Arama Sonuçları
Boş arama ile 238 sonuç bulundu
- Zor Zamanlarda Birlikte Olmak: Çiftlerin Kriz Dönemlerinde Güçlenmesi
Her çift, ilişkilerinde zor dönemlerden geçebilir. Krizler ve iniş çıkışlar, ilişkilerin doğasında vardır. Bazen doğrudan anlaşmazlıklar ortaya çıkarken, bazen de partnerlerden birinin kişisel hayatındaki sorunlar ilişkiye yansıyabilir. Bu sorunlar; finansal krizler, ailevi zorluklar, sağlık problemleri, inanç ve değer çatışmaları ya da kariyer planlamasında fikir ayrılıkları gibi çeşitli sebeplerden kaynaklanabilir. Bu tür krizler, ilişkinin ayrılık veya boşanma ile sonuçlanmasına neden olabileceği gibi, çiftlerin birbirine daha da yakınlaşmasını ve ilişkilerini daha sağlam temeller üzerine kurmalarını da sağlayabilir. Buradaki kilit nokta, bu sürecin çiftler tarafından nasıl yönetildiğidir. Bu yazımızda, farklı krizlerle nasıl başa çıkabileceğinizi en temelde ele alarak, bu süreçleri daha sağlıklı bir şekilde nasıl yönetebileceğinizi anlatacağız. Açık İletişim Kurmak Kriz dönemlerinde ortaya çıkan iletişim eksikliği, partnerler arasında duygusal mesafelere, yanlış anlaşılmalara ve hatta yeni sorunların doğmasına yol açabilir. Stres altındayken sağlıklı ve sakin bir iletişim kurmak zor olsa da bilinçli ve özenli davranmak bu süreci daha iyi yönetmenizi sağlar. Duygularınızı Açıkça İfade Edin : Sorun ne olursa olsun, partnerle açıkça konuşmak ve duyguları paylaşmak, çözüm sürecini hızlandırır ve ilişkinin güçlenmesine katkı sağlar. Duygularınızı ifade etmek, partnerinizin durumunu anlamasına ve empati kurmasına yardımcı olur. Etkin Dinleme : İletişim, yalnızca ifade etmekle değil, aynı zamanda dinlemekle de ilgilidir. Partnerinizin söylediklerini dikkate alarak, duygularını ve düşüncelerini anladığınızı gösterin. Bu, karşılıklı güveni artırır. Birlikte Hareket Etmek Partnerler, birbirlerinin hayatında en yakın destek noktasıdır. Kriz anında ortak hareket etmek, sorunların çözümüne katkıda bulunmakla kalmaz, aynı zamanda karşılıklı güveni de güçlendirir. Ortak Hedefler Belirleyin : Kriz durumlarında ortak hedefler koymak, iki tarafın da aynı yolda ilerlemesine yardımcı olur. Bu hedefler, durumu nasıl düzelteceğinize dair somut adımlar içermelidir. Destekleyici Olun : Partnerinize karşı nazik ve destekleyici olun. Birlikte atılan her adım, partnerler arasında derin bir bağ oluşturur ve gelecekteki zorluklara karşı dayanıklılığı artırır. Ders Çıkartmak İlişkide ya da bireysel hayatta yaşanan krizler, aslında ilişkiler için bir fırsata dönüştürülebilir. Bu süreçler, ilişkileri yeniden yapılandırmak ve geçmişteki hatalardan ders çıkarmak için önemli bir dönemeçtir. Öz Eleştiri Yapın : Krizlerin ardından durumu değerlendirmek ve her iki tarafın da katkısını gözden geçirmek, ileride benzer durumların önlenmesine yardımcı olabilir. Her iki tarafın da hatalarını kabul etmesi, ilişkinin daha sağlıklı bir şekilde ilerlemesine katkı sağlar. Gelişim İçin Stratejiler Geliştirin : Kriz dönemlerinde yaşanan olumsuzlukları, gelecekte benzer durumlarla karşılaşmamak adına öğrenme fırsatı olarak değerlendirin. Bu, ilişkinizin gelişmesine katkı sağlar. Farklı Krizlerle Baş Etme Stratejileri 1) Finansal Krizler Finansal krizler, birçok çiftin karşılaştığı sorunlardır ve ilişkilerde büyük bir stres kaynağı olabilir. Borçlar, aşırı harcamalar ve düşük gelir gibi durumlar, ilişkide tartışmalara yol açabilir. Ortak Bütçe Oluşturma : Partnerinizle birlikte bir bütçe oluşturmak, harcamaları kontrol altına almak ve finansal hedefler belirlemek önemlidir. Bu, hem maddi yükü hafifletir hem de iş birliğini güçlendirir. Şeffaflık : Mali durum hakkında açık ve dürüst olmak, güveni artırır ve birlikte karar alma süreçlerini kolaylaştırır. 2) Sağlık Krizleri Bir partnerin ciddi bir sağlık sorunu yaşaması, çiftlerin hem fiziksel hem de psikolojik olarak yıpranmasına neden olabilir. Moral Destek : Moral, hastalıkla baş etmenin önemli bir unsuru haline gelir. Partnerinize sürekli destek olmanız, onun kendisini yalnız hissetmemesini sağlar. Kaynakları Değerlendirin : Gerekirse profesyonel yardım almak, bu süreçte çok faydalı olabilir. Danışmanlık veya destek grupları, krizi aşmada yardımcı olabilir. 3) Ailevi Krizler Ailevi krizler, çocukların gelişim sorunları, boşanmalar veya ebeveynlerle anlaşmazlıklar gibi durumları içerebilir. İş Birliği ve Destek : Partnerlerin krizi birlikte çözmek için ortak bir yaklaşım geliştirmesi gereklidir. Kırıcı davranışlar yerine, yapıcı ve destekleyici bir tutum sergilemek daha etkilidir. Aile Terapisi : Gerekirse aile terapisi almak, sorunları çözmede ve aile içi iletişimi güçlendirmede yardımcı olabilir. 4) İlişki İçi Krizler Yanlış anlamalar, kıskançlık, iletişim sorunları ve duygusal mesafe gibi pek çok kriz, ilişkilerde sıkça yaşanır. Duyguları Paylaşın : Partnerinizle hislerinizi paylaşmak, ilişkinizin sağlığı açısından son derece kritik bir adımdır. İletişimde açıklık sağlamak, sorunların daha kolay çözülmesine yardımcı olur. Sıkça Bir Araya Gelin : Sorunları konuşmak için zaman ayırmak, ilişkinizin sağlıklı bir şekilde ilerlemesine katkı sağlar. 5) Çevresel Zorluklar Taşınma, doğal afetler veya pandemi gibi çevresel koşullardaki değişiklikler, çiftlerin bu yeni durumlara uyum sağlamakta zorlanmalarına yol açabilir. Ortak Aktiviteler : Birlikte geçirilen zamanı artırmak ve ortak aktiviteler yapmak, stres yaratan unsurlara alışmayı kolaylaştırır. Bu süreçte birbirinize destek olmak, uyum sağlamayı artırır. 6) Kariyer Değişiklikleri ve Yaşam Tarzı Değişiklikleri İş değişikliği, emeklilik veya uzun süreli iş seyahatleri, ilişkileri etkileyen önemli yaşam değişiklikleridir. Karşılıklı Saygı : Partnerlerin birbirlerinin kararlarına saygı göstermesi ve destek vermesi önemlidir. Açık İletişim : Değişikliklerin nasıl etkileyeceğini açık bir şekilde tartışmak, ilişkinin sağlıklı bir şekilde ilerlemesine katkıda bulunur. 7) İnanç ve Değer Çatışmaları Çiftlerin inançları, kültürleri, değerleri ve düşünceleri farklı olabilir ve bu farklılıklar zaman zaman çatışmalara yol açabilir. Saygı ve Hoşgörü : Farklılıklara saygı göstermek, ilişkinin daha sağlıklı ve dengeli bir şekilde ilerlemesine katkı sağlar. Partnerinizi kendi inanç veya değerlerinize uyması için zorlamaktan kaçının. 8) Ebeveynlikte Karşılaşılan Zorluklar Ebeveyn olmak, çiftler için zorlu bir süreçtir. Doğurganlık sorunları, çocuk kaybı gibi zorluklar yaşanabilir. Ayrıca iki farklı aile yapısında büyümüş anne ve babanın ebeveynlik stilleri de doğal olarak farklılık gösterecektir. Ancak burada ortak hedef, çocuğun sağlığı ve mutluluğudur. Sorumluluk Paylaşımı : Çiftlerin, sorumlulukları eşit bir şekilde paylaşması ve yükü tek bir tarafa bırakmaması son derece önemlidir. Bu iş birliği, hem çocukların gelişimi hem de ilişkinin dengesi için kritik bir rol oynar. Açık İletişim : Ebeveynlik tarzlarını tartışmak ve ortak hedefler belirlemek, süreci kolaylaştıracaktır. Zor zamanlar, her çift için bir sınav niteliğindedir. Ancak, bu krizlerin üstesinden gelmek, çiftlerin ilişkilerini güçlendirme fırsatı sunabilir. Açık iletişim, ortak hareket etme ve ders çıkarma becerisi bu süreçte çiftleri destekleyecek temel unsurlardır. Her kriz, kendi dinamiklerine ve çözümlerine sahiptir; bu nedenle çiftlerin birlikte hareket etmesi, dayanışma göstermesi ve empati ile yaklaşması son derece önemlidir. Psikoloji Öğrencisi Ceren Göle
- Oyun Terapisi Nedir? Oyun Terapisinin Faydaları Nelerdir? - İzmir Pedagog Çocuk Psikoloğu
