da Karşıt Gelme Bozukluğunun belirtilerinin ortaya çıkmasına neden olabilir. Sağlıklı bir iletişim için öneriler Empati Kurun ve Duygusal Destek Sağlayın Ergenlik döneminde, gençlerin anlaşılmaya ve kabul edilmeye ihtiyaçları vardır. Duygularını ifade etmelerine izin verin ve onlara empati gösterin. Örneğin, "Biliyorum, senin için zorlayıcı bir dönem olabilir. Duygularını anlamaya çalışıyorum," gibi bir yaklaşım sergilemek öfke duygularını hafifletebilir. İletişimde Açık ve Net Olun Çocuğunuzla iletişim kurarken açık ve net olun. Beklentilerinizi ve sınırlarınızı net bir şekilde ifade edin, ancak bu süreçte onların da duygularını dinleyin. Örneğin, kuralların nedenlerini açıklamak, gençlerin kuralları daha iyi anlamalarına yardımcı olabilir. Öfke Patlamaları Sırasında Sakin Kalmaya Çalışın Öfke patlamaları sırasında ebeveynlerin sakin kalması, ergenin duygularını daha sağlıklı bir şekilde yönetmesine yardımcı olur. Çocuğunuz sinirliyken onunla tartışmak yerine ortamdan biraz uzaklaşmak ve herkesin sakinleşmesini beklemek, sorunu çözme açısından daha faydalı olabilir. Pozitif Güçlendirme ve Ödüllendirme Kullanın Gençlerin olumlu davranışlarını ödüllendirin. Karşıt gelme davranışlarını azaltmak için onların olumlu yönlerini takdir etmek, gençlerin kendilerini değerli hissetmesine ve daha olumlu davranışlar sergilemesine katkı sağlar. Sorumluluk Vermek ve Güvenmek Ergenlere bazı sorumluluklar vermek, kendilerini kontrol etme becerilerini geliştirmelerine yardımcı olur. Bu aynı zamanda onlara güven duyduğunuzu da gösterir. Sorumluluk aldıklarında kendilerini daha güçlü hissederler ve karşıt gelme eğilimleri azalabilir. Profesyonel Yardım Almayı Değerlendirin Eğer öfke ve karşıt gelme davranışları sürekli hale gelmişse, profesyonel bir destek almak önemli olabilir. Psikolojik danışmanlık, gençlerin bu zorlu süreçleri daha sağlıklı bir şekilde aşmalarına yardımcı olabilir. ''Çocuğunuzla yaşadığınız bir anlaşmazlık anında ona karşı yaklaşımınız nasıl? Onu dinlemeye ve anlamaya çalışıyor musunuz?'' Aile İçi İletişimde Kaçınılması Gereken Hatalar Nelerdir? Ebeveynler bazen iyi niyetle yaklaştıklarını düşündükleri bazı davranışlarla öfke ve karşıt gelme davranışlarını daha da körükleyebilirler. Sürekli Eleştirmek: Gençlerin hatalarını sürekli eleştirmek, onlarda yetersizlik duygusu uyandırabilir ve öfkelerini daha da artırabilir. Sürekli Baskı Yapmak veya Emir Vermek: Ergenlerin sınırlarını zorlayacak şekilde emir vermek yerine birlikte çözümler aramak daha sağlıklı bir yaklaşımdır. Karşılaştırmalar Yapmak: Kardeşleri veya arkadaşlarıyla yapılan kıyaslamalar, gençlerin kendilerini değersiz hissetmelerine yol açabilir. Her bireyin kendine özgü olduğunu unutmamak önemlidir. Son Olarak; Sağlıklı İletişim, Güçlü Bir Aile Bağı İçin Anahtardır! Ergenlik dönemi, ebeveynlerin çocuklarını anlamaları ve sağlıklı bir iletişim kurmaları için önemli bir fırsattır. Çocuğunuzun duygu dünyasını anlamaya çalışarak empati gösterirseniz, hem öfke kontrolü hem de karşıt gelme davranışlarıyla daha sağlıklı bir şekilde başa çıkabilirsiniz. Bu süreçte, gerektiğinde profesyonel bir destek almak, ailenizdeki tüm bireylerin hayat kalitesini artırabilir. Ergenlerde öfke ve karşıt gelme davranışlarıyla başa çıkmak sabır ve anlayış gerektiren bir yolculuktur. Bu süreçte, ailelerin bu davranışları anlamaya yönelik adımlar atması ve gerektiğinde yardım alması, gençlerin sağlıklı bir gelişim süreci geçirmesine yardımcı olacaktır. İzmir Karşıyaka Alaybey'de siz danışanlarımız için kişiye ve problem alanına uygun planlamalar sunan uzmanlarımız psikolojik sağlığınızı desteklemek için sizleri bekliyor! Altuğ Psikoloji olarak İzmir Karşıyaka'da yüz yüze terapi veya online terapi hizmetlerimizden faydalanabilirsiniz. İzmir Karşıyaka'da Yetişkin Psikoloğu, Çocuk Psikoloğu, Ergen Psikoloğu veya Çift ve Aile Danışmanı arayışınız varsa sizleri merkezimize bekliyoruz. Gelmeden önce dilerseniz 15 dakikalık online ücretsiz tanışma görüşmesi fırsatımızdan da yararlanabilirsiniz. Sağlıkla kalın.
- Alzheimer’a Karşı Birlikte Güçlenmek: Bakım Verenler İçin Stratejiler
Alzheimer, tıpkı diğer rahatsızlıklar gibi oldukça fazla kalıp yargılara maruz kalan, rahatsızlığa hassas yaklaşımlarda bulunulması gereken nörolojik bir rahatsızlıktır. Genellikle Geriatri uzmanlığı çerçevesinde incelenen Alzheimer, günümüzde erken yaşlarda başlangıç gösteren bireylerin rapor edilmesiyle birlikte farklı bakış açıları tarafından da incelenmelidir. Alzheimer hastalığı nörologlar ve geriatri hekimleri tarafından incelenir. Bu sürece psikologların da dahil olması önemlidir. Özellikle psikologlar tarafından yapılan ve değerlendirilen nöropsikolojik testler, hastalığın tanımlanmasında oldukça önemli rol üstlenmekte. Ek olarak psikologların yoğun stres gibi olgular üzerinde çalışması Alzheimer riskini azaltmaktadır. Psikologların diğer bir göreviyse Alzheimer hastalarının bakım verenleri üzerinden tanımlanmaktadır. Bakım veren yakınlar bu süreçte gerek duygusal olarak yıpranmakta gerekse sosyal ve kişisel hayatlarını Alzheimer hastası yakınlarına göre şekillendirdiklerinden dolayı psikolojik sağlıkları risk altında olabilmektedir. Tam da bu noktada psikologların görevi başlamaktadır. Bugün Alzheimer hastalığı nedir, nasıl oluşur, yakınları nasıl etkilenir ve yakınlara yönelik müdahale yöntemleri nelerdir gibi konu başlıklarına değineceğiz. Demans Nedir ? Alzheimer, en fazla görülen Demans türüdür. Peki Demans nedir? Demans, bireylerin bilişsel işlevlerinde genel bir düşüşe yol açabilen, günlük yaşamı etkileyen bir hastalık grubudur. Hafıza kaybı, düşünme, anlama, dil ve sosyal becerilerde azalma gibi belirtilerle karakterize olan Demans, sadece bir hastalık değil, birçok farklı durumun sonucu olabilen bir sendromdur. Demansı içinde birçok rengi barındıran bir yelpazeye benzetebiliriz. Renkler hastalıkları, renklerin toplandığı yer yani yelpazeyi demans olarak tanımlayabiliriz. Alzheimer Nedir? Alzheimer, beyin hücrelerinin zaman içerisinde yok olması sonucu hafıza kaybı, günlük yaşam aktivitelerini yerine getirme güçlüğü, düşünme ve problem çözme yeteneklerinde azalma gibi belirtilerle karakterize olan bir Demans türüdür. Bazı bireylerde kişilik değişimi de gözlemlenebilir. Bu değişimi tanımlamamızda yarar var çünkü buradaki değişim bireyin mizacı değildir. Örnek olarak birey, hastalık öncesi yaşantısında kurallara esnetebilen birisiyken hastalık sonrası katı ve düzenli hale, hatta bardağının yerinin değiştirilmesi durumuna yüksek tepki verebilecek duruma gelebilir. Alzheimer’ı tanıtırken belirtilerine değindik fakat bu belirtileri açmalıyız. Genellikle belirtiler yavaşça başlar ve zamanla ilerler. Belirtiler Alzheimer’ın evresine göre değişebilir. Bu belirtiler genellikle 5 farklı biçimde ortaya çıkabilir: Hafıza Kaybı: Alzheimer hastalığı ile en karakterize belirtidir. Hastalar yeni edindikleri bilgileri ve doğum günü, evlilik tarihi gibi önemli günlerin tarihini unutabilir. Dil ve İletişim Sorunu: Alzheimer hastaları konuşma sırasında akışa ve konuya uygun kelime bulmakta zorlanma ve cümleleri tamamlamakta sorun yaşayabilirler. Düşünme ve Problem Çözme Zorlukları: Hastalar basit karar almakta zorluk yaşayabilirler ve ikili ilişkilerinde yaşadıkları problemleri çözmede zorluk yaşayabilirler. Yön Bulmada Zorluk: Hastalar kendi oturdukları sokakta bile kaybolabilirler. Bu duruma ek olarak bu madde altında hastalar günün hangi saatinde olduklarını bile karıştırabilirler. Kişilik ve Davranış Değişiklikleri: Hastalar ani öfke patlamaları, kaygı veya huzursuzluk yaşayabilirler. Belirtiler sinsice gelişebilir. Zaman geçtikçe belirtiler daha belirgin hale gelirler. Hastalıkta erken tanı ve müdahale, hastalığın seyrini, hastayı ve hastaya bakım verenleri olumlu yönde etkileyebilir. Alzheimer Nasıl Oluşur? Alzheimer hastalığının kesin nedeni bilinmemektedir, ancak genetik, çevresel ve yaşam tarzı faktörlerinin birleşimi etkili olabilir. Beyinde anormal protein birikimleri oluşur, bu da beyin hücrelerinin ölümüne ve sinapsların bozulmasına yol açar. Beyinde yaşanan bu tahribat Alzheimer hastalığına yol açar. Yoğun stresli bir yaşantı da hastalığın sebepleri arasında gösterilmektedir. Alzheimer Tedavisi: Alzheimer için kesin bir tedavi yoktur, ancak belirtileri yönetmek için ilaçlar ve sosyal etkinlik seçenekleri mevcuttur. İlaçlar, belirtilerin ilerlemesini yavaşlatabilir veya bazı semptomları hafifletebilir. Sosyal etkinlikler, hastaların yaşam kalitesini artırmada yardımcı olabilir ve çeşitli yollarla bilişsel ve motor yetenekleri çalıştırılarak hastalığın seyrine olumlu dokunuşlar sağlanabilir. Bu sosyal etkinlikler için bir tane örnek verelim: Origami: Hasta, bakım vereni ve yakınlarıyla birlikte adım adım olacak şekilde origami sanatı yapar. Hastaların ince motor becerileri geliştirilirken bir uğraş edinmesine yardımcı olabilir. Bu kazanımlara ek olarak sayılabilecek yakınları ile iyi bir ilişki ortamı sağlanabilir. Bakım Verenler Nasıl Etkilenir? Alzheimer hastaları günlük ihtiyaçlarını gidermekte zorluklar yaşayabildiklerinden dolayı bakıma ihtiyaçları yüksek seviyededir. Bakım vermenin sosyal yaşam, fiziksel ve psikolojik zorluklarını yaşayan bakım verenleri de ele almakta yarar vardır. Bu zorlukları madde madde ele alalım: Sosyal Yaşam: Bakım verenler, günlerinin büyük bir bölümünü Alzheimer hastası yakınlarına ayırmak zorunda kalabilirler. Hastaların günlük ihtiyaçlarını gidermek bir yana hastaların güvenlikleri için yanlarında bulunurlar. Alzheimer tanısından muzdarip bireyler gün içerisinde mutfakta ocağı açık unutabilirler, nefes almaya dışarı çıkıp kaybolabilirler, evin camlarını açık unutup üşüyebilirler. Bu gibi gerek sağlık problemlerine gerekse güvenlik açısından risk altında olabilecekleri durumların önüne geçmek için bakım verenler yakınlarının yanında olmaktadırlar. Bu süreler uzun olduğu için bakım verenler sosyal yaşamlarından feda edebilirler. Bu feda sonucu çeşitli psikolojik çökkünlükler, arkadaşlık bağlarında kopuşlar ve hobilerini bırakmak gibi durumlarla karşı karşıya kalabilirler. Fiziksel Zorluk: Bakım verenler, hastanın bakımı sırasında fiziksel zorluklarla da karşılaşabilirler. Bu zorluklardan bir tanesini açıklamak isterim. Alzheimer hastalığının çıktılarından birisi olan biyolojik saatte değişiklik hastanın uyku saatlerini de etkileyebilmektedir. Hastalar geceleri uyanabilirler ve bakım verenden talepte bulunabilirler. Bu durumda bakım verende uykusuzluk durumu ortaya çıkabilir ve kişiyi zorlayabilir. Psikolojik Zorluk: Alzheimer tanısı alan bireyin yakını olmak, bakım verenlerin duygusal dengesini ve psikolojik sağlığını etkileyebilir. Bakım verenler bu zorlukları normal bir süreç olarak kabul edebilir ve kendilerinde ortaya çıkabilecek psikolojik kötü oluşun farkına varamayabilir. Dışarıdan bir göz olarak psikologlar bu noktada gerek ikili iletişim sırasında gerekse yaptıkları psikolojik değerlendirmeler ile bu durumun farkına varılmasında rol üstlenebilir. Bakım Verenlere Psikolojik Destek Bakım verenlerin yaşadıkları zorluklara değindik. Bu zorlukların getirisi olarak yaşayabilecekleri psikolojik zorluklara yönelik psikologların nasıl yardım edebileceği konusuna da değinmemizde mutlak yarar var. Terapi ve psiko-eğitim temelli yaklaşımlar ile bakım verenlere hem duygusal desteklerde hem de başa çıkma becerileri geliştirilmesinde psikologlar yardımcı olabilirler. Terapi ve psiko-eğitim nasıl yardımcı olabilir, bu konu üzerinde konuşalım: 1-) Bireysel Terapi Duygusal Destek : Bireysel terapi, bakım verenlerin duygusal yüklerini ifade etmelerine ve başa çıkmalarına yardımcı olabilir. Terapist, kişiye özel stratejiler geliştirerek stres ve kaygıyı azaltmayı hedefler. Başa Çıkma Mekanizmaları : Terapi, kişisel kaynakları keşfetmelerine ve sağlıklı başa çıkma mekanizmaları geliştirmelerine olanak tanır. 2-) Grup Terapisi: Paylaşım ve Destek : Aynı durumda olan bireylerle bir araya gelmek, bakım verenlerin yalnızlık hissini azaltabilir. Grup terapisi, deneyimlerin paylaşılması ve birbirine destek olunması açısından faydalıdır. Empati ve Anlayış : Diğer bakım verenlerle yapılan paylaşımlar, empati duygusunu güçlendirir ve ortak bir anlayış oluşturur. 3-) Aile Terapisi: İletişim ve Dinamikler : Aile terapisi, bakım verenlerin aile içindeki ilişkilerini güçlendirmeye yardımcı olabilir. Bu süreçte, aile üyeleri arasında daha iyi iletişim ve anlayış sağlanabilir. Rol Dağılımı : Terapi, aile üyeleri arasında görev ve sorumlulukların paylaşımına dair netlik sağlayarak, bakım verenin üzerindeki yükü hafifletebilir. 4-)Psiko-eğitim: Hastalık Hakkında Bilgi : Psiko-eğitim, Alzheimer hastalığı hakkında bilgi edinmeyi içerir. Bilgi sahibi olmak, bakım verenlerin kaygılarını azaltabilir ve daha etkili bir bakım sunmalarını sağlar. Stratejiler ve Araçlar : Eğitim, bakım verenlere pratik stratejiler sunarak, günlük yaşamda karşılaşabilecekleri zorlukları daha iyi yönetmelerine yardımcı olur. Bu maddelere ek olarak Türkiye’de aktif çalışan Türkiye Alzheimer Derneği hem hastalara hem de bakım verenlere oldukça yararlı olmaktadır. Çeşitli etkinlikler düzenleyen dernek hem hastalara hem de bakım verenlere sosyal bir ortam yaratmakta. Hastalık sürecinde hem hastaya hem de bakım verene olumlu katkılar verebilir. Biz Ne Yapmalıyız? Biz insanlara da fazlasıyla rol düşmekte. Öncelikle Alzheimer’ın herkesin başına gelebilecek bir hastalık olduğunu bilmemizde yarar var. Bu doğrultuda gerekli hassasiyet için bir altyapı oluşturulmuş olur. Alzheimer hastalarına ve bakım verenlerine karşın özellikle hassasiyet göstermeliyiz. Komşular ve hastanın akrabaları bakım verene destek olup kişinin sosyal hayatından feda etmesinin önüne geçilebilir. Hastalık hakkında net konuşmalarda bulunmamalıyız. Damgalayıcı bir dil kullanmamalı ve hatta uzun uzun bakmamalıyız. Bir diğer noktaysa Türkiye Alzheimer Derneğinin etkinliklerine katılım sağlayabiliriz. Olabildiğince bakım verenlerle olumlu temasta bulunmalıyız. Bu olumlu temas hem bizlere hem de bakım verenlere çeşitli noktalarda iyi gelebilir. Empati seviyemizin artması biz insanlara dünyaya farklı bir bakış açısıyla bakmamızda anahtar rol alabilir. Bakım verenlere ise kendilerine desteğin sadece çevresinden gelmediğini gösterebilir. Bununla birlikte, Alzheimer konusunda daha fazla bilgi edinmek ve toplumsal bilinç oluşturmak adına, seminerler, atölyeler ve bilgilendirme toplantıları düzenleyebiliriz. Bu tür etkinlikler, Alzheimer ile ilgili doğru bilgilere ulaşmayı kolaylaştırır ve toplumsal bir destek mekanizması oluşturur. Alzheimer hastaları ve bakım verenlerinin yaşantılarını olabildiğince geniş kitlelere duyurmak için elimizden geleni yapmamız gerektiğini düşünmekteyim. Sonuç olarak, Alzheimer hastalığına karşı duyarlılığımızı artırmak için toplum olarak üzerimize düşen rolü üstlenmeli, destekleyici bir çevre oluşturmalıyız. Bu süreçte, empati ve anlayış ön planda olmalıdır; böylece hem hastalar hem de bakım verenler daha sağlıklı ve mutlu bir yaşam sürdürebilirler. Sağlıkla Kalın. Yiğit ORHAN Psikoloji Öğrencisi
- Ayrı Ebeveynler, Tek Amaç: Çocuklar İçin Sağlıklı Gelecek
Ülkemizde son zamanlarda artan boşanma sayılarına “ Aile Danışmanlığı’na Farklı Bir Bakış ” yazımızda değinmiştik. Farklı ülkelerde de son zamanlarda boşanma sayısı artmakta fakat Türkiye’den farklı olarak özellikle Avrupa ülkeleri ve Kuzey Amerika ülkelerinde “ortak ebeveynlik” üzerine daha çok düşülmektedir. İstatistiksel verilere bakarsak sadece 2022 yılında velayete verilen 180.592 çocuk verisini görebiliriz. Velayetlerin yüksek kesimi annelere verilmektedir ve bu süreçte genellikle babalar devre dışı bırakılmaktadır. Herkes babaların çocuk gelişiminde önemli bir rol aldığını söyleyebilir ama konu velayete gelince bir şekilde babalar çocuğun kulvarına dahil edilmemektedir. Bu sürecin olumlu geçmesi için aslında bir reçete vardır; o da “ortak ebeveynlik”. Peki, nedir bu ortak ebeveynlik? Bu yazımızda ortak ebeveynliğin ne olduğu, nasıl oluşturulduğu, nasıl uygulandığı ve çocuk üzerindeki mutlak etkilerine değinmeye çalışacağız. İyi okumalar. Ortak Ebeveynlik Nedir? İnsanlar evlenebilir, çocukları olabilir ve boşanabilir. Aslında bu süreç doğada işleyen bir çarktır. Fakat madalyonun diğer yüzünde doğada işlemeyen bir çark bulunmaktadır. İnsanlar eşlerinden boşanabilir ama çocuklarından boşanamazlar. Bu hukuki bir karşılığı olmayan ama boşanmanın psikolojik yönünü bizlere sunan bir cümledir. Boşanma neticesinde genelde çocukların resmi velayeti bir ebeveyne verilir, diğer ebeveynse çocukların hayatlarında olması gerektiği kadar yer almaz. Bu durum kaçınılmaz olarak çocuklarda olumsuz örüntülere, tutumlara sebebiyet verebilir. Bu örüntülere ve tutumlara örnek olarak 3 madde sıralayalım: “Kaçıngan Bağlanma” gibi bağlanma örüntüsü, Okul hayatı gibi sosyal çevrelerde uyumsuzluk, Velayete göre anne/baba figürünün eksikliği. Değindiğimiz üzere bu durumun tek reçetesi ortak ebeveynliktir. Gelin ortak ebeveynliğin tanımını birlikte yapalım. Ortak ebeveynlik, ebeveynlerin romantik ilişkililerini sonlandırıp çocukların ihtiyaçları ve gelişimi üzerine, ebeveyn kimlikleri ile birlikte sınırların belirlenip bir iş birliği yapmasıdır. Aslında süreç görünen kadar zor olmayabilir çünkü ortada her iki taraf için ortak bir değer vardır. Bu değer çocuktur. Ebeveynlerin çocuklarının iyiliği için yapabileceklerini göz önüne getirirsek, kendi ilişkileri ve iletişimleri ne durumda olursa olsun çocuk üzerinde uzlaşabilmelidir. Çocuğunuzun geleceği için sağlıklı bir iş birliği kurmakta ve uzlaşmakta zorlanıyorsanız bir aile danışmanı size bu süreçte rehberlik edebilir ve birlikte bir iş birliği içerisinde doğru adımlar atmanıza yardımcı olabilir. Siz ebeveynlerin uzlaşabilmesi hakkında ne düşünüyorsunuz? Bu süreç sizce nasıl işler? Ortak Ebeveynlik Neden Önemli? Ortak ebeveynlik, boşanmış ailelerde çocukların duygusal ve psikolojik dengelerini koruyabilmeleri açısından büyük önem taşır. Boşanma, çocuklarda kaygı, belirsizlik ve duygusal karmaşıklıklara neden olabilir. Ancak her iki ebeveynin de çocukla aktif ve tutarlı bir ilişki sürdürmesi, bu olumsuz etkileri hafifletebilir ve çocukların daha sağlıklı bir şekilde adapte olmasına yardımcı olabilir. Ebeveynlerin romantik ilişkileri sona ermiş olsa bile, annelik ve babalık rollerini sürdürmeleri, çocuğun sosyal, duygusal ve akademik gelişimini olumlu yönde etkileyen önemli bir unsurdur. Bu süreçte, her iki ebeveynin de çocukla anlamlı ve sürekli bir bağ kurması, çocuğun kendine olan güvenini pekiştirir ve güvenli bir çevre sağlar. Çocuğun hem anne hem de babadan aldığı destek, onun duygusal dayanıklılığını artırarak stresle başa çıkma becerilerini geliştirmesine yardımcı olur. Aynı zamanda bu iş birliği, çocukların sosyal uyumlarını güçlendirmesinde, empati yeteneklerini geliştirmesinde ve sorumluluk bilincini artmasında önemli bir katkı sağlar. Ortak ebeveynlik, çocuğun boşanma sürecini sadece daha az travmatik hale getirmekle kalmaz, aynı zamanda hayatındaki diğer alanlarda da olumlu bir gelişim göstermesine katkıda bulunur. Ortak Ebeveynlik Planı Nasıl Oluşturulur? “Ortak ebeveynlik planı”, planı çizilen bir araba gibi düşünülebilir. Gerekli parçalar mühendis tarafından çizilen plana göre takılır. Bu mühendisi “aile danışmanı” olarak, çizilen planı ise “ortak ebeveynlik planı” olarak düşünebiliriz. Ebeveynler özellikle boşanma sürecinde ortak paydada buluşamayabilirler ve bu yüzden daha çok kendi çıkarlarını gözetebilirler. Aile danışmanı ile aynı masaya oturan taraflar kendi istek ve çıkarlarını masa üzerinde ortak paydaya çekerler. Daha da somutlaştırmak için aile danışmanı; taraflar arasındaki bu çıkarları, özellikle çocuğun ihtiyaçları ve gelişimi doğrultusunda bir “arabulucu” rolü ile ortaya çekmede önemli bir rol üstlenir ve ebeveynlik planı üzerine çalışmalar başlar. Ebeveynlik planı, fiziki ortak ebeveynlik üzerine şekillenen, aileden aileye ve hatta kültürden kültüre değişen bir anlaşmadır. Taraflar; milli/dini bayramlar, çocuğun akademik, sanatsal ve bedensel eğitimi gibi çeşitli konularda nasıl bir iş birliği içerisinde bulunacaklarını