İzmir Karşıyaka’daki danışmanlık merkezimizde, çocukların duygusal ve psikolojik ihtiyaçlarına yönelik sunduğumuz oyun terapisi, özellikle çocukların kendilerini ifade etmekte zorlandıkları zamanlarda devreye giren güçlü bir terapötik yaklaşımdır. Bu yazıda oyun terapisi hakkında merak edilen tüm detayları sizlerle paylaşarak, neden oyun terapisinin çocuğunuz için etkili bir seçenek olduğunu açıklayacağız. Oyun Terapisi Nedir? Oyun terapisi, çocukların duygusal ve davranışsal sorunlarını anlamaya ve çözmeye yardımcı olan etkili bir terapi yöntemidir. Çocuklar için oyun, doğal bir ifade aracı olarak işlev görür ve terapistler, oyun yoluyla çocukların iç dünyasını keşfeder. Oyun terapisi, çocukların kendilerini rahat ve güvenli bir ortamda ifade etmelerini sağlar. Terapistler, oyunu gözlemleyerek çocuğun duygusal çatışmalarını, kaygılarını ve yaşadığı travmaları anlayabilir. Oyun Terapisinin Tarihçesi ve Temel Prensipleri Oyun terapisi, 20. yüzyılın başlarında Sigmund Freud’un çocuğa yönelik çalışmalarıyla kök salmış ve daha sonra Virginia Axline gibi uzmanlar tarafından geliştirilen yöntemlerle bugünkü halini almıştır. Axline’ın "Çocuğun Kendini İfade Etmesi" adlı yaklaşımı, çocuğun oyun aracılığıyla kendini keşfetmesine odaklanır. Oyun terapisi, çocuğun iç dünyasını, çatışmalarını ve travmalarını oyun yoluyla dışa vurmasına izin vererek, çocuğun kendini ifade etme özgürlüğü bulduğu bir alan yaratır. Oyun Terapisinin Faydaları Nelerdir? Oyun terapisi birçok alanda çocuklara fayda sağlar, bunlardan bazıları şu şekildedir: Duygusal İfade: Çocuklar, oyun yoluyla duygularını ifade etmeyi öğrenirler. Özellikle kelimelerle ifade edemedikleri korku, üzüntü veya öfke gibi duygular, oyun sırasında ortaya çıkar. Travma İyileşmesi: Travma yaşamış çocuklar, oyun terapisi sayesinde yaşadıkları zorlukları işlemleyebilir ve iyileşme sürecine girebilirler. Bu terapi türü, travmanın çocuğun günlük yaşamını nasıl etkilediğini anlamamıza yardımcı olur. Sosyal Beceriler: Oyun terapisi, sosyal becerilerin gelişimini destekler. Çocuklar, grup oyunları sırasında başkalarıyla nasıl iletişim kuracaklarını ve paylaşım yapacaklarını öğrenirler. Davranış Problemlerinin Yönetimi: Çocuklar, oyun terapisi sırasında sağlıklı problem çözme ve başa çıkma stratejileri geliştirirler. Özellikle dikkat eksikliği, hiperaktivite ve öfke kontrolü gibi sorunlarda oyun terapisi etkili olabilir. Özgüven Gelişimi: Oyun terapisi, çocukların kendilerine olan güvenini artırır. Oyun sırasında kontrol sahibi olduklarını hissetmeleri, özgüvenlerinin gelişmesine katkı sağlar. Kimler Oyun Terapisi Almalı? Oyun terapisi, genellikle 3-12 yaş aralığındaki çocuklar için önerilen bir terapi yöntemidir. Ancak bu yaş aralığının dışındaki çocuklar ve ergenler için de uygun tekniklerle uyarlanabilir. Oyun terapisi, çocukların yaşadıkları duygusal ve davranışsal zorluklara çözüm sunmak için oldukça etkili bir yöntemdir. 1. Duygusal veya Davranışsal Sorunlar Yaşayan Çocuklar Bazı çocuklar, içsel çatışmaları veya duygusal dengesizlikleri nedeniyle kendilerini ifade etmekte zorlanır ve bu da çeşitli davranışsal sorunlara yol açabilir. Öfke patlamaları, saldırganlık, aşırı çekingenlik ya da içine kapanma gibi durumlar, çocuğun yaşadığı duygusal çatışmaların birer yansıması olabilir. Oyun terapisi, bu tür sorunlar yaşayan çocuklar için duygusal boşalım sağlar. Çocuk, oyun aracılığıyla bu çatışmaları dışa vurabilir ve terapist tarafından yönlendirildiğinde bu duyguları işleyip çözebilir. 2. Travma veya Kayıp Yaşayan Çocuklar Çocuklar, travmatik olayları anlamakta ve işlemekte zorlanırlar. Ebeveyn kaybı, kaza, doğal afet, istismar gibi travmalar çocuğun zihinsel ve duygusal gelişiminde derin izler bırakabilir. Oyun terapisi, travma yaşayan çocuklar için güvenli bir alan sunar. Terapist, çocuğun travmayı oyun yoluyla ifade etmesine yardımcı olurken, çocuğun travmatik olayları yeniden yapılandırmasını sağlar. Bu süreç, çocuğun travmayla başa çıkma yeteneklerini geliştirir ve travmanın etkilerini hafifletir. 3. Boşanma, Ayrılık veya Aile İçi Gerilimlerle Başa Çıkan Çocuklar Aile içindeki değişiklikler, özellikle boşanma ve ayrılık gibi durumlar çocuklar üzerinde derin etkiler yaratabilir. Bu süreçlerde çocuklar, kendilerini güvensiz, yalnız veya terk edilmiş hissedebilirler. Oyun terapisi, bu tür zorluklarla karşılaşan çocuklar için duygusal güvenlik sunar. Oyun sırasında çocuklar, aile içi gerilimlerle nasıl başa çıktıklarını ifade edebilir ve terapist, bu süreçte çocuğun duygusal sağlığını destekleyebilir. Terapist, aynı zamanda ebeveynlere de rehberlik ederek çocuğun bu geçiş döneminde nasıl desteklenmesi gerektiği konusunda yol gösterir. 4. Sosyal İlişki Kurmakta Zorluk Çeken, İçe Kapanık Çocuklar Bazı çocuklar, sosyal ortamlarda kendilerini rahat hissetmeyebilir veya akranlarıyla iletişim kurmakta zorlanabilirler. Sosyal fobi, sosyal beceri eksikliği ya da özgüven sorunları yaşayan çocuklar için oyun terapisi etkili bir yöntemdir. Oyun terapisi, çocukların sosyal ilişkileri deneme ve öğrenme fırsatı bulduğu bir ortam sağlar. Grup oyunları ve etkileşimli oyunlar aracılığıyla, çocuklar sosyal becerilerini geliştirir, duygularını paylaşmayı öğrenir ve diğer çocuklarla sağlıklı ilişkiler kurmayı deneyimler. 5. Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) Yaşayan Çocuklar Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu (DEHB), çocukların okulda ve günlük yaşamda dikkatlerini toplamakta zorluk çekmelerine ve aşırı hareketlilik göstermelerine neden olan bir durumdur. Bu tür çocuklar için oyun terapisi, enerjilerini sağlıklı bir şekilde kullanmalarına ve duygusal dengesizliklerini dengelemelerine yardımcı olur. Oyun sırasında çocuklar, dikkatlerini bir süre boyunca belirli bir göreve odaklamayı öğrenirler ve bu, özellikle yapılandırılmış oyunlarda daha fazla konsantrasyon becerisi kazanmalarını sağlar. Ayrıca, oyun terapisi sayesinde çocuklar kendi duygusal düzenlemelerini geliştirebilirler. 6. Özgüven Eksikliği Olan veya Sürekli Kaygı Duyan Çocuklar Özgüven eksikliği ve kaygı, çocukların hem sosyal hem de akademik hayatlarını etkileyen önemli sorunlar arasında yer alır. Kaygılı çocuklar, sürekli endişe halindedirler ve bu da kendilerini ifade etmelerini veya yeni durumlara uyum sağlamalarını zorlaştırabilir. Oyun terapisi, kaygı yaşayan çocukların korku ve endişelerini oyun aracılığıyla işlemelerine olanak tanır. Çocuklar, oyun sırasında zorluklarla yüzleşmeyi öğrenirler ve bu da özgüvenlerinin gelişmesine katkıda bulunur. Özgüven eksikliği yaşayan çocuklar için terapist, çocuğun oyun sırasında aldığı küçük başarıları öne çıkararak ve onu destekleyerek pozitif bir benlik algısı geliştirmesine yardımcı olur. 7. Zorbalığa Maruz Kalan veya Zorbalık Yapan Çocuklar Hem zorbalığa maruz kalan hem de zorbalık yapan çocuklar, duygusal ve sosyal becerilerini geliştirmek için oyun terapisinden fayda görebilir. Zorbalık mağduru çocuklar, oyun terapisi ile kendilerini daha güvende hissedip yaşadıkları duygusal sıkıntıları dışa vurabilirken, zorbalık yapan çocuklar ise empati geliştirme ve duygusal düzenleme becerileri kazanabilir. Oyun, iki taraf için de güvenli bir ortam sunarak zorlayıcı duygularla sağlıklı bir şekilde başa çıkmayı öğretir. 