belirler. Bu planın önemli bir çıktısını az önce cümle içerisinde geçirdik, “fiziksel ortak velayet”. Fiziksel ortak velayet kapsamında çocuğun hem annesinin hem de babasının evinde kendine ait odası olmalıdır. Çocuğun her iki evde de odasının olması aslında ebeveynleriyle geçireceği süreyi sembolize ederken hem de gerçek anlamda bir odasının bulunması ve çocuğun ebeveynleri arasında daha kolay denge kurması anlamına gelmektedir. Çocuğun odasının önemi, o eve aidiyet hissetmesini güçlendirmesidir. Bu noktada aile danışmanıyla görüşmek çocuğunuza daha dengeli yaşam sunmanıza yardımcı olabilir. Ek olarak ortak fiziksel velayetin ebeveynler özelinde 4 temel özelliği var: Zaman Paylaşımı : Çocuk, belirli bir zaman diliminde her iki ebeveynin evinde yaşar. Bu süre haftalık, aylık veya mevsimsel olarak değişebilir. Dengeli Sorumluluklar : Ebeveynler; çocuklarının bakımında ve günlük ihtiyaçlarının karşılanmasında eşit sorumluluk taşır. İletişim ve Koordinasyon : Ebeveynler arasında sürekli bir iletişim ve iş birliği gereklidir. Böylece çocuk için tutarlı bir ortam sağlanır. Çocuğun İhtiyaçları : Fiziksel ortak velayet düzenlemeleri; çocuğun ihtiyaçlarına ve gelişimine göre esnek olmalıdır. Ebeveynlik Planı Nasıl Uygulanır?: Aklınızdan geçen soruyu duyar gibiyiz. Her şey bu kadar mükemmel ve kusursuz gidemeyebilir. Evet, elbette plandan sapan ebeveynler olmuştur, olabilir. Çünkü çıkarların her zaman gün yüzüne çıkmamak gibi kötü bir huyu vardır. Tabii ki konu çocuk olunca gerek hukuki süreçler gerekse aile danışmanlığı kapsamında gerekli önlemler vardır. Hukuki açıdan velayetle ilgili çeşitli kanunlar bulunurken, aile danışmanlığı kapsamında hazırlanan ebeveynlik planı ise yazılı olarak taraflara sunulmaktadır. Karşılıklı imzalar atılır ve önlem alınmış olur. Ortak Ebeveynliğin Zorlukları Nedir? Ortak ebeveynlik, çocukların sağlıklı gelişimi için önemli bir adım olsa da uygulama sürecinde ebeveynler için bazı zorluklar barındırabilir. Boşanma sonrası; İletişim sorunları Eski çatışmaların devam etmesi Yeni ilişkiler ve Aile Dinamikleri Maddi durumlar Farklı ebeveynlik stilleri iş birliğini zorlaştıran faktörler arasında yer alır. Bu zorluklara rağmen, her iki ebeveynin de çocukların iyiliğini merkeze alarak yapacağı iş birliği, onların duygusal ve sosyal gelişimini olumlu yönde etkileyebilir ve boşanma sürecinin olumsuz etkilerini hafifletebilir. Çocuk Üzerindeki Olumlu Etkileri: Sosyal Öğrenme: Çocukların ve bireylerin çevrelerinden, özellikle de ebeveynlerinden ve rol modellerinden öğrenirler. Yani insanlar, gözlemledikleri davranışları benimseyebilirler. Bu bağlamda çocuklar ebeveynlerinin davranışlarını izleyerek, iletişim tarzlarını, sosyal ilişkilerini ve sorun çözme yöntemlerini öğrenirler. Ebeveynlerin tutumları ve davranışları, çocukların kişilik gelişiminde önemli bir rol oynar. Dolayısıyla olumlu rol modeller olmak, çocukların sağlıklı bir şekilde gelişmeleri için kritik bir öneme sahiptir. Duygusal Destek: Çocuklar, her iki ebeveynin de aktif olarak yaşamlarında yer alması sayesinde daha fazla duygusal destek alır. İlişkilerde Güçlü Bağlar : Çocuklar, her iki ebeveyniyle de düzenli zaman geçirdiklerinde, bu ilişkilerde derin bağlar kurabilirler. Duygusal İstikrar : Ortak velayet, çocuklara istikrarlı bir ortam sağlayarak kaygı ve belirsizlik hissini azaltabilir. Sosyal Beceriler : Farklı ebeveynlerle etkileşim, çocukların sosyal becerilerini geliştirmelerine yardımcı olabilir. Empati ve Anlayış : Farklı bakış açılarıyla etkileşim, çocukların empati kurma ve farklılıkları anlama yeteneklerini artırabilir. Sorumluluk Bilinci : Her iki ebeveynle ortak sorumluluk paylaşımı, çocuklara sorumluluk almayı öğretebilir. Bağımsızlık Gelişimi : Çocuklar, her iki evde farklı kurallar ve dinamiklerle karşılaşarak bağımsızlık ve esneklik geliştirebilir. Akademik Başarı : Duygusal ve sosyal destek, çocukların akademik başarılarını olumlu yönde etkileyebilir. İletişim Becerileri : Ortak velayet, çocukların farklı iletişim tarzlarını öğrenmelerine ve geliştirmelerine yardımcı olabilir. Zor Durumlarla Başa Çıkma : Farklı ebeveynlerle ilişki kurma deneyimi, çocukların stres ve zorluklarla başa çıkma becerilerini güçlendirebilir. Boşanmış Ebeveynler Üzerindeki Olumlu Etkileri Boşanmak, çiftler arasında gerek hukuki gerek psikolojik açıdan kolay bir süreç değildir. Bu süreçte taraflar boşanmanın doğası gereği yıpranabilir. Ancak, ortak bir çocuğa sahip olmanın getirdiği sorumluluklar nedeniyle iletişimde kalmak büyük önem taşır. Elbette, bu iletişim çocuğun üstün yararı için yapılsa da çiftler üzerinde de olumlu etkileri vardır. Nedir bu olumlu etkiler? Daha iyi bir iletişim : Ortak ebeveynlik; ebeveynler arasında düzenli ve açık bir iletişim kurmayı teşvik etmektedir. Duygusal destek: Boşanmış ebeveynlerin ortak ebeveynlik sürecinde birbirlerine sağladıkları önemli bir unsurdur. Ortak ebeveynlik, ebeveynlerin karşılaştıkları duygusal zorlukları paylaşmalarına ve bu süreçte birbirlerine destek olmalarına olanak tanır, böylece her iki taraf da daha güçlü ve dayanıklı hale gelebilir. Sorumluluk paylaşımı: Ortak ebeveynlik, ebeveynlerin çocuklarının bakımını ve eğitimini paylaşmalarını sağlar. Bu durum, her iki ebeveynin de sorumluluk hissetmesine ve üzerlerindeki yükün azalmasına yol açabilir. Olumsuz duyguların azalması: Ortak ebeveynlik süreci, ebeveynler arasındaki çatışmaları ve olumsuz duyguları azaltabilir. Ebeveynler, çocukları üzerinde olumlu bir etki bırakmak için daha yapıcı bir yaklaşım benimsemeye teşvik edilirler. Daha dengeli bir ilişki: Ebeveynler, çocuklarının her iki ebeveynle de dengeli bir ilişki kurmasını sağlamak için iş birliği yapma gerekliliği ile karşılaşır. Bu da ebeveynler arasındaki ilişkilerin daha sağlıklı bir temele oturmasına katkı sağlar. İzmir'de Çift ve Aile danışmanı arıyorsanız ya da konum fark etmeksizin online olarak görüşmek isterseniz uzmanımızla tanışabileceğiniz 15 dakikalık ücretsiz ön görüşmenin ardından profesyonel destek alabilirsiniz. Sağlıkla kalın. Psikoloji Öğrencisi Yiğit Orhan Psikoloji Öğrencisi Ceren Göle
- Kendimi Sevmiyorum: Neden Böyle Hissediyorum? Bu Durumu Nasıl Çözebilirim?
Kendinize karşı hissettiğiniz sevgisizlik, yalnızca moralinizi değil aynı zamanda sosyal ilişkilerinizi, iş yaşamınızı ve günlük motivasyonunuzu da derinden etkileyebilir. Ancak kendini sevmeme durumu tamamen değiştirilebilir bir deneyimdir. Bu yazıda, ''kendini sevme'' konusunun önemini, hangi düşünce ve duyguların bu olumsuz hissi tetiklediğini ve terapi yoluyla kendinize daha şefkatli bakmayı nasıl öğrenebileceğinizi keşfedeceksiniz. İyi okumalar dilerim. Kendimizi Neden Sevemiyoruz? Genellikle çocukluk yıllarında oluşan veya zorlayıcı yaşantılarla şekillenen bazı düşünce kalıpları, kendimizi değersiz hissetmemize neden olabilir. Örneğin: Olumsuz Çocukluk Deneyimleri : Özellikle çocukluk döneminde yaşanan ihmal, kötü muamele ya da aşırı eleştirilme, kişinin kendine olan güvenini ve sevgisini zedeleyebilir. Aile içindeki eleştiriler ya da sevgi gösterilmeyen ortamlar, bireyin değersizlik hissi geliştirmesine neden olabilir. Yüksek Beklentiler ve Mükemmeliyetçilik : Kendinden her zaman mükemmeli bekleyen insanlar, hedeflerine ulaşamadıklarında yetersizlik hissine kapılırlar. Bu sürekli başarısızlık hissi, kişinin kendini sevmesini zorlaştırır. Toplumsal Kıyaslamalar : Sosyal medyada ya da çevredeki insanlarla sürekli kıyaslanmak, bireylerin kendi değerlerini sorgulamalarına neden olabilir. Başkalarıyla kendini kıyaslayarak eksiklik hissi geliştirmek, özgüveni zedeler. Kronik Eleştiri ve Özeleştiri : Sürekli olarak kendini eleştiren ve başarısızlıklarına odaklanan bireyler, olumlu özelliklerini göz ardı edebilirler. Özellikle öz eleştiriyi aşırıya kaçıran bireylerde, bu durum kişinin kendine karşı olumsuz bir bakış açısı geliştirmesine yol açabilir. Travmatik Deneyimler : Travmatik olaylar, bireyin kendini yetersiz, değersiz veya çaresiz hissetmesine neden olabilir. Travma sonrası kendini suçlama veya kendini değersiz görme eğilimi, bireyin kendisini sevmesini zorlaştırabilir. Psikolojik Sorunlar : Depresyon, anksiyete veya düşük benlik saygısı gibi psikolojik sorunlar, kişinin kendine karşı olumsuz düşünceler geliştirmesine yol açabilir. Özellikle depresyon, kişinin kendini yetersiz ve değersiz hissetmesine neden olan düşünce kalıplarını tetikler. Kendi kendinize ''Neden böyle hissediyorum?'' diye sorduğunuzda, içsel eleştirilerin kaynağına ve bu düşünceleri nasıl değiştirebileceğinize dair iç görü kazanmak önemlidir. Bu noktada terapi, kendinizi keşfetmek için sağlıklı bir yol sunar. Terapinin Gücü: Kendinize Şefkatle Bakmayı Öğrenmek Terapide, kendinizi daha derinlemesine anlamak ve olumsuz düşünce kalıplarınızı yeniden şekillendirmek üzerine çalışabilirsiniz. Özellikle bilişsel davranışçı terapi (BDT) gibi yaklaşımlar, düşüncelerinizin duygularınızı nasıl etkilediğini görmenize yardımcı olur. Ayrıca, kendinizle olan ilişkinizi olumlu hale getirmek için bazı teknikler kullanılır. Kendine Şefkat: İçsel eleştirileri azaltarak kendinize sevgi dolu ve şefkatli bir yaklaşım geliştirmek. Olumlu İçsel Diyalog: Eleştiri yerine yapıcı bir içsel diyalog oluşturmak. Kendi Değerlerinizi Tanıma: Kendinizin güçlü yönlerini tanımlamak ve bu özellikler üzerine odaklanmak. Terapinin Getirdiği Olumlu Değişimler Kendini sevme ve kabul etme becerisi, terapiyle birlikte gelişebilir. Terapinin sağladığı bu içgörü ve farkındalık, özsaygınızı güçlendirir ve ilişkilerinize de olumlu şekilde yansır. Kendinize dair olumlu bir bakış açısı kazanmak için destek almayı düşünüyorsanız, İzmir, Karşıyaka Alaybey'de bulunan Altuğ Psikoloji, Psikoloji ve Danışmanlık Merkezi olarak yanınızdayız. Kendi değerinizi keşfetme yolculuğunuzda size rehberlik edecek uzmanlarımızla tanışabilir, online veya yüz yüze terapi seçeneklerimizden yararlanabilirsiniz. Ayrıca 15 dakikalık ücretsiz online tanışma görüşmesi de terapiye adım atmak konusunda size yardımcı olabilir. Sağlıkla ve sevgiyle kalın.
- Beni Gerçekten Seviyor mu?
İlişkiler karmaşık ve çok katmanlıdır. Bazen partnerimizin davranışları, onları gerçekten sevip sevmediğimizi sorgulamamıza neden olabilir. ''Beni gerçekten seviyor mu?'' sorusu, çoğu kişinin ilişkisinde zaman zaman aklından geçirdiği bir sorudur. Bu yazıda, sevgiyi anlamanın yollarını, partnerinizin davranışlarının arkasındaki duygusal şifreleri ve bu konuda kendinize sormanız gereken önemli soruları ele alacağız. Keyifli okumalar! Sevgi ve Davranışlar: İlişkinin Temel Taşı Sevgi, sadece kelimelerle ifade edilmez; çoğu zaman davranışlarımızla ortaya çıkar. Birinin sizi sevip sevmediğini anlamanın en iyi yollarından biri, onun davranışlarına dikkat etmektir. İlgi Gösterme: Partneriniz sizinle vakit geçirme isteğini gösteriyorsa bu genellikle onun sizi sevdiğinin bir işareti olabilir. Beraber planlar yapıyor, hayallerinizden bahsediyor ya da sizin için küçük sürprizler hazırlıyorsa, bu sevgi dolu bir yaklaşımın göstergeleridir. Destek Olma: Zor zamanlarınızda yanınızda olan bir partner, duygusal bağının güçlü olduğunu gösterir. Onun sizi desteklemesi, hayallerinize inancı ve hedeflerinize yardımcı olması onun sizi sevdiğini gösterir. Fedakarlık Yapma: Partneriniz, sizin mutluluğunuz için kendinden ödün veriyorsa, bu ciddi bir sevgi işareti olabilir. Bu, küçük bir konuda veya büyük bir fedakarlıkta olabilir; önemli olan niyetin samimiyetidir. İletişim: Açık ve dürüst bir iletişim, sağlıklı bir ilişkinin temelidir. Partnerinizle duygularınızı, düşüncelerinizi ve endişelerinizi paylaşabiliyorsanız, bu aranızdaki bağı güçlendirir. Kendi İlişkinizi Sorgulamanız İçin Sorular İlişkinizdeki hislerinizi daha iyi anlayabilmek için kendinize sorabileceğiniz bazı önemli sorular şunlardır: Partnerimin davranışları beni mutlu ediyor mu? Zor zamanlarımda yanımda mı? Birlikte geleceği nasıl hayal ediyoruz? İlişkimizde her iki tarafın da ihtiyaçları göz önünde mi bulunduruluyor? İlişkide kendimi değerli hissediyor muyum? Psikolojik Bir Bakış Sağlıklı ilişkilerin temeli, karşılıklı sevgi, saygı ve destek üzerine inşa edilir. Sevgi, yalnızca duygusal bir durum değil aynı zamanda fiziksel ve psikolojik bir deneyimdir. Bağlanma Teorisi: Psikolog John Bowlby’nin geliştirdiği bağlanma teorisi, insanların çocukluktan itibaren bağlılık kurma biçimlerinin, yetişkinlikteki ilişkilerini etkilediğini öne sürer. Bağlanma stilleri; güvenli, kaygılı ve kaçıngan olmak üzere üç ana kategoriye ayrılır. Güvenli bağlanan bireyler, ilişkilerinde daha az kaygı yaşar ve duygusal olarak daha sağlam bir temele sahip olurlar. Bu bağlamda; partnerinizin bağlanma stilini anlamak, onun sizi ne ölçüde sevdiğini kavramanıza yardımcı olabilir. Örneğin, kaygılı bağlanma stiline sahip biri, sürekli olarak sevgi ve onay arayışında olabilirken, kaçıngan bağlanma stiline sahip biri, duygusal yakınlıktan kaçınabilir. Duygusal Zeka: Duygusal zeka, bir kişinin kendi duygularını ve başkalarının duygularını anlama yeteneğini ifade eder. Yüksek duygusal zekaya sahip kişiler, duygusal ihtiyaçları daha iyi anlayabilir ve bu bağlamda daha sağlıklı ilişkiler geliştirebilirler. Duygusal zeka; empati kurabilme, duygusal tepkileri yönetme ve sosyal ilişkileri güçlendirme becerilerini içerir. Partnerinizin duygusal zeka düzeyini anlamak, ilişkinizdeki iletişimi ve bağınızı güçlendirebilir. ''Beni gerçekten seviyor mu?'' sorusu, ilişkilerde belirsizlik yaşayan bireyler için oldukça önemli bir meseledir. Davranışların arkasındaki duygusal şifreleri çözmek, sağlıklı bir ilişkinin temellerini anlamak açısından kritik öneme sahiptir. Unutmayın ki, her ilişki kendine özgüdür ve önemli olan duygularınızı açıkça ifade edebilmek ve sağlıklı bir iletişim kurabilmektir. Eğer hala belirsizlik yaşıyorsanız, profesyonel bir terapistten destek almak, duygusal karmaşayı çözmek ve ilişkinizi daha sağlam bir temele oturtmak için iyi bir adım olabilir. İzmir, Karşıyaka, Alaybey'de bulunan Altuğ Psikoloji, Psikoloji ve Danışmanlık Merkezi olarak sizlerin psikolojik sağlığını desteklemek için uzman kadromuzla hizmet vermekteyiz. Dilerseniz yüz yüze veya online terapi seçeneklerimizden birini seçebilir veya 15 dakikalık online ücretsiz tanışma görüşmesinden faydalanabilirsiniz. Sağlık ve sevgiyle kalın.
- Kronik Stresin Beyin Yapısına Etkisi: Kalıcı Değişimler Nasıl Oluşur?
Kronik Stres Nedir? Kendinizi sürekli olarak bir gerginlik içinde mi buluyorsunuz? Bu durum, sıradan bir stres anından çok daha fazlasını ifade ediyor olabilir. Günlük hayatımızın karmaşası içinde birçok insan kronik stres altında yaşıyor ancak bunun beynimizde nasıl derin bir etki bıraktığını gözden kaçırabiliyoruz. Peki, kronik stres beyinde kalıcı değişikliklere yol açabilir mi? Beynimiz, bir süre sonra bu sürekli alarm durumuna nasıl bir cevap verir? Gelin, beynin bu karmaşık yapısına bir göz atalım ve kronik stresin sinir sistemimizdeki izlerini keşfedelim. Kronik stres, stresin sürekli bir hale gelmesi anlamına gelir ve çoğu insan bunu yaşam tarzının bir parçası olarak kabullenir. Ancak bu durum beynimizi ve dolayısıyla hayatımızı derinden etkiler. İşte bu yazımızda stresin beyinde nasıl kalıcı değişimlere yol açtığını, hangi yapıların etkilendiğini ve bu durumun duygusal, zihinsel, hatta fiziksel sağlığımıza nasıl zarar verdiğini ayrıntılı olarak inceleyeceğiz. Şimdiden herkese keyifli okumalar dileriz! 1. Beynin Stresle Mücadelesi: İlk Tepkiler Beynimiz, tehlike anında bizi korumak için hızlı bir tepki verir. Bu tepkiler, ''savaş ya da kaç'' adı verilen bir mekanizmayla tetiklenir. Bu mekanizmayı tetikleyen şey, Hipotalamus-Hipofiz-Adrenal (HPA) Ekseni adı verilen bir sistemdir. Bu sistem, stres hormonları olan kortizol ve adrenalin üretimini hızlandırır ve bu sayede daha tetikte oluruz. Akut stres durumlarında işe yarayan bu mekanizma bizi hızla harekete geçirir. Ancak kronik stresle başa çıkmada bu sistem yetersiz kalabilir. Düşünün, bu alarm sisteminin sürekli çalıştığını hayal edin. Beyin, sürekli bir tehdit algısı içinde olduğunda ne olur? Kortizol üretimi sürekli artar ve bu hormonların uzun süreli varlığı, beyindeki bazı hassas bölgeleri etkileyerek kalıcı değişikliklere neden olur. 2. Kronik Stresin Beyin Yapısına Uzun Vadeli Etkileri Kronik stresin beynimizde en belirgin etkilerini, üç ana bölgede görmekteyiz: Hipokampus , Amigdala ve Prefrontal Korteks . Hipokampus : Beynimizin hafıza ve öğrenme merkezi olan hipokampus, kronik strese karşı son derece hassastır. Sürekli stres altında kaldığımızda hipokampustaki sinir hücrelerinin zarar görmesi ve hatta azalması mümkündür. Bu durum, hafıza sorunlarına ve öğrenme güçlüklerine neden olabilir. Hiç önemli bir bilgiye odaklanmakta zorlandığınız ya da yeni bir şey öğrenirken zorluk çektiğiniz oldu mu? Belki de bunun sebebi, kronik stresin hipokampusu etkileyerek hafıza ve öğrenme becerilerinizi zayıflatmasıdır. Amigdala : Beynin duygusal yanıt merkezi olan amigdala, kronik stres altında daha da aktif hale gelir. Bu durum, daha hassas bir duygusal tepki verme eğilimimizi artırır. Günlük olaylara gereğinden fazla tepki verdiğiniz oluyor mu? Belki de amigdalanızın stres etkisi altında kalması sizi bu tür aşırı duygusal tepkilere yönlendiriyordur Prefrontal Korteks : Planlama, karar verme ve dürtü kontrolü gibi işlevleri yöneten prefrontal korteks de kronik stresin etkisi altında kalabilir. Stresin bu bölgedeki etkisi; kontrolsüz dürtüler, ani kararlar ve düşünmeden hareket etme gibi durumlara yol açabilir. Prefrontal korteks, ''bizi koruyan mantıklı ses'' gibidir ama stres altında bu ses kısılmaya başlar. 3. Sinir Bağlantıları Üzerindeki Etkiler Sinir hücrelerinin birbirleriyle iletişimini sağlayan sinaptik bağlantılar, kronik stresin etkisiyle zayıflar. Bu durum, beynimizin sinaptik plastisite denilen yeteneğini, yani öğrenme ve adaptasyon becerilerini olumsuz etkiler. Peki ya beyin, yeni bilgiye daha zor adapte olmaya başlarsa? Bu durum sürekli stres altında kalan bir beyinde yaşanan kaçınılmaz bir durumdur. Nöronal Bağlantı Zayıflığı : Sinir hücreleri arasındaki bağlantılar zayıfladığında öğrenme, hafıza ve dikkati sürdürebilme gibi işlevler de etkilenir. Böyle bir durumda daha önce kolayca yapabildiğimiz şeyleri yaparken zorlandığımızı hissedebiliriz. Dopamin ve Serotonin Üretimi : Beyin, kronik stresin etkisiyle, mutluluk ve ödül sistemleri üzerinde olumsuz bir değişime uğrar. Bu hormonların azalması motivasyon eksikliğine ve duygu durum bozukluklarına yol açabilir. 4. Kalıcı Değişim Mekanizmaları: Nöroinflamasyon ve Hücre Ölümü Kronik stres, beyinde iltihaplanmaya (nöroinflamasyon) neden olabilir. Bu iltihaplanma, beynin birçok bölgesini etkileyebilir ve apoptoz adı verilen hücre ölümünü tetikleyebilir. Sürekli kortizol varlığı, beyin hücrelerinin zamanla işlevlerini kaybetmesine yol açar. Kronik stres altında beyin, kendi hücrelerine zarar veren bir sistem içinde kalır ve kalıcı değişiklikler başlayabilir. Nörojenez Üzerindeki Etkiler : Kronik stres, yeni beyin hücrelerinin oluşumunu engeller. Bu durum, beyinde tamir sürecini yavaşlatır ve uzun vadeli kalıcı değişikliklerin temelini oluşturur. Beyninizin kendini yenileyemediğini düşünün; bu durum, hafıza ve öğrenme yeteneğinde ciddi zayıflamalar anlamına gelir. 5. Kronik Stresin Psikolojik ve Davranışsal Sonuçları Nelerdir? Beyindeki bu fiziksel değişimler, ruh sağlığımıza ve davranışlarımıza da yansır. Kronik stres, anksiyete ve depresyon gibi ruhsal bozukluklara yol açabilir. Beyin yapısındaki değişimlerle birlikte, bellek zayıflaması, dikkat eksikliği ve duygusal dengesizlikler yaşanabilir. Bilişsel Gerileme : Kronik stres, öğrenme, problem çözme ve bilgi hatırlama gibi zihinsel süreçleri zorlaştırır. Hangi durumlarda kendinizi bunalmış ve olayları takip edemez halde buluyorsunuz? Duygusal Düzenleme Zorlukları : Beyin yapısındaki değişiklikler, duygu kontrolünü zorlaştırır ve bizi daha hassas ve tepkili hale getirir. Hiç duygularınızın kontrolünüz dışında olduğunu hissettiğiniz oldu mu? 6. Stresin Beyin Üzerindeki Etkilerini Azaltmak için Yöntemler Nelerdir? Beynimizi kronik stresin olumsuz etkilerinden korumak mümkün mü? Bu sorunun cevabı evet ve bunu sağlamak için bazı etkili yöntemler mevcut. Bilinçli Farkındalık ve mindfulness: Mindfulness gibi farkındalık teknikleri, kortizol seviyesini düşürerek beynin stres altında daha sakin ve yapıcı kalmasını sağlar. Fiziksel Aktivite : Egzersiz, beyinde endorfin ve dopamin salınımını artırarak mutluluk hissini destekler. Uyku Düzeni : Kaliteli uyku, beyin hücrelerinin yenilenmesi için kritik öneme sahiptir ve stres seviyelerini azaltmada oldukça etkilidir. Beslenme : Omega-3 gibi sağlıklı yağ asitleri içeren besinler, beyin sağlığını destekleyerek kronik stresin zararlarını azaltabilir. Bu konuda destek almak için öncelikle bir hekime başvurmanızı tavsiye ederiz. Profesyonel Destek : Terapi ve psikolojik destek, stresin yönetiminde etkili bir rol oynar ve daha iyi hissetmenize katkı sağlar. Kronik Stresin Önlenmesi Neden Önemlidir? Kronik stresin beyinde neden olduğu kalıcı değişiklikler hem psikolojik hem de fiziksel sağlığımızı etkiler. Erken önlem almak, sağlıklı bir stres yönetimi ve beyin sağlığı için önemlidir. Beynimizi koruyarak daha dengeli ve sağlıklı bir yaşam sürebiliriz. Kendinizi sürekli gergin ve stresli hissediyorsanız, beyninizin size bir mesaj vermeye çalışıyor olabilir mi? Onu dinleyin; belki de yaşamak istediğiniz sağlıklı yaşam için zihinsel sağlığınıza daha fazla dikkat etmenin tam da zamanı gelmiştir. Kronik Stresle Başa Çıkma Yollarını Denemek: Harekete Geçin! Kronik stresin beyin üzerindeki etkilerini öğrendiğimize göre şimdi harekete geçme zamanı. Beynimizi korumak, belki de en değerli yatırımımızdır. Kendinize şu soruları sormayı deneyin: Günlük hayatımda stresi azaltmak için neler yapabilirim? Bilinçli farkındalık ya da günlük kısa ve bana iyi gelecek egzersizlerini denemek nasıl olurdu? Ya da belki de yıllardır yapmayı düşündüğünüz bir hobiyi keşfetmenin tam zamanı gelmiştir. Günün sonunda unutulmaması gereken en önemli şey, beynimizin esnek ve uyum sağlayabilir olduğudur. Bu değişimlerin bazıları kalıcı olsa bile beynimiz hâlâ yenilenme ve iyileşme potansiyeline sahiptir. Sağlıklı stres yönetimi ve hayatımızda yapacağımız küçük ama etkili değişikliklerle sadece beynimizi değil tüm yaşam kalitemizi daha sağlıklı bir hale getirebiliriz. Beyin Sağlığınızı Korumak İçin Bir Davetimiz Var. 💌 Eğer sürekli stresin etkisinde yaşadığınızı düşünüyorsanız, beyninizi korumak adına bilinçli adımlar atmanın tam vakti. Bu adımlar, bir destek almak, günlük rutinlere mindfulness pratikleri eklemek ya da sağlıklı alışkanlıkları benimsemek olabilir. Unutmayın, stresin beyinde yarattığı kalıcı değişiklikler onunla başa çıkma yollarını öğrenmediğimizde daha da ciddi hale gelebilir. Beyninize iyi bakmak, en önemli yatırımlardan biri olacaktır. Beyin sağlığına dair daha fazla bilgi edinmek, sadece kendimiz için değil, etrafımızdaki insanlar için de önemli olabilir. Sonuçta, sağlıklı bir zihin, sağlıklı bir hayat demektir. Bu konuda veya hayatınızı zorlaştıran diğer pek çok konuda destek almak istiyor ancak nereden başlayacağınızı bilmiyorsanız sizi 15 dakikalık ücretsiz online tanışma görüşmemize bekliyoruz. Biz İzmir Karşıyaka Alaybey'de bulunan Altuğ Psikoloji, Psikoloji ve Danışmanlık Merkezi olarak sizlere online terapi desteği veya yüz yüze terapi desteği sağlamak için uzman kadromuzla hazırız. Gelin ve psikolojik sağlığınız için sizlerle sonunda sağlık olan bir yola çıkalım. 🪷 Sağlıkla Kalın.