8. Ayrılık Anksiyetesi Yaşayan Çocuklar Çocukların ebeveynlerinden veya bakımverenlerinden ayrılma korkusu, özellikle küçük yaşlarda yaygındır. Ayrılık anksiyetesi yaşayan çocuklar, ebeveynlerinden uzak kalmak istemezler ve bu durum okul gibi günlük yaşam aktivitelerini zorlaştırabilir. Oyun terapisi, bu çocukların ayrılık anksiyetesiyle başa çıkmayı öğrenmeleri için güvenli bir alan sunar. Oyun sırasında çocuklar, ayrılık korkularını oyun dünyasında yaşar ve terapistin rehberliğiyle bu korkularını aşmaya başlarlar. Oyun Terapisinde Seanslar Nasıldır, Süreç Nasıl İşler? Oyun terapisi seansları , genellikle haftada bir ya da iki kez yapılır ve her seans 40-50 dakika sürer. Seansın süresi çocuğun yaşına, dikkat süresine ve ihtiyaçlarına göre ayarlanır. Bu süre boyunca çocuk, terapistin sağladığı güvenli ve rahat bir ortamda, yaşına ve gelişim düzeyine uygun oyunlar oynar. Terapist, çocuğun oyun sırasında ortaya koyduğu davranışları, duyguları ve temaları dikkatle gözlemler ve bu gözlemler doğrultusunda terapi sürecini yönlendirir. Her çocuk farklı olduğu için seanslar esnek bir şekilde çocuğun bireysel ihtiyaçlarına göre şekillendirilir. Oyun terapisinin temel unsurlarını daha ayrıntılı inceleyelim: 1. Serbest Oyun: Çocuğun Kendiliğinden Seçimlerine Dayalı Oyun Serbest oyun, oyun terapisinin en doğal ve özgürleştirici kısmıdır. Çocuk, seans süresince odadaki oyuncaklar arasından istediği oyuncağı seçer ve tamamen kendi temposunda, istediği şekilde oynamaya başlar. Bu süreçte terapist, çocuğun seçtiği oyuncaklar, oynama tarzı ve oyun sırasında sergilediği duygusal ifadeleri gözlemler. Serbest oyun, çocuğun bilinçdışında yer alan duygularını, kaygılarını veya çatışmalarını dışa vurmasına olanak tanır. Çocuk, bilinçli olarak konuşamayacağı ya da ifade edemeyeceği sorunları oyun aracılığıyla gösterebilir. 2. Yapılandırılmış Oyun: Belirli Temalar Üzerine Yönlendirilmiş Oyunlar Yapılandırılmış oyunlar, terapistin belirli bir hedef veya tema etrafında çocuğa yönlendirdiği oyunları içerir. Çocuk serbest oyun oynarken terapist, çocuğun ihtiyaçlarına göre belirli oyunlar sunarak veya önerilerde bulunarak terapiyi daha odaklı hale getirebilir. Bu tür oyunlar genellikle belirli duygusal sorunları veya çatışmaları işlemek için tasarlanır. Yapılandırılmış oyunların bir diğer amacı da, çocukların duygu düzenleme becerilerini geliştirmektir. Öfke, korku, üzüntü gibi duyguların oyun sırasında işlenmesi, çocukların bu duygularla başa çıkma yollarını keşfetmelerine yardımcı olur. 3. Kukla veya Hikâye Oyunları: Duyguların ve Yaşantıların Dışsallaştırılması Kuklalar, minyatür figürler ve hikâye anlatma, çocukların genellikle doğrudan ifade edemedikleri duyguları ve yaşantıları dışsallaştırmasına yardımcı olur. Terapist, kuklalar ya da figürler aracılığıyla çocukla birlikte bir hikâye oluşturabilir ve bu süreçte çocuğun yaşadığı duygusal zorlukları dışa vurmasını sağlayabilir. Çocuklar, genellikle kendileriyle özdeşleştirdikleri figürler üzerinden yaşadıkları sorunları dışa vururlar. Bu tür oyunlar, aynı zamanda çocuğun empati geliştirmesine yardımcı olabilir. Çocuklar, kukla veya hikâye oyunlarında farklı karakterlerin bakış açılarını deneyimleyerek, başkalarının duygularını anlamaya ve bu duygulara duyarlılık geliştirmeye başlarlar. 4. Sembolik Oyun: Olayların Temsili Üzerinden Çatışmaların Çözülmesi Sembolik oyun, çocukların gerçek hayattaki olayları, durumları veya ilişkileri temsil eden oyunlar oynamalarını içerir. Örneğin, çocuk bir oyuncak araba yarışı düzenleyebilir, bir market canlandırabilir veya okulda yaşadığı bir durumu temsil edebilir. Bu tür oyunlar, çocuğun yaşadığı olaylarla başa çıkma yollarını keşfetmesine yardımcı olur. 5. Sanat ve Yaratıcı Aktiviteler: Resim, Hamur, Kum ve Çizim Yoluyla İfade Bazı oyun terapisi seanslarında, çocuklar yaratıcı aktiviteler aracılığıyla duygularını ifade ederler. Resim yapmak, hamurla şekiller oluşturmak veya boyama gibi sanat etkinlikleri, çocukların sözel olarak ifade edemedikleri duyguları dışa vurdukları bir alan sağlar. Çocuklar, çizimlerinde veya sanatsal eserlerinde duygusal dünyalarını yansıtırlar ve terapist bu yaratımlar üzerinden çocuğun iç dünyasına dair anlamlı geri bildirimler sunar. Oyun Terapisinin Genel Süreci Seanslar genellikle, çocuğun belirli bir sorunla karşı karşıya kalması ve bu sorunun oyun yoluyla keşfedilmesi üzerine şekillenir. Oyun terapisinde terapist, çocuğa tamamen yön vermekten kaçınır; çocuğun kendi temposunda ve ihtiyaçlarına uygun olarak oyun oynamasına izin verir. Ancak, belirli bir amaç doğrultusunda yapılandırılmış oyunlar ve yönlendirici stratejilerle, çocuğun duygusal ve sosyal gelişimine katkıda bulunur. Her seans, çocuğun kendini ifade etmesine ve duygusal iyileşmesine katkıda bulunacak şekilde planlanır. Terapist, çocuğun ilerlemesini dikkatle takip eder ve seanslar arasındaki süre zarfında ebeveynlerle iş birliği yaparak çocuğun duygusal gelişimine yönelik rehberlik sunar. Oyun Terapisinin Etkileri Ne Zaman Görülmeye Başlar? Oyun terapisinin sonuçları çocuğun yaşına, yaşadığı sorunlara ve terapinin düzenliliğine bağlı olarak değişebilir. Genellikle birkaç hafta veya birkaç ay süren düzenli seanslardan sonra çocuğun duygusal durumu, sosyal ilişkileri ve davranışları üzerinde olumlu etkiler görülmeye başlar. Çocukların kendilerini daha iyi ifade etmeleri, travmalarla başa çıkmaları ve güven kazanmaları zamanla gözlemlenebilir. Oyun Terapisi ve Diğer Terapilerle Farkı Nedir? Oyun terapisi, çocukların doğal ifade biçimi olan oyun üzerine kurulmuş benzersiz bir terapi yöntemidir. Çocuklar kelimelerle ifade edemedikleri duyguları oyun yoluyla yansıtırken diğer terapi yöntemleri genellikle daha sözel ve yapılandırılmış yaklaşımlar gerektirir. İzmir Karşıyaka’da bulunan danışmanlık merkezimizde bu detayları daha kolay öğrenebilirsiniz. Ancak genel olarak oyun terapisinin diğer terapilerden farkı şunlardır: Çocuğun doğal gelişim sürecine uyum sağlar. Kendi kendini iyileştirme kapasitesini harekete geçirir. Zorlayıcı veya baskılayıcı bir yaklaşım içermez, tamamen çocuğun kendiliğinden oyununa dayanır. İzmir Karşıyaka’da Oyun Terapisi: Neden Bizi Tercih Etmelisiniz? İzmir Karşıyaka’daki danışmanlık merkezimizde, çocukların duygusal ve davranışsal ihtiyaçlarını karşılamak üzere profesyonel oyun terapisi hizmeti sunuyoruz. Uzman terapistlerimiz, her çocuğun kendine özgü dünyasını anlamaya ve ona uygun bireysel çözümler sunmaya odaklanır. Merkezimizi tercih etmeniz için birkaç güçlü neden: Uzman Kadro: Deneyimli ve alanında yetkin oyun terapistlimiz ile birebir seanslar gerçekleştiriyoruz. Terapistimiz, çocukların duygusal gelişimine katkıda bulunmak için gerekli eğitim ve deneyime sahiptir. Bireyselleştirilmiş Terapi Planları: Her çocuk farklıdır. Bu nedenle, her bir çocuğun ihtiyaçlarına ve yaşadığı zorluklara uygun özel bir terapi planı oluşturuyoruz. Oyun terapisi sürecinde, çocukların güçlü yanlarını desteklemeye ve zayıflıklarını iyileştirmeye yönelik kapsamlı bir yaklaşım benimsiyoruz. Bütüncül Yaklaşım: Sadece semptomları değil, çocuğun duygusal, sosyal ve zihinsel gelişimini bir bütün olarak ele alıyoruz. Oyun terapisi, çocuğun özgüvenini, duygusal dayanıklılığını ve sosyal becerilerini geliştirmeye yönelik geniş kapsamlı bir terapi yöntemidir. Güvenli ve Destekleyici Ortam: Çocuklarınızın kendilerini rahat, güvende ve özgürce ifade edebilecekleri bir terapi ortamı sunuyoruz. Terapistlerimiz, çocukların duygusal ihtiyaçlarını en iyi şekilde karşılamak için şefkatli ve duyarlı bir yaklaşım sergiler. Aile ile Yakın Etkileşim: Aile görüşmelerine önem veriyoruz. Sürecimizde aile ile iş birliği içerisinde olup genel bir iyi olma hali sağlanmasına katkıda bulunuyoruz. Eğer çocuğunuzun duygusal gelişimini desteklemek ve onun sağlıklı bir birey olarak büyümesine katkıda bulunmak istiyorsanız ve İzmir’de psikolog hatta çocuk psikoloğu arayışındaysanız İzmir Karşıyaka’da bulunan merkezimizle iletişime geçebilir böylece oyun terapisi hakkında daha fazla bilgi alabilir ve uzmanımızdan ücretsiz ön görüşme talep edebilirsiniz.
- Çift Terapisi Nedir?