- Travma ve İkincil Travma: Psikolojik Müdahale ve Toplumsal Etkiler
Türkiye gerek kozmopolitik yapısının getirisi olarak gerekse coğrafi koşulları sebebiyle bir “Travma Ülkesi” olarak adlandırılabilir. Travma özellikle insanların, 2010’lu yıllarda ağzından çıkarmadığı depresyon sakızının 2020’li yıllardaki muadili olmasının getirisi olarak bir istismar alanına dönüşmektedir. Özellikle ruh sağlığını tehdit eden bu olgu, bireylerin hassas psikolojilerini etkileyerek derin yaralar açmaktadır. Peki nedir bu travma, hangi koşullarda nasıl kendisini gösterir? Bu soruları cevapladıktan sonra ikincil travmaya ve müdahale programlarına sizlerle değineceğiz. Travma Nedir? Travmayı tanımlarken dikkatli olmak, kavramın yerinde ve doğru kullanılması açısından büyük önem taşır. Travma, bireyin doğasına aykırı olarak gelişen ani ve beklenmedik bir olay sonucunda ortaya çıkan, kontrol edilebilirliği düşük psikolojik bir yaralanmadır. Deprem, şiddet, cinsel istismar, ani kayıplar veya terör saldırıları gibi olaylar, travmatik deneyimlerin başlıca nedenleridir. Bu olaylar, bireyin yaşama ve kendine dair temel güven inancını derinden sarsar. İnsanların çoğu, dünya ve kendiliklerine dair adalet ve güven temelinde bir inanca sahiptir. Örneğin, kimse cinsel istismar veya terör eylemlerinin kendisinin ya da yakınlarının başına geleceğini düşünmez. Ancak travmatik olaylar, bu inancı yok eder ve bireyi derin bir boşluğa sürükler. İnsanların bu tür olaylar karşısında verdikleri tepkiler farklılık gösterse de, travmanın bıraktığı psikolojik hasar her bireyde derin ve kalıcı olabilir. Travma, kişinin kendini güvende hissetmediği bir gerçekliğe zorlar ve bu güvensizlik hissi, zihninde sürekli tekrar eden otomatik bir düşünceye dönüşebilir. Travma Sonrası Stres Tepkileri ve Psikolojik Müdahale Travmatik olay yaşandıktan sonraki ilk süreç oldukça önemlidir. Mağdur, oldukça hassas ve tehlikeye açıktır. Bu noktada ruh sağlığı uzmanlarına oldukça büyük bir iş düşmektedir. Travmatik olaylardan hemen sonra müdahale edilmesi gereken en önemli süreç, mağdurun güvenlik ve fizyolojik ihtiyaçlarının karşılanmasıdır. Sonrasında ise psikolojik ilk yardım devreye girer. Bu aşamada, bireyin yaşadığı duygusal karmaşa ile baş edebilmesine destek olunur. Travmatik olay sonrası stres bozuklukları farklı psikolojik rahatsızlıklara sebebiyet verebilir. Majör depresif bozukluk, genel kaygı bozukluğu, sosyal kaygı bozukluğu, Travma Sonrası Stres Bozukluğu, kimlik çözülmesi örnek gösterilebilir. Sarsıcı olay sonrasında mağdurun bireysel özelliklerindeki değişimler de gözlemlenebilir. Örneğin içedönüklük ya da günlük alışkanlıklarına daha sıkı bir şekilde bağlanarak değişimlerden kaçınma örnek olarak sunulabilir. Bu değişimlere travmada uygulanan psikolojik ilk yardım ve psikososyal gruplardan farklı yaklaşımlarla müdahale edilmelidir. Travmalarınızla Baş Edebilmenizi Sağlayabilecek 4 Farklı Yaklaşım Bilişsel Davranışçı Terapi: Bireyin travmatik olaylarla ilgili olumsuz düşünce kalıplarını ve inançlarını yeniden yapılandırır. Şema Terapi: Kişinin geçmişten getirdiği uyumsuz şemaların (düşünce yapılarının) çözümüne yönelik müdahaleler içerir. EMDR, "Göz Hareketleriyle Duyarsızlaştırma ve Yeniden İşleme": Travmatik anıları işlemede etkili bir yöntemdir. Psiko-eğitimler: Bireylere travma ve psikolojik süreçler hakkında bilgi verilir, bu da onların iyileşme sürecinde bilinçlenmelerine yardımcı olur. Bu yöntemler, danışanın psikolojik iyileşme sürecine katkı sağlayarak, travmanın uzun vadeli etkilerini en aza indirmeyi hedefler. İkincil Travma: Travmatik Deneyimlerin Dolaylı Etkileri Travmatik olaylara doğrudan maruz kalmak zorunda olmasak bile, olayların etkilerini dolaylı olarak yaşayabiliriz. Buna ikincil travma denir. Günümüz dijital dünyasında internet ve sosyal medya, travmatik olayların anında yayılmasına neden olur. 2023 yılında Türkiye'de yaşanan büyük depremler bunun en çarpıcı örneklerindendir. Travma sonrası stres belirtileri yalnızca depremzedelerde değil, deprem bölgesinden uzakta yaşayan bireylerde de gözlemlendi. Görsel medya ve sosyal medyada yayılan sarsıcı görüntüler, bireylerin güven duygusunu zedeleyerek ikincil travmaya neden oldu. Günümüzde internet, hayatımıza pozitif katkılarda bulunan, hayatımızı güzelleştiren ve kolaylaştıran bir teknolojidir. Ancak internetin etkisini bu cümle ile bırakırsak, karanlık yüzünü es geçersek hata yapmış oluruz. İnternetin, bilginin hızlı yayılması üzerine çok etkin bir rolünün olduğuna herkes katılır. Fakat bilginin hızlı yayılması, bilgi kirliliği unsurunu da barındırmaktadır. Bunun yanında internet, olayları tek tıkla herkesin ekranına düşürebilecek bir teknolojidir. Bu kadar hızlı bilgi paylaşımının olduğu bir ortam ikincil travmaya ön ayak olmaktadır. Peki nasıl? Örseleyici ve sarsıcı olaylar, internet ortamında haber edilerek birçok kişiye sunuluyor. Bazıları görsellerle bazıları videolarla bazıları ise sadece röportajlarla destekleniyor. Travmada değindiğimiz dünyanın güvenli bir yer olduğu inancına sahip diğer insanlar bu travmatik haberleri okuyarak, izleyerek inançlarını farkında olmadan da sarsabilmektedirler. Örnek için çok eski zamanlara gitmemize gerek yok. Bütün Türkiye’yi derinden sarsan, 11 ilimizi etkileyen, milyonlarca insanın hayatını değiştiren 2023 depremini ikincil travmayı tanımlarken referans alabiliriz. Blog yazımızın başında belirttiğimiz gibi ülkemiz doğal afetler ülkesi. 2023 Depreminden etkilenmeyen şehirlerde yaşayan fakat deprem potansiyeli olan şehirlerde yaşayan insanların çoğu kendilerini güvende hissetmiyorlar. En ufak sarsıntıya karşı aşırı duyarlılar. Bu durumu pek çok şekilde açıklayabiliriz ama konumuz üzerinden gitmemizde ayrı bir önem var. İnsanlar depremin korkunç yüzünü gerek televizyonda gerekse sosyal medyada yayınlanan görüntülerle, yapılan röportajlarla gördüler. İkincil travma yaşadılar. İkincil Travmanın Belirtileri İkincil travma, doğrudan bir travmatik deneyim yaşamamış bireylerde bile benzer psikolojik semptomların ortaya çıkmasına neden olabilir. Bu belirtiler, kişinin yaşadığı stres düzeyi ve psikolojik duyarlılığına bağlı olarak farklılık gösterebilir. İkincil travmanın başlıca 8 belirtisi şunlardır: Kaygı ve Huzursuzluk: Sürekli bir endişe hali, geleceğe dair korkular ve yaşanan travmatik olayların yeniden yaşanacağına dair kaygılar. Fiziksel Etkiler: Baş ağrısı, kalp çarpıntısı, baş dönmesi gibi somatik rahatsızlıklar, ikincil travmanın sık görülen fiziksel belirtileridir. Rüyalar: Travmatik olaylarla ilgili kabuslar görme durumu, uyku kalitesini olumsuz yönde etkileyebilir. Sosyal İzolasyon: İletişim kurmada zorluk ve sosyal etkinliklere katılmaktan kaçınma, bireylerin sosyal çevrelerinden uzaklaşmasına neden olabilir. Duygusal Değişimler: Ani öfke patlamaları veya sinir krizi gibi duygusal dalgalanmalar, ruh sağlığını tehdit eden önemli belirtilerdir. Dikkat Dağınıklığı ve Konsantrasyon Bozukluğu: Günlük işlevselliği etkileyen dikkat dağınıklığı ve konsantrasyon zorluğu, ikincil travmanın psikolojik etkilerini yansıtır. Güvensizlik ve Belirsizlik: Tekrar yaşama korkusu ile birlikte, güvenli bir ortamda olma hissinin kaybolması. Suçluluk Hissi: Travma yaşayan bireylere karşı kendini suçlama ve utanç duygusu, ikincil travma yaşayan bireylerde sık görülen bir durumdur. İzmir Psikolog & Psikolojik Destek Bu belirtiler, ikincil travma yaşayan bireylerin ruh sağlığını ciddi şekilde etkileyebilir. Erken müdahale ve profesyonel psikolojik destek almak, bu semptomların hafifletilmesine ve bireylerin iyileşme süreçlerine katkıda bulunabilir. Eğer siz de bu belirtileri yaşıyorsanız ya da bir yakınınızın travmatik bir deneyim yaşamasından dolayı etkileniyorsanız, İzmir Karşıyaka Alaybey’de bulunan Altuğ Psikoloji ve Danışmanlık Merkezi olarak sizlere destek sunmaktan mutluluk duyarız. Uzman psikologlarımızla tanışabilir veya iletişim numaramız üzerinden terapiye başlamak için ücretsiz tanışma görüşmesi talep edebilirsiniz. Psikoloji Öğrencileri Yiğit Orhan Ceren Göle
- Film Analizi: The Fisher King (Balıkçı Kral) - Eve Dönmek İçin Kefareti Ödemeye Hazır Mıyız?
Hepimiz biraz narsistizdir ve bunun farkına vardığımız anlar olmuştur. Özellikle, kendimizden daha aşağıda ya da kusurlu olduğunu düşündüğümüz kişilere karşı mesafeli, kibirli ya da tiksintiyle baktığımız anlar olmuştur. Hatta bazen onlara hiç bakmayız. Bu kişi bazen bir dilenci, bazen de fiziksel engeli olan birisi olabilir. Ancak, bunun sonuçlarını çok azımız düşünmüştür. Zararsız sandığımız kibrimizin nelere sebep olabileceğini hiç sorgulamamışızdır. İnsanın çok masum ve doğuştan iyi olduğu düşüncesine kapılıp, hepimizin zaman zaman hissettiği bu duygulardan bahsetmeyerek polyannacılık yapmak istemiyorum. Başta da dediğim gibi, hepimiz bazen çirkinleşebiliriz. Bu durumu bilinçli veya bilinçsiz şekilde gerçekleştirebiliriz. Bu yazının amacı, zaten filmin bize karikatürize karakterler aracılığıyla söylediği şeyi vurgulamak: sandığımız kadar masum değiliz. Masum olmadığımız bir gerçek; peki suçlu muyuz? Film de işte tam olarak bunu sorguluyor. Neden suçluyuz ve ne yapmalıyız? The Fisher King, travma, kefaret ve geçmiş hatalarımızla yüzleşmenin karmaşık yollarını ele alan çok katmanlı bir film. Film, dikkatsizce yaptığı yorumlarla felaketlere yol açan, bencil bir radyo sunucusu olan Jack Lucas ile aynı olaydan sonra akıl sağlığını yitiren eski bir öğretmen olan Parry’nin kesişen hayatlarını konu alır. Bu iki karakterin iç içe geçmiş kaderleri, özellikle ikincil travma, sorumluluk ve insan ilişkilerinin iyileştirici gücü üzerinden derin psikolojik mücadeleleri gözler önüne serer. Jack’in Düşüşü ve İkincil Travmanın Etkisi Film, Jack Lucas’ın şöhretin zirvesinde olduğu, başkaları üzerindeki duygusal etkisini umursamayan bir adam olarak başlar. Ancak bu durum, radyo programında yaptığı sıradan bir yorumun Edwin adlı dengesiz bir dinleyiciyi bir katliam yapmaya teşvik etmesiyle değişir. Jack, bu olay sonucunda yaşanan ölümleri öğrendiğinde büyük bir şok yaşar ve zihinsel bir çöküşe girer. Jack, travmayı doğrudan yaşamamış olsa da, trajik olaya bağlantısı nedeniyle ikincil travma yaşar. Ayrıca olayla dolaylı olarak bağlantılı olmanın getirdiği psikolojik yük onu derinden etkiler. Bu travma, Jack’i altüst eder ve işini yapamayacak kadar etkiler. Jack'in mücadelesi, bu olayda kendisini derin bir sorumluluk içinde hissetmesiyle daha da karmaşık hale gelir. Fiziksel olarak suçu işlememiş olmasına rağmen, yaptığı yorumun Edwin'in kararına etki ettiği düşüncesi onu rahatsız eder ve film boyunca peşini bırakmaz. Jack, bu suçluluk hissinden kurtulmak için Parry'ye yardım etmeye çalışır. Parry, Edwin'in kurbanlarından birinin eşidir ve Jack, Parry’ye yardım ederek borcunu ödemeye çalışır. Ancak, Jack’in bu yardımı başta gerçek empati içermemektedir. Asıl amacı, kendi vicdanını rahatlatmak ve eski hayatına geri dönmektir. Parry ve Kırmızı Şövalyenin Sembolizmi Parry’nin karakteri, filmin travmayı nasıl ele aldığını anlamak için kilit bir unsurdur. Parry, ciddi bir travma sonrası stres bozukluğu (TSSB) yaşamaktadır ve kendisini bir şövalye olarak gördüğü bir fantezi dünyasına sığınmıştır. Film boyunca Parry, Kırmızı Şövalye tarafından sürekli olarak kovalanır. Bu şövalye, Parry’nin bastırmaya çalıştığı travmanın bir sembolüdür—eşinin öldürüldüğü geceyi temsil eder. Şövalye, Parry her umut ve mutluluk hissettiğinde ortaya çıkarak onu tekrar zihinsel acısına geri çeker. Pary’nin sanrısındaki kızıl şövalyenin kırmızı renkte olması tesadüf değildir. Kırmızı kan ve vahşeti temsil eder. Parry’e eşini kaybettiği geceyi hatırlatır. Bilinçdışındaki Travmanın Varlığı ve Şifa Olarak Sevgi Her şeye rağmen Parry ismini sonradan öğreneceği Lydia adlı bir kadına aşık olmuştur. Daha öncesinde hiç iletişime geçememiş olduğu Lydia ile olan ilişkisi, hikayede önemli bir dönüm noktasıdır. Sosyal zorluklarına rağmen Parry, Lydia’ya derin bir aşk besler. Lydia da sosyal etkileşimde zorluklar yaşayan biridir. Bu durumu Parry’e yardım etme ve kefaretini ödeme fırsatı olarak gören Jack sevgilisi Anne ile birlikte Parry ve Lydia’yı buluşturur. Anne Parry ve Lydia için “birbirleri için yaratılmışlar.” der ve ekler “Amor vincit omnia” yani “Aşk her şeyi yener”. Burada söylenen filmin ana mesajlarından birisidir. Sevgi en güçlü iyileşme kaynaklarından biridir. Parry, Lydia ile buluşma konusunda başta tereddüt eder ve Jack’e "Bilmiyorum, kötü bir şey olacak gibi hissediyorum" der. Bu ifade, Parry’nin bilinçdışında travmasının hala var olduğunu gösterir. Bağ kurmak istese de içinde taşıdığı acı, korku ve geçmişin izleri, mutluluğun bile bir felaketle sonuçlanacağını düşündürür. Günün sonunda Parry, Lydia’ya olan aşkını ilan ettiğinde ve Lydia da bu aşka karşılık verir. Ancak bu mutlu an, Lydia’nın eve girmesiyle birlikte Parry’nin travmasının tekrar ortaya çıkmasıyla bozulur. Buluşma sonrası Parry bir kriz geçirir ve Kızıl şövalye sanrısını görerek ondan kaçmaya başlar. Sonunda kötü nyetli iki kişi tarafından saldırıya uğrayarak komaya girer. Bu olay, Jack’i gerçekliğiyle yüzleştirir; yüzeysel bir kefaretle işleri düzeltme çabalarının yeterli olmadığını anlar. Parry’nin çektiği acıda dolaylı olarak büyük bir sorumluluğu olduğunu kabullenmek zorunda kalır. Gerçek Empati ve Kefaret Yolculuğu Hastanede komada yatan Parry’nin başucunda, Jack taşıdığı büyük sorumluluğun ağırlığıyla mücadele eder. Umutsuzca bu duygulardan kaçmaya çalışsa da sonunda kaçamayacağını fark eder. Parry’nin daha önce ona anlattığı “Fisher King” hikayesinden bahsedilen kutsal kaseyi çalmaya karar verir; bu hem Parry’yi hem de kendisini iyileştirebilecek sembolik bir harekettir. Fisher King efsanesi, yalnızca bir "deli" tarafından şefkat gösterildiğinde iyileşebilen yaralı bir kralı anlatır. Jack, bu hikayede deliyi temsil eder ve hem Parry’yi hem de kendisini iyileştirebilmek için ona şefkat göstermek zorundadır. Onların ilişkisi, bu efsaneyi yansıtır ve şifanın bencilce kefaret arayışıyla değil, saf bir gerçekliğe sahip empati ve sorumlulukla mümkün olduğunu gösterir. Bu farkındalık, Jack’in sadece Parry’ye yardım etmekle kalmayıp, kendi hayatındaki sorunları da çözmeye başlamasına yol açar. Duygusal olarak mesafeli ve narsist olan Jack, kız arkadaşı Anne ile olan sorunlu ilişkisinin de böyle bir sürece ihtiyacı olduğunu sonrasında anlayacaktır. Toplumsal Yorum: Ahlaki Sorumluluk The Fisher King, aynı zamanda toplumun marjinalleşmiş bireylere—evsizlere, akıl hastalarına—nasıl baktığımızı yeniden gözden geçirmemiz gerektiğini sorgular. Filmin başında Jack, bir dilenciyle göz teması kurmamak için limuzininin camını bile açmaz. Ancak ilerleyen sahnelerde bir tekerlekli sandalyede oturan bir dilenciyle sohbet eder. Sohbet esnasında bir adam, dilencinin elindeki kutuya para atarken yere düşürüp yoluna devam eder. Jack adam için “pislik herif sana bakmadı bile” der. Dilenci ise, adamın ona bakmamak için para attığını, insanların memnun olmasalar dahi yaptıkları işleri yapmaları için onlara bir çeşit motivasyon kaynağı işlevi gördüğünü ve onlar için bir çeşit "ahlaki trafik lambası" olduğunu söyler. Toplumun bu bireyleri görmezden geldiğini gösterir. Toplumun daha az şanslı bireyleri, aslında hepimizin bir gün düşebileceği durumları hatırlattıkları için bizlerde rahatsızlık yaratır. Biz her ne kadar onları görmezden gelmeye çalışırsak çalışalım onlara karşı bir sorumluluğa sahibiz. Aynı Jack gibi bizim de sorumluluğumuz var. Burada sorgulamamız gereken nokta: Farkında olmadan kimlerin travmasına sebep oluyoruz ya da hangi engelleyebileceğimiz travmaları engellemiyoruz? Üstelik çoğu zaman bu durumların farkında bile olmadığımız için kendimizi herhangi bir kefaret ödemek zorunda hissetmiyoruz. Önlem alınmayan afetler, şiddete maruz kalan binlerce kadın ve çocuk, yolsuzluklar, adaletsizlikler, çürümeler ve tüm bunları yapmasak da görmezden gelenler olarak başımıza gelmedikçe sustuğumuz tüm haksızlıklar. Tüm bunlar, bizlerin bu haksızlıkların bedelini ödeyenlere karşı sorumlu olduğumuz birer yük. Her birimiz kendi çapımızda birer Jack Lucas’ız. Tek bir farkla, bizler kefaretimizi dahi ödemiyoruz. Ve sonucunda travmatik olaylar sonucu travmatik bireylere dönüşüyoruz. Sonuç The Fisher King, travma, ikincil travma, sorumluluk ve iyileşme üzerine derin bir inceleme sunar. Film, geçmişi geri alamayacağımızı kabul ederken, gerçek empati ve sevginin hem kendimizi hem de zarar verdiğimiz insanları iyileştirebileceği mesajını veriyor. Ege Üniversitesi Psikoloji Öğrencisi Emirhan Uslu Film Analizi, Sinema ve Psikoloji, Travma, İkincil travma, Sevgi, Empati, İlişkiler
- Çocukluk Döneminde Gelişimin Önemli Bir Anahtarı: Çocuk Edebiyatı
Bireyin gelişiminin en temel basamağı erken çocukluk dönemidir. Bu dönem hayata atılan ilk adımları ifade eder. Yetişkin insanların bilişsel, dil, fiziksel ve sosyal gelişim sandıkları açıldığında içlerinden erken çocukluk dönemi kazanımları çıkar. Bu dönemde çocuklarımıza vereceğimiz her şey birer hazine niteliğinde bu sandıklarda kullanılmayı bekleyeceklerdir. Peki çocuklarımızın gelişim sandıklarını en parlak hazinelerle doldurmalarına yardımcı olmak için yetişkinler olarak yapabileceklerimiz nelerdir? Bu yazımızda bunlardan biri olan çocuk edebiyatını inceleyeceğiz. Çocuk Edebiyatı Nedir? Çocuk edebiyatı; çocuklar için oluşturulmuş yazılı ve sözlü eserleri ifade eder. Dünya tarihi incelendiğinde çocuk edebiyatı, yüzyıllar öncesinde sözlü edebiyatla başlamıştır. Masallar, tekerlemeler, halk hikayeleri, ninniler, bilmeceler, destan ve efsaneler, fıkralar çocuk edebiyatının sözlü türlerinin en güzel örnekleridir. Buna dayanarak söylenebilir ki evet kitaplar edebiyatın çok önemli bir parçasıdır ama “ çocuk edebiyatı” sadece az sayfalı, resimli ve büyük yazılı kitaplardan ibaret değildir. Çocuk edebiyatında yazılı edebiyatın nasıl geliştiğine bakılacak olursa: Çocukların “yetişkinlerin minyatürleri” olmaları algısı yıkılmaya başladıktan sonra yazılı edebiyat çocuklar için de gelişmeye başlamıştır. Yazılı eserlerin içerikleri çocukları göz önüne alarak derlenmeye, konu ve temalar çocuklara uygun seçilmeye ve işlenmeye başlamıştır. Sözlü edebiyatın temellerini attığı çocuk edebiyatı, günümüzde yalnızca çocuklar için yazılan eserlerden oluşur. Bu eserler yetişkin edebiyatından