Her ilişkinin kendine özgü dinamikleri ve zorlukları vardır. Dışarıdan ne kadar mutlu ve sorunsuz görünseler de her çift zaman zaman tartışmalar ve sorunlarla karşılaşabilir. Tartışmalar, belirli sınırlar içerisinde kaldığında ilişkiler için sağlıklı olabilir; ancak bu sınırlar aşıldığında sağlıksız bir iletişim biçimi ortaya çıkar. Kişisel özellikler, maddi sebepler ve yanlış anlaşılmalar gibi faktörler, ilişkide krizlere yol açabilir. Bu tür durumlarda çiftler arasında iletişim kopukluğu yaşanır ve duygusal mesafe artar. İlişkiyi onarmanın ve bu tür zorluklarla başa çıkmanın etkili yollarından biri çift terapisidir. Çift terapisi, hızla büyüyen ve gelişen bir ruh sağlığı disiplini haline gelmiştir. Peki çift terapisi nedir ve neden bu kadar önemlidir? Çift Terapisi Nedir? Çift terapisi, romantik ilişkilerin uzman desteğiyle problemlerini ele alarak iletişimlerini güçlendiren ve yaşanabilecek zorluklarla baş etmeyi öğreten bir terapi yöntemidir. Bu terapi, ilişki içindeki çatışmaların yapıcı bir şekilde yönetilmesine olanak tanır ve sağlıklı bir ilişkinin temellerinin yeniden inşa edilmesine yardımcı olur. Böylece ileride yaşanabilecek tartışmalarla da daha etkili bir şekilde başa çıkmak mümkün hale gelir. Çift Terapisinin Faydaları Sağlıklı İletişim Kurma Becerisi Kazanmak: Çiftler, iletişim kurmaya çalıştıklarında konuşmaların sık sık tartışmaya dönüşmesi, zamanla her iki tarafı da iletişimden kaçınmaya itebilir. Çift terapisi, bu tür durumların önüne geçmeyi hedefleyerek partnerlerin duygu ve düşüncelerini açık ve yapıcı bir şekilde ifade etmelerine yardımcı olur. Sorunlarla Başa Çıkma Becerilerini Geliştirmek: Çift terapisi, partnerlerin anlaşmazlık yaşadıkları durumlarda daha yapıcı ve sakin kalabilme becerilerini geliştirmeyi amaçlar. Bu sayede, terapi seanslarının dışında da etkili bir şekilde problem çözme yetisi kazanmaları sağlanabilmektedir. Duyguları Ele Almak: Çift terapisi her iki partnerin de zaman içinde birbirlerinde fark edemediği öfke, kırgınlık, mutsuzluk gibi duyguları ele alarak birbirlerini anlamaya yardımcı olmalarını sağlar. Terapist, partnerlerin duygusal ihtiyaçlarını fark etmelerine yardımcı olurken bu ihtiyaçların nasıl karşılanabileceği konusunda farklı bir bakış açısı kazanmalarına da yardımcı olur. Kişisel Farkındalık: Sağlıklı ilişkiler kurabilmek için öncelikle çiftlerin, bireysel olarak ruhsal açıdan iyi hissetmesi son derece önemlidir. Bu bağlamda terapiye başlamak, bireylerin kendileri hakkında farkındalık kazanmalarına ve duygusal durumlarını daha iyi anlamalarına yardımcı olur. Çift terapisi hem bireysel hem de ilişki düzeyinde daha tatmin edici bir yaşam sunar. Çift Terapisinin Amacı ve İşleyişi Çift terapisi, haklılık veya haksızlığın tartışıldığı bir süreç değildir. Terapist, tarafsız bir bakış açısıyla durarak partnerlerin kontrollü bir şekilde konuşmalarına ve birbirlerini anlamalarına yardımcı olur. Bu süreç her çift için farklılık gösterebilir ancak temel hedef, ilişkideki sorunları ele almak ve sağlıklı bir bağ kurmaktır. Çift terapisi her iki tarafa da fayda sağlamayı amaçlarken, çiftleri barıştırma veya ayırma gibi bir görev üstlenmez. Nihai karar her zaman çiftlere aittir. Çift Terapisine Hangi Durumlarda Başvurulmalıdır? İletişim sorunları Sürekli tartışmalar Güven problemleri Duygusal uzaklık Cinsel sorunlar Duygusal veya fiziksel şiddet Yalnızlık hissi gibi ilişkinizde sorun yarattığını düşündüğünüz her türlü durum için başvurulabilir. Çift terapisine yalnızca evli çiftler değil, aynı zamanda sevgililer de ilişki içindeki zorluklarla karşılaştıklarında başvurabilirler. Büyük sorunlar yaşandığında olduğu gibi, küçük tartışmalar ve iletişim problemleri ortaya çıktığında da destek almak önemlidir. İlk başta önemsiz görünen bu sorunlar, zamanla büyüyerek daha zor aşılması gereken durumlara dönüşebilir. Bu nedenle, sorunları erken aşamada ele almak için bir uzmandan yardım almak oldukça faydalı olacaktır. Elbette, her terapi sürecinin kendine özgü zorlukları bulunmaktadır. Bu süreç, duygusal olarak yorucu olabilir ve zaman zaman zorluklarla karşılaşmaya neden olabilir. Ancak bu zorluklarla başa çıkmak, sağlam ve sağlıklı bir ilişki inşa etmenin önemli bir parçasıdır. Kendiniz ve partneriniz için sabırla ve çaba göstererek yürütmeniz gereken bu süreçte İzmir'de psikolog arıyorsanız Karşıyaka’da bulunan psikolojik danışmanlık merkezimiz Altuğ Psikoloji’den destek alabilirsiniz. Psikoloji Öğrencisi Ceren Göle
- Ertelemenin Psikolojisi: Neden Hep Yarın Diyoruz?
Erteleme, çoğumuzun hayat rutininde farkında olmadan alışkanlık haline getirdiği bir davranış biçimidir. Yapılması gereken işleri geciktirmek, son ana bırakmak ya da tamamen kaçınmak, erteleme davranışının en yaygın örnekleridir. “Sonra yaparım” veya “Birazdan başlarım” dediğimizde, o “sonra” ya da “birazdan” ne yazık ki çoğu zaman hiç gelmeyebilir. Bu durum yüzeyde tembellik gibi görünse de aslında çok daha karmaşık bir sorundur. Peki bu erteleme davranışını neden yapıyoruz? 1)Mükemmeliyetçilik: Mükemmeliyetçi insanlar yapmaları gereken işi en iyi şekilde nasıl yapabilirim sorusuna yanıt aramaktan işe bir türlü başlayamayabilirler. Mükemmeliyetçilikten kaynaklanan erteleme, sonunda mükemmele ulaşmayı engelleyen bir döngü haline gelir. 2)Kaygı ve korku: Yaptığı işin beğenilmeme korkusu, başarısız olma düşüncesi kaygıya yer açarak davranışı ertelemeye neden olabilir. 3)Zaman Yönetimi Becerileri Sorunu: Yapılması gereken işleri belli bir sıraya koymakta güçlük çekmek ve zamanı etkili bir şekilde ayarlayamamak erteleme davranışına itebilir. 4)Tükenmişlik: Yoğun iş temposunda çok yorgun hisseden kişilere işlerini daha sonraya bırakmak cazip gelebilmektedir. 5) Görev Zorluğu: Karmaşık ve zor bir işle uğraşacak olmak kişinin gözünde büyüyüp başlamakta zorluk çekmesine neden olabilmektedir. 6)Otorite: Bazı kişiler zorunlu olduğu işleri yapmaktan kaçınmaya meyillidir. Üstlerinde hissettikleri baskı ve otorite yapmaları gereken işi ertelemelerine neden olabilmektedir. Erteleyerek o an için rahatladığınızı düşünseniz bile, uzun vadede kendinize daha büyük zorluklar hazırladığınızı fark edemeyebilirsiniz. İşler son ana biriktiğinde stres altında, sıkılarak ve söylenerek çalışmak hem iş kalitenizi düşürür hem de motivasyonunuzu kırar. Böyle bir durumda ortaya çıkan sonuç, sizin gerçek potansiyelinizi yansıtmaz ve tatminsizlik hissiyle motivasyonunuzu kaybetmeye başlarsınız. Bir işe başlamadan önce motive olmayı beklemek sadece işi daha da ertelemenize neden olur. Zihninizi toparlayıp konsantre olmak isteyebilirsiniz, ancak motivasyon çoğu zaman başlamakla gelir. Başladığınızda ilerleme kaydedip başarılı sonuçlar aldıkça, kendinizi daha iyi hissederek motivasyonunuzu güçlendirebilirsiniz. Erteleme davranışı sadece iş hayatında değil, sosyal ve özel yaşamda da kendini gösterebilir. Örneğin, arkadaşlarla buluşmayı, alışverişe çıkmayı, spora gitmeyi, diyet yapmayı ya da temizlik yapmayı ertelemek sıkça görülen durumlardır. Bu tür ertelemeler, sosyal hayatta ikili ilişkilerin zarar görmesine yol açarken, bireysel hayatta da özsaygının azalmasına neden olabilir. Çünkü başlanmayan ya da tamamlanmayan işler, kişide yetersizlik ya da başarısızlık hissi uyandırabilir. O zaman erteleme davranışıyla başa çıkmak için daha fazla ertelemeden “Neler yapabiliriz?” derseniz: 1) 5 Dakika Kuralı: Yapmanız gereken işe 5 dakika yapmak üzere başlayın. Devamının geldiğini fark edeceksiniz. 2) İşi bölümlere ayırmak: Büyük ve karmaşık bir işle uğraşmanız gerektiği zaman günlere veya saatlere bölerek yavaş yavaş ilerleyebilirsiniz. Başlangıcın kolay olması harekete geçme isteğinizi artırabilir. 3) Planlama Yapmak: Gün içinde yapmanız gereken birçok iş varsa onları sıraya koymak kafanızdaki karmaşıklığı ve yükü gidermeye katkı sağlayacaktır. 4) Ödüllendirmek: Yapmanız gereken işi bitirdiğinizde ya da belirlediğiniz kısmı bitirdikten sonra kendinize ufak bir ödül vererek motivasyon artırabilirsiniz. 5) Dış uyaranları azaltmak: Erteleme davranışı genelde dikkat dağıtan unsurlarla daha da artar. Telefona gelen bildirimler, gürültülü ortam gibi unsurlar işe odaklanmayı zorlaştırabilir. Erteleme davranışı bir alışkanlıktır ve bu alışkanlığı değiştirmek herkes için kolay olmayabilir. Yukarıda bahsettiğimiz yöntemlerden size en uygun olanıyla işlerinize başlamayı deneyebilirsiniz. Bu süreçte sabırlı olmak ve kendinize fazla yüklenmemek oldukça önemlidir. Eğer zorlandığınızı hissederseniz, İzmir Karşıyaka’da bulunan ofisimiz Altuğ Psikoloji ’de uzman desteğiyle size uygun yöntemlerle adım adım ilerlemenize yardımcı olabiliriz. Psikoloji Öğrencisi Ceren Göle
- Moxo Dikkat Testi ve DEHB: Çocuklarda Dikkat Bozukluklarını Anlamak
Dikkat eksikliği ve hiperaktivite, çocukların akademik ve sosyal gelişimlerini önemli ölçüde etkileyebilmektedir. Bu sorunların değerlendirilmesinde kullanılan araçlardan biri de Moxo Dikkat Testi'dir. Moxo Dikkat Testi Nedir? Moxo Dikkat Testi, çocuklarda dikkat ve yürütücü işlevleri değerlendirmeye yönelik bir psikometrik araçtır. Bu test, çocukların veya yetişkinlerin dikkat sürelerini, dikkat dağınıklığını ve tepkilerini ölçerek dikkat eksikliği ile ilgili sorunların tanımlanmasına yardımcı olur. Test, çeşitli görevler ve uyarıcılardan oluşur, çocukların bu görevlerdeki performansları değerlendirilir. DEHB Nedir? Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB), çocuklarda dikkat eksikliği, hiperaktivite ve dürtüsellik ile karakterize edilen nörogelişimsel bir bozukluktur. Bu durum çocuklukta başlayıp ergenlikte ve hatta yetişkinlikte devam edebilmektedir. DEHB’li çocuklar genellikle: Dikkat Eksikliği: Görevlerde odaklanmada zorluk, detayları atlama. Hiperaktivite: Aşırı hareketlilik, yerinde oturamama. Dürtüsellik: Sabırsızlık, düşünmeden hareket etme. Moxo Dikkat Testi ve DEHB İlişkisi: Moxo Dikkat Testi, DEHB tanısının desteklenmesinde önemli bir araçtır. Testin sonuçları, çocukların dikkat problemleri yaşayıp yaşamadığını belirlemede ve bu problemleri nasıl yönettiklerini anlamada yardımcı olabilmektedir. Moxo testi, DEHB belirtilerinin objektif bir şekilde değerlendirilmesine olanak tanır. Karşıyaka İzmir Altuğ Psikoloji Psikologları olarak merkezimizde Moxo Türkiye’den almış olduğumuz eğitim ve süpervizyonlar ışığında Moxo Dikkat Testini uygulamaktayız. Siz de çocuğunuzda dikkat eksikliği, görevlerde odaklanmada zorluk, detayları atlama, aşırı hareketlilik, yerinde oturamama, sabırsızlık, düşünmeden hareket etme, zaman yönetiminde sorunlar, dürtüsellik, organize olma güçlüğü gibi durumlar gözlemliyor ve çözümleriniz sonuçsuz kalıyorsa bizden online veya yüz yüze destek alabilirsiniz. Sağlıkla Kalın.