ayrılmış; konu, üslup, resim- yazı oranı, sayfa sayısı, kazandırılmak istenenler gibi kriterler açısından çocuklar için üretilmektedir. Çocuk Edebiyatı Çocuğa Neler Kazandırır? “Tamam ben kitabı okuyayım, tekerlemeyi söyleyeyim, bilmeceyi sorayım. Benim bunları yapmanın çocuğuma ne faydası olacak?” gibi haklı bir soru karşısında aşağıdaki maddeleri cevap olarak listeleyebiliriz. · Okuma Alışkanlığı Kazandırır: Düzenli olarak okumak, okumayı günlük rutine dahil etmek çocuklar için bir tür disiplin kaynağıdır. Küçük yaşlarda bu alışkanlığı kazanmak çocukların zihinlerinin küçük yaşlardan itibaren aktif tutulmasını, dikkat sürelerinin uzamasını, ileride yaşanacak odak problemlerinin önüne geçilmesini sağlar. Aslında okuma alışkanlığı edebiyatın aşağıda bahsedeceğim tüm faydalarını insanın rutini haline getirir. · Dil Gelişimi Destekler: Çocukların yeni kelimeler öğrenmelerini sağlar. Ana dile dair dilbilgisi kurallarını, cümle yapılarını öğrenmelerini kolaylaştırır. Çocuklar kitaplardaki karakterlerden nasıl konuşmaları gerektiğini öğrenirler. Hangi kelimeyi nerde kullanacaklarına, cümleleri nasıl kuracaklarına dair bir prova niteliğindedir. · Hayal Gücünü Destekler: Yetişkinlerin elleri değmeden yeterince kuvvetli olan çocuğun hayal gücü serbest bırakılmalıdır. Çocuklara edebiyat yoluyla bir şeyler dikte edilmemeli, çocukların hayal güçlerini destekleyici edebiyat ürünleri seçilmelidir. Bu sayede çocuğun yaratıcı düşünme becerileri aktif olur. Çocuklar farklı karakterler, farklı olay ve ortamlar deneyimleme fırsatı bulurlar. · Duygusal Dünyayı Güçlendirir: Daha birkaç yıllık yaşam deneyimleri olan çocuklar; öfke, üzüntü, yas, stres, utanç, kaygı gibi yetişkinlikte bile zorlanılan duygularla nasıl baş edebilir? Çocuklara hayata dair deneyimler sunan çocuk edebiyatı, çocukların henüz tanışmadıkları duyguları öğrenmelerine yardımcı olur. Olumlu ve olumsuz duyguları tanıtır. Bu duyguları yaşamak konusunda yalnız olmadıklarını gösterir. Negatif durumları göğüslerinde yumuşatmayı deneyimleme fırsatı sunar. · Değerler Hakkında Bilgi Sahibi Yapar: Evrensel değerlerin en net şekilde görülebileceği yer çocuk edebiyatıdır. Sevgi, yardımseverlik, eşitlik, özgürlük, dürüstlük gibi değerler çocuklar için oluşturulan edebiyat eserlerinde çocukların seviyelerine uygun bir dille aktarılır. Çocuklara bunları nasıl aktaracağını bilmeyen yetişkinler için bu edebiyat ürünleri önemli fırsatlardır. · Problem Çözme Becerilerini Destekler: Edebiyat ürünlerinde günlük hayata dair çeşitli olaylara yer verilir. Bir pastayı bölüşmek, hangi oyunun oynanacağına karar vermek, küstüğü bir arkadaşıyla tekrar konuşmak gibi durumlarda ne gibi seçimler yapacaklarını ne şekilde verilen bir kararın daha uygun olacağını düşündürür. · Ufkunu Açar: Okumak; çocuğun hiç girilmemiş dünyalara girmesini, hiç konuşmadığı kişilerle iletişim kurmasını sağlar. Dünyaya dair bilgilerle, bildiklerine dair detaylarla düşüncelerini zenginleştirir. Dünyaları kendi etraflarında dönen çocuklara her zaman farklı bir bakış açısı olduğu, öğrenecek daha çok şeyin var olduğu bilincini kazandırır. · Dünyayı Anlamlandırmasını Kolaylaştırır: Acemi olmanın zorluğunu çeşitli konularda hepimiz yaşamışızdır. Dünyaya ilk adımlarını atan bireyler için bunun çok daha zor olacağını rahatlıkla anlayabiliriz. Hepimiz biliriz ki çocuklar en çok “Bu ne?” ve “Neden?” sorularını sorarlar. Çevresindekileri anlamlandırmaya bu kadar açık olan çocukları destekleyecek en kıymetli nesneler çocukların seviyelerine uygun, sorularını içeren ve uygun bir dille cevaplayabilen ya da yeni sorular sormalarına teşvik edecek kitaplar olacaktır. · İfade Etme Becerisini Destekler: Bilmek ve bildiğin şeyleri aktarmak konusunda bariz bir fark vardır. Çocuk edebiyatı bilinmeyenleri öğretmenin yanında, bilinenin nasıl aktarılması gerektiğini çocuğa gösterir. Var olan bilgilerin karşıya nasıl aktarılırsa daha anlaşılır olacağı, çocuğun kendisine dair şeyleri nasıl ifade edebileceği edebiyat ürünleri sayesinde öğrenilir. · Sosyal Gelişimi Destekler: Çeşitli karakterlerin deneyimleri aracılığıyla o karakterlerin hissettiklerini düşüncelerini anlamaya çalışarak empati yapma becerileri gelişir. Bu sayede başkalarının hislerine duyarlılık kazanırlar. Diyalog başlatmayı, kurmayı ve sonlandırmayı öğrenirler. Kimle nasıl konuşulması gerektiği konusunda ipuçları toplarlar. İş birliği yapmayı, gruplaşmayı, toplumdaki sosyal rolleri, çeşitlilik ve farklılıkları bu sayede deneyimleyebilirler. · Özgüveni Artırır: Edebiyat ürünleri, çocukları “ben olma” konusunda destekler. Güven, sevgi, sevilme, sevme, öğrenme, bir gruba ait olma, oyun, değişiklik ve estetiklik gibi ruhsal ihtiyaçlarını karşılar. Çocuklara kendi tercihlerini yapabilme ve bu tercihlerin arkasında durabilme fırsatları vereceğinden kendine güvenen bir birey oluşturur. · Eğlence ve Kaliteli Zaman Geçirmeye Fırsat Tanır: “Çocuğumla nasıl kaliteli vakit geçirebilirim? Çocuğuma hem bir şeyler kazandırıp hem de onunla nasıl eğlenebilirim?” sorularına verilebilecek en uygun cevaplardan biri çocuğunuzla birlikte edebiyat eserleriyle haşır neşir olmaktır. Yemeğe oturmadan bir tekerleme söylemek, okula giderken bir bilmece sormak, gece yatmadan sevdiğiniz bir masalı anlatmak, uyurken bir ninni söylemek, hayat rutininize çocuk kitaplarını eklemek çok doğru bir karar olacaktır. Okul Öncesi Öğretmeni Deniz Ergen Çocukların sağlıklı bir şekilde büyümeleri ve hayatla başa çıkma becerilerini geliştirmeleri için onlara verdiğiniz ilgi ve sevginin yanında duygusal destek ve rehberlik de önemlidir. Oyun terapisi, çocukların duygularını ve düşüncelerini oyun aracılığıyla ifade etmelerine ve zorlayıcı durumlarla baş etmelerine yardımcı olan etkili bir yöntemdir. Eğer çocuğunuzun gelişim sürecinde duygusal ya da davranışsal zorluklar yaşıyorsanız bu konuda oyun terapisi, masal terapisi, resim terapisi gibi alanlarında destek almak istiyor veya bütüncül anlamda İzmir Karşıyaka’da bir çocuk psikoloğuna ihtiyaç duyuyorsanız İzmir Karşıyaka Alaybey ’de bulunan merkezimize başvurabilir veya iletişim kanallarımızdan bize ulaşıp 15 dakikalık ücretsiz ön görüşme talep edebilirsiniz. Sağlıkla Kalın.
- Ergenlik Nedir, Ergenlik Döneminde Yaşanan Zorluklar Nelerdir ve Ergenlik Döneminde Psikolojik Destek Neden Önemlidir?
Her genç kesime ‘ergen’ diye seslendiğimiz, en ufak sesini yükseltene ‘ergen gibi davranıyorsun’ diye çıkıştığımız, en çok ebeveynlerin yakındığı ve toplumumuzda etiketlediğimiz bu ‘ergenlik’ sadece bunlardan mı ibarettir gerçekten? Çoğumuzun hafife aldığı ama yaşaması buhranlı geçen bu süreç, kişinin fiziksel, zihinsel ve duygusal olarak görünür değişimler yaşadığı bireyleşme yolundaki süreçtir. Çocukluktan yetişkinliğe uzanan bu ara süreç, kişinin kendini bulmaya çalışıp anlamlandırmak için çabaladığı geçiş dönemidir de diyebiliriz. Bireyselleşme ve gerçek kimliğini bulmaya çalışan kişi bu süreçte çeşitli zorluklar yaşayabilir. Ergenlik sürecinin doğası bu değişimleri, çatışmaları, zor uzlaşmaları kapsar. Kişinin kendisiyle ve sosyal çevresiyle olan ilişkilerini yeniden şekillendirmesi sürece ve bu kimlik arayışına yön verir. Biz yetişkin ya da ebeveynler ergenlik çağındaki kişiden yetişkin olmasını ya da çocuk kalmaya devam etmesini beklemek gibi çeşitli sorumluluklar yüklemek bu süreci daha zorlu yapabilir. Bu yüzden bu süreçte psikolojik destek almak, kişi ve ebeveynin hem bireysel olarak hem de arasındaki bağ bakımından daha sağlıklı bir yol izlemesini sağlar. Uzman desteği almak önemlidir çünkü ‘ergenlik dönemi’ diye adlandırdığımız zaman dilimi kişinin kimlik arayış durumunda sağlıklı gelişim göstermesi ve yetişkinlik hallerindeki kalıcı ruh sağlığı açısından oldukça kritik bir rol oynar. Hadi gelin herhangi bir ergen ya da ergenlik sürecindeki çocuğumuzla değil de ilk başta kendi ergenlik dönemimizle empati kurup öncelikle kendimizi ve geçtiğimiz yolu anlayalım. Ergenlik Ne Zaman Başlar? Ergenliğin başlangıç yaşı kişiden kişiye göre değişiklik gösterilebilir. Genetik faktörler, çevre ve büyüme çağındaki ortamlar, beslenme alışkanlıkları gibi çevresel koşullardan etkilenebilir ama genelde; •Kızlarda 9-13 yaş arasında başlar. •Erkeklerde 10-14 yaş arasında başlar. Kültür, toplumsal durum ve koşullar dahi bu başlangıçları ve süreçleri etkileyebilir. Ergenlik Döneminde Yaşanan Zorluklar Nelerdir? Ergenlik, fiziksel olarak herkeste aynı olmadığı gibi duygusal anlamda da bireyden bireye farklılık gözlemlediğimiz bir süreçtir ve çeşitli zorlukların yaşanması muhtemeldir. •Kimlik Arayışı: ‘’Ben kimim?’’, ‘’Kime ve nereye aitim?’’ gibi sorular bu sürecin mihenk taşlarıdır çünkü kişi kendini bulmaya çalışırken en çok kendine ve kim olmak istediğine rastlamak ister. Kişinin kendini bulması, kendine uygun bir kimlikle kendini kabul etmesi bu sorgulamaları beraberinde getirir. Bu kafa karışıklığı ergenimize bir süre eşlik edecektir. :) •Aile, Arkadaş ve Sosyal İlişkiler: Ergenlik sürecindeki birey çeşitli sosyal ilişkilerini zihninde ve hislerinde yeniden konumlandırmaya çalışacaktır. Uyum sağlayamadığı ve bu konuda kabul görülmeye ihtiyaç duyduğu tepkilerini görmek mümkündür. •Gelecek Kaygısı: Okuldaki tempo ve akademik baskıların var olduğu düzende kendine yer bulmakta zorlanan ergen birey, olumsuz ve sorgulayıcı hislerin verdiği yetkiyle gelecek kaygısına kapılabilir dolayısıyla okul ve danışmanlık merkezlerindeki uzmanların bu sürece eşlik etmesi önemlidir. •Duygusal Dalgalanmalar: Kimlik arayışındaki sorgulamaların, hormonal değişimlerin, sosyal çevre ve baskının, sosyal medyanın ve gerçekliğin etkisiyle ergenlerde ani duygusal dalgalanmalar görmemiz mümkündür. Öfke ve sinirlilik hali, kaygı ya da stres gibi duygusal iniş çıkışlar yaşanması oldukça normal ve muhtemeldir. Psikolojik Desteğin Ergenler Üzerinde Etkisi Nasıldır ve Psikolojik Destek Neden Önemlidir? Bireyleşme hissine daha fazla maruz kalan ergenlere, kimlik arayışındaki duygusal ve sosyal dengeyi sağlamaları adına psikolojik destek almaları önerilir. Ebeveynleriyle ve kendisiyle sık çatışacağı bu dönemde uzman desteği süreci daha dengeli yönetmelerine yardımcı olacaktır. Psikolojik destek almak her yaş grubunda olduğu gibi ergenlik sürecinde de pozitif bir anlam taşır. Bu desteğin faydaları şu şekilde sıralanabilir: 1. Kimlik Oluşumuna Katkı Sağlar Kendini arama ve bulma yolculuğunda olan birey uzman desteğiyle bu süreci daha da somutlaştırır. Kendini keşfetmesi, ilgi alanlarını ve güçlü/zayıf yönlerini fark etmesine yardımcı olur. Böylece kimlik arayışındaki benlik algısı, kendine dürüst bir şekilde gelişmeye devam eder. 2. Sosyal İlişkileri Güçlendirir Ergenlik sürecinde yaşadıkları duygusal dalgalanmalardan kaynaklı olarak çevre bilinci yerini ‘’sadece ben’’ bilincine sürükleyebilir. Çevreye duyarsızlaşması ve benmerkezci tavrı istemediğimiz bir durumdur. Psikolojik destek alması ergen bireye empati kurmasını, çevresine sınırlar koyabilmesini ve sağlıklı ilişkiler kurabilmesini sağlar. 