- Çocukları Ekran ve Tabletlerden Nasıl Uzaklaştırırız?
Günümüzde çocuklar, her zamankinden daha fazla ekran başında vakit geçiriyor. Tabletler, telefonlar ve bilgisayarlar ve diğer teknolojik cihazlar hem eğlence hem de eğitim için vazgeçilmez hale gelmiş durumda. Ancak bu cihazların aşırı kullanımı, çocukların sağlıklı gelişimlerini olumsuz etkileyebilmektedir. Çocukları ekran ve tabletlerden uzaklaştırmak, sabır ve strateji gerektiren bir süreçtir. Ebeveynler olarak, çocuklarımızın teknolojiyle dengeli bir ilişki kurmalarına rehberlik etmek, onların uzun vadeli sağlığı ve mutluluğu için kritik öneme sahiptir. Onlara teknolojiden uzaklaşmaları için alternatif yollar sunarak hem zihinsel hem de fiziksel sağlıklarını destekleyebilirsiniz. Peki ebeveynler olarak, çocuklarımızın teknoloji ile ilişkilerini dengelemek ve onları ekranlardan uzaklaştırmak için neler yapabiliriz? 1. Ekran Süresini Sınırlayın Çocukların ekran başında geçirdikleri zamanı sınırlamak, teknoloji kullanımını yönetmenin ilk adımıdır. Bu süreyi yaşlarına uygun şekilde ayarlayın. Örneğin, 2-5 yaş arası çocuklar için günlük 45-60 dakikadan fazla ekran süresi önerilmez. Bu sınırları belirlerken tutarlı olmak çok önemlidir. Diğer yaş gruplarına da yine ihtiyaç ve kullanım alanlarına göre az ancak tutarlı dakikalar belirlenmelidir. 2. Alternatif Etkinlikler Sunun Çocukların enerjilerini harcayabilecekleri ve ilgilerini çekecek alternatif aktiviteler sunun. Spor, sanat, müzik veya doğa yürüyüşleri gibi etkinlikler, ekran yerine başka şeylerle ilgilenmelerini sağlar. Çocukların ilgi alanlarına göre bu aktiviteleri çeşitlendirebilirsiniz. Bu konuda yaratıcı olamadığınızı veya alternatiflerinizin yetersiz kaldığını düşünüyorsanız bir uzman görüşüne başvurabilirsiniz. 3. Ekransız Zamanlar ve Bölgeler Oluşturun Evinizde ekran kullanımının yasak olduğu zaman dilimleri ve alanlar belirleyin. Örneğin, yemek saatleri veya yatak odaları ekranlardan arındırılmış bölgeler olabilir. Bu durum da çocukların cihazlardan bir süre uzaklaşmasını ve aile içi etkileşimi artırmasını sağlar. Yalnız burada dikkat edilmesi gereken nokta; ekransız alan olarak belirlenen bölgeler için bir defa dahi olsa kurallar çiğnenmemelidir. 4. Örnek Olun Çocuklar, en çok ebeveynlerini taklit ederler. Siz de ekran kullanımınızı azaltarak onlara örnek olun. Birlikte geçirdiğiniz zamanlarda cihazlardan uzak durarak yüz yüze iletişimi teşvik edin. Aksi durumda bu tutarlı bir davranış olmayacaktır. Sizler telefon veya diğer teknolojik cihazlarınızla sık vakit geçirirken çocuğunuzun da yanında oturmasını beklememelisiniz. Ebeveynleri çocukların aynasıdır. 5. Teknolojiyi Ödül veya Ceza Olarak Kullanmaktan Kaçının Ekran süresini bir ödül veya ceza aracı olarak kullanmak, çocuklarda teknolojiye karşı yanlış bir tutum geliştirmesine sebep olabilir. Bunun yerine ekran süresini doğal bir sınır içinde tutmak daha sağlıklıdır. 6. Aile Etkinlikleri Planlayın Birlikte yapılacak etkinlikler hem aile bağlarını güçlendirir hem de çocukların ekranlardan uzak kalmasını sağlar. Hafta sonu doğa gezileri, oyun geceleri, mutfak vakitleri, film saatleri veya el işi projeleri gibi aktiviteler planlayabilirsiniz. 7. Cihazlarda Zamanlayıcı Kullanın Ekran süresini yönetmek için cihazlarda zamanlayıcılar veya ebeveyn kontrolleri kullanabilirsiniz. Bu durumda belirlediğiniz süre sona erdiğinde otomatik olarak ekranı kapatarak çocukların sürelere uymasını sağlar. 8. Dijital Detoks Günleri Uygulayın Haftada bir veya ayda bir dijital detoks günü belirleyin. Bu günlerde ekranlardan tamamen uzak durarak çocuklarınızla birlikte alternatif aktiviteler yapın. Bu, teknolojiye bağımlılığı azaltmaya yardımcı olabilen bir yöntemdir. Yalnız burada önemli olan nokta; bunun sadece çocuklarınıza özel olmadığını yani iş dışında kalan kişisel hayatınızda onlara örnek olmanız gerektiğini unutmamanız olacaktır. Karşıyaka İzmir’de bulunan merkezimizde Altuğ Psikoloji olarak siz değerli danışanlarımıza bu konuda da destek sağlamaktayız. Çocuklarınızı tabletlerinden, internetten, telefondan veya diğer teknolojik cihazlarından ayıramıyor ve bir türlü bu duruma kalıcı bir çözüm bulamıyorsanız İzmir Altuğ Psikoloji’nin uzman psikologları olarak size çözüm yolları sunuyoruz. Sağlıkla Kalın.
- Sıcak Havanın Psikolojik Etkileri
Son zamanlarda hava durumunun yükseklerde seyretmesi fizyolojik olduğu kadar psikolojik etkiler de yaratmaktadır. Özellikle yüksek sıcaklıklar ve nem oranları, ruh halimizi ve genel psikolojik durumumuzu doğrudan etkileyebilmektedir. Bunlardan en önemlilerini sizler için sıraladık! Artan Stres ve Anksiyete : Yüksek sıcaklıklar hem fiziksel hem de psikolojik olarak stres seviyelerini artırabilir. Vücut sıcaklığındaki artış ve terleme; anksiyete ve huzursuzluk hissini tetikleyebilir. Ayrıca, sıcak hava koşullarında uyku kalitesinin düşmesi, genel ruh halini bozabilir ve bu durum anksiyete bozukluklarını daha da kötüleştirebilir. Çünkü uyku, psikolojik sağlığımız konusunda önemli bir yere sahiptir. Düşük Enerji ve Motivasyon : Sıcak hava, enerji seviyelerini düşürebilir ve motivasyonu azaltabilir. Sıcaklık, kişinin fiziksel ve zihinsel yorgunluk hislerini artırabilir. Bu durum da günlük görevlerde performans düşüşüne ve sosyal etkinliklerden kaçınmaya yol açabilir. Düşük enerji, bireylerin kendilerini daha az üretken ve daha halsiz hissetmelerine neden olabilir. Ruhsal Sağlık Üzerindeki Etkiler : Uzun süreli sıcak hava maruziyeti, ruhsal sağlık sorunlarını tetikleyebilir veya mevcut sorunları kötüleştirebilir. Örneğin, sıcak havalar depresyon semptomlarını şiddetlendirebilir. Özellikle yaz depresyonu (mevsimsel duygudurum bozukluğu) bu dönemde daha belirgin hale gelebilir. Sosyal Davranışlarda Değişim : Sıcak hava, sosyal davranışları da etkileyebilir. Bireyler, sıcak havalarda genellikle daha huzursuz ve sabırsız olabilirler. Bu durum, sosyal etkileşimlerde gerginlik ve çatışmalara neden olabilir. Sosyal etkinliklerden kaçınma eğilimi, izolasyon hissini artırabilir ve sosyal destek ağlarını zayıflatabilir. Bu durum da bireylerin yalnızlaşmasına yol açabilir. Uykusuzluk ve Ruhsal Dengesizlikler : Sıcak hava, uyku düzenini bozabilir. Yüksek sıcaklıklar ve nem; rahat bir uyku uyumayı zorlaştırabilir bu da genel ruh halini etkileyebilir. Uyku eksikliği, duygusal dengesizliklere ve stresle başa çıkma kapasitesinin azalmasına neden olabilir. Bu yüzden sıcak havaların varlığı insan psikolojisini doğrudan etkilemektedir. Kendini Kötü Hissetme : Sıcak hava, bireylerin kendilerini kötü hissetmelerine ve ruhsal olarak yorgun düşmelerine yol açabilir. Bu durum, kendilik değerinin azalmasına ve düşük öz saygıya neden olabilir. Özellikle bireylerin kendilerini sosyal ve fiziksel olarak rahatsız hissetmeleri, psikolojik olarak zayıf hissetmelerine yol açabilir. Bunun nedenleri bazen fizyolojik durumlarla da bağdaşabilir. Örneğin aşırı terleme problemi olan ve buna engel olamayan bir birey, sosyal çevresinde kendini çok kötü hissedebilir. Sıcak Havanın Psikolojik Etkisi ve Stresle Baş Etme Stratejileri Sıcak havanın psikolojik etkilerini azaltmak ve ruhsal sağlığı korumak için çeşitli stratejiler uygulanabilir. Özellikle serin ve rahat ortamlarda vakit geçirmek, vücudu serin tutarak hem fiziksel hem de zihinsel rahatlamayı teşvik eder. Bol su içmek, dehidrasyon riskini azaltarak, enerji seviyelerinin korunmasına ve genel ruh halinin iyileştirilmesine yardımcı olur. Düzenli olarak dinlenmek ve yeterli uyku almak, sıcak havanın yarattığı yorgunluk ve huzursuzluk hissini hafifletir. Ayrıca; rahatlama tekniklerine başvurmak, meditasyon veya derin nefes egzersizleri gibi yöntemlerle stresle başa çıkmak, zihin üzerinde olumlu etkiler yaratabilir. Bu tür stratejiler, bireylerin sıcak havanın olumsuz psikolojik etkilerini en aza indirmelerine ve genel yaşam kalitelerini artırmalarına yardımcı olabilir. Sıcak hava koşullarının psikolojik etkilerini anlamak ve uygun baş etme stratejilerini uygulamak, kişisel ruhsal iyilik hali üzerinde belirgin iyileşmeler sağlayabilir ve stresle başa çıkma yeteneğini artırabilir.
- Ölüm Korkusu (Tanatofobi) Nedir?
Ölüm korkusu, insanların yaşam boyunca karşılaştığı yaygın bir duygusal tepkidir. Ancak bazı insanlar için bu korku normal sınırların ötesine geçer ve hayatlarını ciddi şekilde etkileyebilir. Tanatofobi, bu aşırı ölüm korkusuyla karakterize edilen bir anksiyete bozukluğudur. Carl Jung'a göre, ölüm korkusunun temeli aslında yaşama korkusudur. Bu korkunun kaynağı, kişinin yaşamıyla uyum sağlayamaması ve psikososyal açıdan bütünleşememesidir. Öte yandan, Erich Fromm'a göre ise ölüm korkusu iki şekilde ortaya çıkar. İlki, her insanın deneyimlediği genel ölüm korkusudur. Diğeri ise bireyi sürekli rahatsız eden, akıl dışı bir korkudur. Bu ikinci tür korku genellikle yaşamın başarısızlıkla sonuçlanması durumunda ortaya çıkar. Tanatofobi Belirtileri Nelerdir? Tanatofobiye sahip bireyler, ölüm düşüncesi veya ölümle ilgili herhangi bir konuyla karşılaştıklarında yoğun bir korku ve endişe hissederler. Bu korku, fiziksel semptomlarla birlikte gelerek günlük yaşamlarını derinden etkileyebilir. Panik ataklar, ani terleme nöbetleri, hızlı kalp atışları, titreme, nefes darlığı, mide bulantısı ve baş ağrısı gibi belirtiler sıkça yaşanır. Ayrıca ölümle ilgili konulardan kaçınma, sürekli ölümü düşünme ve ölüm sonrası korkular gibi davranışlar da yaygın olarak görülebilir. Bu belirtiler, bireyin yaşam kalitesini ciddi şekilde etkileyebilir ve sosyal, mesleki ve kişisel yaşam alanlarında fonksiyonel kısıtlamalara neden olabilir. Tanatofobiye sahip olanların yaşadığı bu semptomlar, kontrol altına alınmaması durumda kalıcı hale gelebilir ve yaşamın tüm yönlerine yayılabilir. Bu nedenle, tanatofobi semptomlarının erken tanınması ve uygun müdahale yöntemlerinin uygulanması önemlidir. Ölüm Korkusunun (Tanatofobinin) Nedenleri Nelerdir? Tanatofobinin kesin nedenleri tam olarak bilinmemekle birlikte, çeşitli faktörlerin rol oynadığı düşünülmektedir. Bu faktörler arasında genetik yatkınlık, travmatik deneyimler, ölümle ilgili aşırı maruz kalma (örneğin, kayıp yaşama, ölümle ilgili medya içeriği izleme), kültürel etkiler ve kişisel deneyimler yer alabilir. Ayrıca, kişinin ölümle ilgili inançları, yaşam değerleri ve kişilik yapısı da tanatofobi gelişiminde rol oynayabilir. Psikoloji ’de Genel Olarak Nasıl Değerlendirilmiştir? Psikanalitik Bakış Açısı: Freud'a göre, ölüm korkusunun temeli, bilinçaltımızda ölümsüzlük inancımızın olmasıdır; bu nedenle ölümü bilemeyip hayal edemediğimiz için insanlar ölümsüz olduklarına inanır. Hoffmann, bu çelişkiyi sorgulayarak ölümsüzlük inancımıza rağmen neden ahlak ve din gibi kurumlar geliştirdiğimizi açıklamaya çalışır. Bilişsel Bakış Açısı: Bilişsel kurama göre, ölüm korkusu kişinin ölümle ilgili düşüncelerinden kaynaklanır. Bu bakış açısı, ölüm ve ölüme dair düşünceler ve duygularla başa çıkma stratejileri geliştirmeyi önerir. Kişinin yaşama odaklanarak ölüm kaygısını fark etmesi ve etkin bir şekilde baş etmesi önemlidir. Varoluşsal Bakış Açısı: Becker'a göre, insan davranışlarının temelinde ölüm korkusu yatar; ölüm fikri hem insanı harekete geçirir hem de motive eder. Yalom'a göre, ölümün kabul edilmesiyle kişi hayatında köklü değişiklikler yapabilir. Ölümün yaşamımıza karşı en büyük tehdit olduğu düşünülür ve ölüm korkusunun toplumda yaygın olduğu ve her bireyde farklı seviyelerde olduğu kabul edilir. Ölüm korkusu, genellikle bilinçsiz bir şekilde bireylerin içinde yer alır ve süreklidir. Ölüm Korkusu (Tanatofobi) Nasıl Geçer? Tanatofobide genellikle bilişsel davranışçı terapi (BDT) ekolü ile terapi süreci sürdürülmektedir. Bunun yanında bir psikiyatristin reçete uygulaması da yine tanatofobiye müdahale yöntemleri arasındadır. BDT, danışanın korkularını anlamasına ve bu korkularla başa çıkma becerilerini geliştirmesine yardımcı olur. Bu terapi, ölümle ilgili düşüncelerin gerçekçi olmayan doğasını sorgulamak, endişe düzeyini azaltmak ve korkularla baş etme stratejileri oluşturmak için kullanılabilir.
- Terapide Ev Ödevleri Neden Verilir?
Psikoterapi sürecinde, terapist tarafından danışana verilen ve terapi oturumları arasında yapılan görevlere ev ödevleri denir. Bu görevler, terapötik hedeflere ulaşmayı desteklemek, danışanın öğrenme sürecini güçlendirmek ve terapötik ilerlemeyi sürdürmek için tasarlanmıştır. Ev ödevleri, özellikle bilişsel davranışçı terapinin (BDT) önemli bir parçasıdır ve terapi oturumları dışında danışanların bilişsel, davranışsal ve duygusal sorunlarıyla başa çıkmasına yardımcı olur. Bu ödevler, terapötik hedeflere ulaşmayı destekler, danışanların terapi becerilerini günlük yaşamlarında uygulamalarını sağlar ve motivasyonlarını artırır. Ev ödevleri, danışanların kendi terapötik yolculuklarında aktif bir rol oynamalarını teşvik eder ve terapi sürecindeki ilerlemeyi destekler. Araştırmalar, ev ödevlerinin sadece depresyon ve anksiyete gibi yaygın psikolojik bozuklukların tedavisinde değil aynı zamanda psikotik bozukluklar, dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu, madde bağımlılığı ve kronik ağrı gibi çeşitli durumlarda da etkili olduğunu göstermektedir. Ev ödevlerinin başarıyla tamamlanması, danışanların terapiye katılımını artırabilir ve terapötik sonuçları iyileştirebilir. Ev Ödevlerinin Temel Amaçları Nedir? Beck ve Tompkins'e göre; bilişsel terapi çerçevesinde kullanılan ev ödevlerinin altı temel amacı bulunmaktadır. Bu amaçlar şunlardır hemen hemen her ekol için genel olarak aynı anlamı taşımaktadır. Pratik uygulamalarla sorunlara çözüm bulma Kişisel farkındalığı artırma Bilişsel, davranışsal ve duygusal becerilerin pratiğini geliştirme Seanslarda öğrenilen teknikleri pekiştirme Düşünceleri sınama Nüksleri önleme Tüm bu ev ödevlerinin temel hedefi, terapi seanslarında öğrenilen yeni becerilerin seanslar arasında da uygulanarak, uyumsuz düşüncelerin belirlenmesi ve değiştirilmesidir. Ev Ödevlerinin Genel Olarak Önemi Nedir? Terapötik Sürecin Güçlendirilmesi: Ev ödevleri, terapötik sürecin etkin bir şekilde devam etmesine yardımcı olur. Terapist ile yapılan oturumlar arasında, danışanın terapiyle ilgili düşünme, duygusal deneyimlerini işleme ve yeni beceriler kazanma şansı bulur. Öğrenme Sürecini Destekleme: Ev ödevleri, danışanların terapi sırasında öğrendikleri becerileri günlük hayatlarına uygulama fırsatı sunar. Bu durum terapötik ilerlemeyi güçlendirmenin yanı sıra, öğrenmenin derinleşmesine de katkı sağlar. Empowerment (Güçlendirme): Ev ödevleri, danışanların kendi terapötik yolculuklarının aktif bir parçası olmalarını sağlar. Görevleri yerine getirme süreci, danışanların kendi potansiyellerini keşfetmelerini, güçlenmelerini ve sorumluluk almalarını sağlar. Uygulamalı Beceri Gelişimi: Psikoterapide sıklıkla öğretilen beceriler, ancak pratiğe aktarıldığında etkili olabilir. Ev ödevleri, danışanların terapiden elde ettikleri bilgiyi ve becerileri gerçek yaşam durumlarında kullanma şansı verir. Motivasyonu Artırma: Danışanlar, terapötik hedeflerine ulaşmaya yönelik ilerlemelerini gördükçe motive olurlar. Ev ödevleri, bu ilerlemeleri takip etmek ve motivasyonu artırmak için bir araç olarak kullanılabilir. Genel Olarak Ev Ödevlerinin Türleri Nelerdir? Bilişsel Görevler: Bu tür ev ödevleri, danışanın düşüncelerini ve inançlarını daha iyi anlamasına yardımcı olur. Örneğin, düşünce günlüğü tutma, olumsuz düşünceleri sorgulama ve pozitif alternatifler bulma gibi aktiviteler bilişsel görevlere örnektir. Duygusal Görevler: Bu ev ödevleri, danışanların duygularını tanımlamalarını, ifade etmelerini ve yönetmelerini destekler. Duyguları günlük olarak izleme, duygu günlüğü tutma, duygusal ifadeyi güçlendiren aktiviteler yapma gibi yöntemler duygusal görevlere örnektir. Davranışsal Görevler: Bu tür ev ödevleri, danışanların davranışlarını değiştirmelerine yardımcı olur. Örneğin, sıkıntılı durumlarda gevşeme tekniklerini uygulama, hedeflenen davranışları günlük olarak pratik etme, risk alarak yeni davranışlar deneme gibi aktiviteler davranışsal görevlere örnektir. İlişkisel Görevler: Bu ev ödevleri, danışanların ilişkilerindeki sorunları anlamalarına ve iyileştirmelerine yardımcı olur. Örneğin, iletişim becerilerini geliştirmek için rol yapma egzersizleri yapma, sosyal etkileşimleri analiz etme ve sağlıklı ilişki dinamiklerini öğrenme gibi aktiviteler ilişkisel görevlere örnektir.