3. Kriz Yönetimini Öğreterek Duygusal Dayanıklılığı Arttırır Olumsuz ya da çoşkun duyguların aktif olduğu bu dönemde ergen birey duygularına yön verme konusunda zorlanabilir. Sosyal ilişkilerini zedelediği kadar kişinin kendisiyle olan ilişkisinde de güvensizlikler meydana getirebilir. Kriz anındaki tepki ve davranışları, ortam ve hislerine göre şekillenen duygular bu süreçte anlaşılırken soyut gelebilir. Uzman desteği bu kriz anlarıyla baş edebilmesini öğretirken, duygu ve hislerini da tanımlamasına yardımcı olarak duygusal dayanıklılığı arttırır. 4. Akademik Başarıya Katkı Sağlar Ergen birey, kendisi ve çevresiyle yaşadığı çatışmaların yanı sıra geleceğin verdiği belirsizlikle kendini kaygılı ve stresli hissediyor olabilir. Kaygı yönetimi ve zaman planlaması gibi konularda uzman desteği almak ya da okuldaki ilgili birimlerle iletişimde olmak ergenlerin bu süreçteki yükünü hafifletecektir. 5. Aile İçi İletişimi İyileştirir Aile ve ebeveynler ‘’ben yaparım’’, ‘’bana karışmayın’’, ‘’beni anlamıyorsunuz’’ gibi çeşitli isyanlar içeren cümleleri ergenlik sürecindeki çocuk ve yakınlarından sıklıkla duyabilir. Sürekli alttan almak, sınırlar koyması konusunda ergen bireyi yanlış yönlendirebilir ya da aşırı tepkilerle ergen bireyin duygu durumunu göz ardı edebilir. Bu durumda yalnızca ergenlerin değil, ebeveynlerin de bu psikolojik destek süreçlerine dahil olmasını bekleriz. Böylelikle aile bireyleri birbirini daha iyi anlayıp daha şeffaf yaklaşımlar gösterebilir. Peki sadece bununla mı sınırlı? Ergenlik Döneminde Ailelerin ve Okulların Rolü Nedir? Okulların ergenlik sürecindeki rolü en az aile kadar önemlidir. Neden mi? Çünkü ergenlik sürecinden geçen çocukların neredeyse hepsi çeşitli eğitimler adına okullarda, akranlarıyla ya da öğretmenleriyle ailesinden daha fazla zaman geçirmek durumunda olabiliyor. Haliyle ergenlik döneminde psikolojik destek yalnızca uzmanlardan, psikologlardan değil; aile ve okuldan da gelir, gelmelidir. Ailelerin ergen bireyleri olduğu gibi kabul etmeleri konusunda çabalarını görmeyi ve çocuklarına yargılardan uzak bir şekilde bunu göstermelerini öneririz. Çünkü ergen bireyin yargısızca dinlenmesi, anlaşılabilir hissetmesini sağlayacak ve ailesine de kendisine de daha şeffaf olmasına yardım edecektir. Aynı zamanda psikolojik desteğe erişemeyen gençler ve ebeveynler, okuldaki rehberlik hizmetlerinden yardım alabilmelidir. Okulun bu konuda gerekli çalışmalar yapabilmesi, ergenleri bu süreç hakkında bilgilendirmesi bu dönemi pozitif yönde destekleyecektir. Kısacası ergenlik bireyin kendini tanımaya çalıştığı kritik bir yoldur. Bu yoldaki destek ve kişinin kendi çabası süreci çiçeklendirecektir. :) İzmir Genç Yetişkin Danışmanlığı Siz de ergenlik süreciniz hakkında zorluk yaşıyorsanız ya da bir ergen ebeveyni iseniz, ( İzmir Karşıyaka Psikolog) Altuğ Psikoloji'nin online terapi hizmetinden faydalanabilir veya İzmir Karşıyaka'da bir Uzman Psikolog veya İzmir Karşıyaka'da Uzman Ergen Psikoloğu arıyorsanız sizleri İzmir Karşıyaka Alaybey ’de bulunan Altuğ Psikoloji , Psikoloji ve Danışmanlık Merkezi’ne bekliyoruz. Burada uzmanlarımızla tanışabilir veya iletişim numaramız üzerinden terapiye başlamak için ücretsiz tanışma görüşmesi talep edebilirsiniz. Sağlıcakla ve huzurla kalın. Özel ve değerlisiniz. Ege Üniversitesi Psikoloji Bölümü Öğrencisi Sena Nur Avcı
- Bağımlılık: Sebepleri ve Çözüm Yolları
Bağımlılık, bir bireyin belirli bir maddeye, davranışa ya da duruma karşı kontrol edemediği güçlü bir istek ve bağlılık geliştirmesiyle ortaya çıkan karmaşık bir sorundur. Bu istek zamanla kişinin hayatında merkezi bir yer edinir ve bağımlı olunan şeye ulaşamadığında bireyde ciddi bir huzursuzluk ve rahatsızlık hissi ortaya çıkar. Bağımlılık; sadece bireyin fiziksel sağlığını değil, aynı zamanda zihinsel ve sosyal yaşamını da olumsuz etkileyen bir süreçtir. Bağımlılığın Psikolojik ve Fiziksel Boyutları Bağımlılığın hem psikolojik hem de fiziksel boyutları vardır. Psikolojik açıdan, birey belirli bir madde ya da davranışa karşı derin bir arzu ve ihtiyaç hisseder. Bu, bireyin bağımlı olduğu nesneyi veya davranışı tekrar etme eğilimini artırır ve zamanla kontrolsüz bir hale gelir. Bu süreçte kişi, bu dürtülerini yönetmekte zorlanır ve sık sık bağımlı olduğu şeyi elde etmek için daha fazla çaba harcar. Fiziksel boyutta ise, vücut zamanla bağımlı olunan maddeye veya davranışa uyum sağlar ve bırakıldığında yoksunluk belirtileri görülür. Bu belirtiler fiziksel rahatsızlık, anksiyete, depresyon gibi belirtilerle kendini gösterebilir. Bu iki boyut; bireyin sağlığını, sosyal ilişkilerini ve günlük yaşamını olumsuz etkileyerek, kişinin bağımlı olduğu şeye daha fazla ihtiyaç duymasına yol açar. Bağımlılık Türleri Bağımlılıklar, madde bağımlılığı ve davranışsal bağımlılık olmak üzere iki ana kategoriye ayrılır: Madde Bağımlılığı: Alkol, uyuşturucu ve nikotin gibi maddelere karşı gelişen bağımlılıklar bu kategoriye girer. Madde bağımlılıkları, genellikle hem fiziksel hem de psikolojik yoksunluk belirtileri gösterir ve ciddi sağlık sorunlarına yol açabilir. Davranışsal Bağımlılıklar: Kumar, alışveriş, internet, sosyal medya, oyun ve cinsel bağımlılıklar gibi davranışsal bağımlılıklar, bir maddenin tüketimi yerine belirli bir davranışın aşırı şekilde tekrar edilmesiyle ortaya çıkar. Bu tür bağımlılıklar da kişinin günlük hayatını ve ilişkilerini derinden etkileyebilir. Bağımlılığın Nedenleri Bağımlılığın nedenleri, genellikle birden fazla faktörün etkileşimiyle şekillenir. Sosyal çevre, genetik yatkınlık, psikolojik sorunlar ve kişilik özellikleri bağımlılık gelişiminde önemli rol oynar. Aileden öğrenilen davranış kalıpları ve sosyal çevrenin baskısı bağımlılık riskini artırabilir. Özellikle genç bireylerde, arkadaş çevresinin etkisiyle madde kullanımı veya riskli davranışlar benimsenebilir. Ayrıca, travmatik olaylar (kaza, ölüm, doğal afet, taciz veya boşanma gibi) kişinin başa çıkma mekanizmalarını zayıflatarak bağımlılığa zemin hazırlayabilir. Her bireyin bağımlılık geliştirme süreci ve nedenleri farklıdır; bu nedenle tedavi süreci de kişiye özgü olarak ele alınmalıdır. Bağımlılığın Belirtileri Bağımlılık her bireyde farklı şekillerde ortaya çıkabilir, ancak bazı ortak belirtiler vardır: Yoksunluk Belirtileri: Bağımlı olunan madde ya da davranıştan uzak kalındığında, fiziksel veya psikolojik rahatsızlıklar ortaya çıkabilir. Bu durum, kişinin bağımlı olduğu şeye karşı duyduğu güçlü ihtiyacın bir göstergesidir. Rahatlama Hissi: Bağımlı olunan madde ya da davranış elde edildiğinde, birey kısa süreli bir rahatlama hissi yaşar. Ancak bu rahatlama geçicidir ve bağımlılık döngüsünü devam ettirir. Artan Kullanım: Bağımlı olduğu maddeyi veya davranışı daha sık ve kontrolsüz bir şekilde tekrarlama eğilimi görülür. Bu davranış zamanla kişinin yaşamını daha fazla kontrol altına alır. Zarar Verme: Kişi, bağımlı olduğu şey nedeniyle sağlığına, sosyal ilişkilerine ve yaşam kalitesine zarar verir. Bu durum hem kişinin kendisine hem de çevresindekilere zarar verebilir. Düşünce Sürekliliği: Birey sürekli olarak bağımlı olduğu maddeyi ya da davranışı düşünme ihtiyacı duyar, bu da diğer sorumluluklarını ihmal etmesine neden olabilir. Bağımlılıkla Başa Çıkma ve İyileşme Süreci Bağımlılıkla başa çıkmanın ilk adımı, bireyin bağımlı olduğu maddeye ya da davranışa karşı farkındalık kazanmasıdır. "Ben bağımlı değilim" ya da "İstesem bırakırım/yapmam" gibi ifadeler, bağımlılığın inkar sürecinin yaygın göstergelerindendir. Bağımlılıkla mücadelede, bireyin bu inkar sürecini aşarak, bağımlılığın kökenlerini anlaması ve tetikleyicilerini tanıması çok önemlidir. Bireyler, bağımlılık yapan madde veya davranışın yerine geçebilecek sağlıklı alışkanlıklar ve hobiler geliştirebilirler. Spor yapmak, meditasyon gibi zihin-beden uygulamalarına yönelmek, stresle başa çıkma ve duygusal denge sağlama konusunda son derece faydalıdır. Ayrıca, kısa ve uzun vadeli hedefler belirlemek, bağımlılıkla mücadelede motivasyonu artırmak için etkili bir strateji olarak öne çıkar. Kendi ihtiyaçlarını tanımlamak, aile ve arkadaşlarla açık bir iletişim kurmak, destek arayışında önemli adımlardır. Bu süreçte bireyin kararlılığı ve profesyonel yardıma başvurması, tedavi sürecinin başarıya ulaşmasında kritik bir rol oynamaktadır Bağımlılığın tedavi edilemeyeceğine dair yaygın bir inanış, pek çok insanın yardım arayışını geciktirmesine neden olmaktadır. Ancak tedaviye açık ve kararlı bir yaklaşım sergileyen bireylerin başarı oranının oldukça yüksek olduğunu unutmamak gerekir. Profesyonel destek, bireyin duygusal, zihinsel ve sosyal yönlerini güçlendirerek yaşam kalitesini artırmada önemli bir rol üstlenir. Bağımlılık, zorlayıcı ve uzun bir süreç olsa da bu süreçte her adım daha sağlıklı ve tatmin edici bir yaşam için bir basamaktır. Bireyin kendini yeniden keşfetmesine ve daha iyi bir yaşam sürmesine olanak tanır. İzmir'de bağımlılıktan kurtulmak için profesyonel psikolog desteği mi arıyorsunuz? Altuğ Psikoloji olarak bağımlılık terapisi ve online psikolog hizmetleriyle size destek oluyoruz. Uzman psikologlarımız, bağımlılıktan kalıcı olarak kurtulmanıza yardımcı olmak için kişiye özel terapi programları sunar. Karşıyaka, İzmir'deki kliniğimizde veya online seanslarla hemen randevu oluşturarak güvenilir ve bilimsel yaklaşımlardan siz de yararlanabilirsiniz. Psikoloji Öğrencisi Ceren Göle