- Sınav Kaygısı
Kaygı Kaygı, yaklaşmakta olduğu sanılan bir tehlikeden tedirginlik duyma durumudur. kaygının farkında olmadan öğrenilmiş bir tepki türü ve kazanılmış bir beceri olduğunu belirtmektedir. E. Işık’a göre de kaygı, hayatın herhangi bir anında karşılaşılan stresli bir durum karşısında yaşanılan doğal bir duygudur. Kişi iç ve dış dünyadan kaynaklı bir tehlike olasılığında mevcut durumu tehlikeli olarak algılar ve yorumlarsa kaygı duygusunu yaşamaya başlar ve bu duygu ile karşı karşıya kaldığı anda sanki kötü bir şey olacakmış hissine kapılır. Kaygı genellikle kişi duygusal veya fiziksel baskı altındayken ortaya çıkmakta ve olumsuz, hoş olmayan karışık duygularla birlikte kullanılmakta olduğu içinde olumsuz olarak algılanmasına neden olmaktadır. Herkeste değişik derecelerde kaygı vardır ve hiç kaygısı olmayan kimse hemen hemen yoktur. Fakat kaygının türü ve derecesi önemlidir. Eğer kaygı bireyin günlük yaşamının merkezi olur ve birey kaygı üzerinde odaklaşırsa, o zaman kişi normal yaşamını sürdüremez hale gelir. Bu haller bireyin değişik davranış bozuklukları geliştirmesine yol açar. Korku, Stres ve Kaygı Korku, stres ve kaygı kavramları çoğunlukla birbirinin yerine kullanılmakta olup aslında birbirinden farklı kavramlardır. Korku tehlikeli bir durum karşısında kişinin yaşadığı ve bedensel belirtilerin eşlik ettiği duygusal bir tepkidir. Korku ve kaygı fizyolojik dışavurumda (kalp atışlarında artma, kas gerginliği gibi) birbirlerinin benzeridirler. Örneğin, bilgi sınavlarından ya da iş mülakatlarından korkmayız, kaygılanırız. Ancak aynı tepkileri bu ortamlarda da gösterebiliriz. Eğer kişi sınav ortamına fiziksel bir risk ya da tehdit anlamı yüklüyorsa kendisini korkutuyor, kişiliğine bir risk ya da tehdit anlamı yakıştırıyorsa kendini kaygılandırıyor demektir. Korku ve kaygıyı asıl ayırt ettiren ölçüt, olaydan çok olaya verilen anlamların niteliğine bağlı olduğuna göre, kişi bir olay karşısında kendini hem korkutup hem de kaygılandırabilir. Korku ile kaygı arasındaki diğer farklar ise şunlardır ; Korku sırasında kişi, bedensel ve zihinsel güçlerini korku yaratan tehdidi ortadan kaldırma amacına yönelik olarak uygun bir biçimde kullanırken kaygı durumunda kullanamaz. Bu sebeple korku normal bir tepkidir. Korkuda fiziksel varlığımızı tehdit eden unsurlar vardır. Kaygının kaynağı ise belirgin değildir. Korku daha kısa sürelidir ancak kaygı daha uzun süre devam eder. Korku kaygıdan daha şiddetli olarak hissedilir. Stres ise kişinin, fizik ve sosyal çevreden gelen uyumsuz koşullar nedeniyle, bedensel ve psikolojik sınırlarının ötesinde harcadığı gayrettir. Kişinin dış çevresindeki fiziksel koşullar ya da içinde bulunduğu sosyal ortamdaki psikolojik koşullar çevresine uyumunu ya kolaylaştırır ya da zorlaştırır. Uyumun zorlaştığı anlarda organizma bedensel ve psikolojik olarak yorulmaya başlar. Örneğin, sınava hazırlanma kaygısı, sınavda geçme ya da kalma korkusu bireyde gerginlik yaratmaktadır. Bu tür yaşam olaylarına karşı kişi uyum yapmaya çalışır. Çünkü yaşam olaylarının verdiği stresin şiddeti uyum yapma güçlüğü ile doğru orantılıdır. Stresin en yoğun olarak yaşandığı devreler özellikle ilk çocukluk, ergenlik, ilk, orta ve geç gençlik dönemleriyle birlikte evlenme ve yetişkinlik dönemi, orta yaş ve yaşlanma sürecidir Bir çok araştırmacı strese yönelik tepkileri açıklamak üzere anksiyete kavramını ortaya atmışlardır. Fiziksel zarar tehditleri, benlik değerine tehditler ve bireyin yapabileceğinin ötesinde performans için baskı, çatışmalar yani bu tür var olan stres durumunun devamlı hale gelmesi sonucu anksiyete meydana gelmektedir. Anksiyete çeşitli derecelerde yaşanılan “endişe”, “korku”, “kaygı” gibi kavramlarla adlandırılan nahoş duygu-heyecan olarak kullanılmakta ancak kesin olarak tanımı yapılamamaktadır. Ülkemizde bu konuda araştırma yapanların büyük bölümü anksiyetenin türkçe karşılığı olarak “kaygı” kavramını kullanmayı tercih etmişlerdir. Sınav Kaygısı Sınav kaygısı özel bir kaygı türü olup öğrenme yada akademik başarı ortamlarında özellikle bireyin değerlendirildiği koşullarda oluşan ve belirlenen korkuyla karışık bir tedirginlik duygusudur. Sınav kaygısı, sınav öncesinde başlayan çeşitli fiziksel ve psikolojik değişimlerle ortaya çıkan bireyin sınav esnasında performansını olumsuz yönde etkileyen yoğun kaygıdır. Çocuklarda ve ergenlerde en sık rastlanan kaygı sınav kaygısıdır. Çünkü sınava girmek stres dolu ve kaygı yaratan bir yaşantıdır. Her birey sınava yüklenen anlam ve sınava yönelik bakış açısına göre kaygının etkilerini değişik şekilde yaşar ve hisseder. Özellikle sarsıntıya duyarlı bireylerde kolayca dengesiz davranışlara neden olabilir. Sınav Kaygısının Nedenleri • Öğrencinin özgüveninin düşük olması, • Ebeveynin öğrencinin performansına yönelik yüksek beklenti düzeyi, • Özellikle ergenlik döneminde öğrencinin aile ve çevresi tarafından başarısız olarak değerlendirilme korkusu, • Öğrencinin sınava girmeden sınavda başarısız olacağını düşünmesi, • Öğrencinin sınavı öğrenilen bilgilerin test edilmesi olarak algılamayıp kendi kişiliğinin değerlendirileceğini sanması, • Öğrencinin sınav sonucuna odaklanması, • Öğrencinin düzenli ders çalışma alışkanlığının olmaması, • Öğrencinin görev ve sorumluluklarını sürekli ertelemesi, • Öğrencinin çalışma zamanlarında ve sınav esnasında zamanı iyi kullanamaması, • Ebeveynin otoriter ve baskıcı tutumu, • Yargılayıcı ve eleştirici tutumların varolduğu bir ortam, • Tutarsız ebeveyn ve öğretmen davranışları, • Öğrencinin başarılı olan kişi/kişilerle kıyaslanması, • Öğrencinin önceki başarısızlıklarından dolayı yeni denemelerde de başarısız olacağı düşüncesi, • Öğrencinin sınavı araç olarak değil amaç olarak algılaması, • Fizyolojik ihtiyaçların karşılanmaması. (uykusuzluk,yorgunluk,yanlış beslenme gibi) Kişilik yapısı; kaygıya neden olan önemli bir etkendir. Rekabetçi, atılgan, mükemmeliyetçi, başarı eğilimli, kontrolü elinde tutmak isteyen bir yapı kaygıya eğilimlidir.Yoğun kaygının etkilerini yaşamaya daha az eğilimli kişilik yapısı ise kendine güvenli, kendisiyle barışık, çok yönlü ve sınavları kendini geliştirme aracı olarak gören bir yapıdır. Ders çalışma ise; özellikle, ilgilerin arttığı, hızlı bir büyüme ve gelişmenin olduğu gençlik döneminde öğrenci için önemli bir sorun olur. Verimli ders çalışma etkili çalışma anlamındadır ve öğrencinin verimli ders çalışması için öncelikle çalışma teknikleri, öğrenme stili ve planlı olup olmadığı önemlidir. Planlama, bireyin kendine güvenmesini sağlayabilir. Verimli ders çalışma sınav kaygısını azaltabilir. Her düşüncenin, inanca dönüşme potansiyeli, her inancın da kendisini gerçekleştirme gücü vardır. Çünkü düşündüğümüz gibi duygulanır ve davranırız. Kaygılanan öğrenci de kaygılanmasına sebep olan olumsuz düşünceleri çağrıştırarak, bu düşüncelerin gerçekleşeceği inancına kapılır. Bu düşünce yapısı “başarısız olmaya” odaklanmıştır. Zamanla birey başarısız olacağına kendisi de inanmaya başlar ve kaygı durumu ortaya çıkar. Sınavla ilgili bilişsel hatalar sonucu ortaya çıkan olumsuz düşünce biçimleri şunlardır : 1. Ya Hep Ya Hiç: Tümüyle kusursuz olmayan her şey başarısız olarak nitelendirilir. “Türkçe sınavından düşük puan alacağımı biliyordum. Bir daha asla iyi bir puan alamam.” “Ya bu okuldan mezun olurum ya da okula devam etmem.” 2. Aşırı Genelleme: Tek bir olumsuz olay tüm durumlara genellenir. “Matematik sınavım iyi geçmedi, zaten hangisi iyi ki.” “Sınavda başarısız oldum. Babam beni bu okuldan mutlaka alır.” 3. Zihinsel Çarpıtma: Olayların olumlu yönleri görülmeyerek olumsuz yönleri abartılır. “Fen sınavında 20 sorudan 5’ini yanlış yapmışım. Hep böyle oluyor, hiç bir zaman başarılı olamayacağım.” “Sınıfta yine sıralamada 3.oldum. Hiçbir zaman başarılı olamayacağım.” 4. Olumluyu Geçersiz Kılma: Nedeni ne olursa olsun konu ile ilgili olumlu durumun yok sayılması, kabul edilmemesidir. Mevcut durumun olumsuz hale getirilmesidir. “Bu sefer yüksek not aldım ama bildiğim sorular geldi. Ben başarılı bir öğrenci değilim.” “Eğer arkadaşlarım ders çalışmama yardım etmeseydi, ben bu notu tutturamazdım.” 5. Başarıyı Azımsama: Başkalarının başarıları abartılır, kişi başardığı işleri küçümser. “İkimizde aynı puanı aldık ama o benden daha çok çalışmıştır, bu puanı o hakketti.” 6. Duygusal Hareket Etme: Gerçeğin olumsuz duygularla açıklanmaya çalışılmasıdır. “Ne kadar çaba harcasam boşuna, öyle hissediyorum ki hiç bir şey istediğim gibi olmayacak.” “Ben bu duyguları daha önce yaşamıştım. Biliyorum, sınavım kötü geçecek.” 7. Zorunluluk Cümleleri Kurma: Kişi kendisini suçluluk duygularının baskısı altında tutarsa, yapılacak her şeyi yerine getirecekmiş gibi bir inanca kapılarak her şeyi yapması gerektiğini düşünür. ”-meli”, “-malı” şeklinde zorunluluk yüklü kelimeler kullanır. Bu kelimeler ve cümleler alternatifsiz kurallara dayalı yapıdadırlar ve kişinin kendine olan güvenini azaltırlar. “Sınavda yüksek not almak için aralıksız çalışmalıyım.” “Hata yapmamalıyım.” 8. Falcılık: Kişi gelecekte yaşanılacak durumun yolunda gitmeyeceğine dair olumsuz tahminler yapar ve gerçekleşmiş olgular olduğuna inanır. “Biliyorum sınavda başarısız olacağım.” 9. Keyfi Çıkarsama: Kişinin yeterince kanıtı olmadığı halde bulunduğu durumla ilgili veya yaşadığı olaylardan olumsuz sonuçlar çıkarmasıdır. Fen dersinden verilen ödevleri yapmakta zorlanan öğrencinin, “ Fen sınavında başarısız olacağım.” şeklinde yargıya varması örnek olarak verilebilinir. Anne Babanın Sınava Yönelik Tutumu Anne ve/veya baba farkında olmayarak öğrenciyi motive etmek ve başarıyı arttırmak için olumsuz bazı tutumlar sergileyebilirler. ”Böyle gidersen bu sınavda yüksek bir not alamayacaksın.” Veya öğrenciye sürekli “çalış” uyarısında bulunma. Bu şekilde yaklaşımlar bazen aileyle öğrenci arasına soğukluk girmesine, duygusal açıdan uzaklaşmaya sebep olmakta ve öğrencinin kendine olan güvenini sarsmaktadır. Ayrıca anne ve/veya babanın çok küçük yaştan başlayan yüksek başarı beklentisi,öğrencinin hatalarını düzeltmesi için onu eleştirmesi,dayak gibi cezalarla eğitilmesi,yargı ifadesi taşıyan olumsuz etiketlemelerde bulunulması (sorumsuz, beceriksiz, tembel vb.) öğrencinin kendine olan güvenini azaltan diğer unsurlardır. Bunun sonucu ortaya çıkan kaygı, başarıya olumlu katkısı olmayan kaygıdır. Anne-babanın öğrenciye yaklaşımını göz önünde bulundurarak sözel anlatımlarla birlikte davranışlarıyla da öğrencinin yaşadığı kaygı karşısında sakin ve olumlu olduklarını ona hissettirmeleri, güven ve cesaret vermeleri öğrencinin kaygısını azaltabilir. Kaygı bulaşıcı bir duygu olduğundan anne ve baba kaygılıysa bu öğrenciyi etkileyebilir. Sınav Kaygısı ile ilgili Kuramlar Anna Freud normal olan bir çocuğu tanımlarken şu ölçüleri ele almıştır : Arkadaşları ile iyi geçinip oyunlara katılma, oyunlarda bazen önder olma, çoğu zaman oyuna bir üye olarak katılma, yeterli okul başarısı, sınavlarda aşırı heyecanlanmama, güçlüklere kendi kendine çare bulabilme, insanlar arası ilişkileri kolayca kurabilme, toplum kuralları ve disiplini kolayca kabul edebilme, hislerini rahatça açıklayabilme, gerektiğinde kendini savunabilme, oyunlarda yenilgiyi kabul edebilme ve arkadaşları ile yardımlaşabilme. Bu özellikleri belirli düzeyde gösteremeyen veya önemli ölçüde aksatan çocukta uyum ve davranış sorunları olduğu belirtilmiştir. Yazılı veya sözlü olsun sınav kaygısı hala toplumun çok geniş bir bölümünü ilgilendirmekte, doğrudan ve dolaylı olarak bu kaygının doğurduğu sonuçlar birçok kişiyi etkilemektedir. Sınav kaygısı ile ilgili olarak öne sürülen ilk teori 1950 yılında Mandler ve Sarason tarafından geliştirilen “Sınav Kaygısı Teorisi”dir. Bu teoriye göre test kaygısı güdüsel bir durum olup burada kişi “konuya yönelik olan” ve “konuya yönelik olmayan” şeklinde iki tür tepki göstermektedir. Konuya yönelik tepkilerde işin başarı ile tamamlanması ve iyi bir sonuç almayı hedefleyen kişinin konuya tam olarak odaklanması söz konusudur. Bu durumda sınav kaygısı düşmektedir. Konuya yönelik olmayan tepkiler ise sınav kaygısını oluşturur çünkü sınavdan çok sınav ile ilgili düşüncelere yöneldikleri için sınavlarda kaygıya bağlı başarısızlık yaşanabilir. Bilişsel (Kognitif) Kurama Göre Kaygı Bu kuramda kaygının nedeni olarak olayların kendisi değil,kişilerin bu olaylarla ilgili beklentileri ve getirdikleri yorumlar belirtilmiştir. Kişinin yanlış ve çarpık düşünce kalıpları yanlış yorumlara neden olmaktadır. Olayların çarpıtılmış düşünce örüntüleriyle algılanması sonucu da kaygı ortaya çıkmaktadır. Kişinin bu olumsuz düşüncelerinin farkına varması kolay olmayabilir çünkü zaman geçtikçe oto- matikleşirler ancak bunların farkına varılması ve olumlu düşüncelerle yer değiştirmesi kaygıyı azaltabilir. Baltaş’a göre (1991) birçok kişi, insanın duygu ve düşüncelerini belirleyenin çevredeki insanlar ve meydana gelen olaylar olduğunu kabul eder. Bu sebeple insanlar, kendilerini gerginliğe iten ve duygusal açıdan sıkıntı veren, dışındaki olay ve kişileri suçlar. Böyle yaparak da önemli bir hataya düşer. Bu hata, insan hayatındaki en büyük gerginliğin ve baskının, olayları değerlendirme ve yorumlama biçiminden kaynaklandığını görebilmeyi engeller. Baltaş, bilişsel davranış terapisinin kurucusu olan Dr.A.Ellis’in geliştirdiği A-B-C modeli üzerinde düşünceler, duygular ve davranış arasındaki ilişkiyi açıklamıştır. A-B-C modeline göre; A: Olay, B: Yorum ve yaklaşım biçimi, C : Duygu ve davranış’dır. Birçok A noktasındaki olayın doğrudan C noktasındaki duygu ve düşünceye yol açtığına inanır. Ancak A ve C noktaları arasında yorum ve yaklaşım biçimimiz vardır. Düşünce ve davranışı esas etkileyen bu yorum ve yaklaşım biçimidir. A : Olay (Öğrencinin ödevini yapmaması sonucu öğretmenin öğrenciyi eleştirmesi) B : Yorum ve yaklaşım biçimi (“Ödevlerimi zamanında bitirmeliydim.Bunun gibi olaylar birikirse öğretmenimle aram bozulur. Böyle gecikmeler sınava hazırlanmamı da güçleştirir.) C : Duygu ve davranış (Öğrencinin problemin nereden kaynaklandığını bilmesi “daha iyisini yapabilirim.” yaklaşımının korunması.) Öğrenci olayı B’deki gibi yorumlarsa sebepleri fark edecektir ve benzeri bir olay tekrarlanmayacaktır. Ayrıca öğretmeniyle ilişkisi gelişecek ve sınavlara daha kolay hazırlanabilecektir. Olayı değerlendirme biçimi kişiyi gerilime sokar. Çoğunlukla da stresi ve sınav kaygısını yaratan doğru ve akılcı olmayan düşünce biçimidir (Cüceloğlu, 1998). Yeterli Benlik Kuramı Bandura ve meslektaşları (Adams, Hardy ve Howells, 1980) bireyin kendisiyle ilgili düşüncelerinin onun davranışlarını nasıl etkilediğiyle ilgili geliştirdikleri bu kurama göre, herhangi bir durumda birey o durumun gereklerini yerine getirmekte kendini yetersiz görürse, korku ve kaygı içine girer. Birey, içinde bulunduğu durumun gereklerini yerine getirmekte yeterli yetenek ve becerilere sahip olduğuna inanırsa, herhangi bir korku ve kaygı geliştirmez. Araştırmacıların vurguladıkları nokta, kendine güvenen ve yeterli beceri, yeteneğe sahip olduğunu düşünen bireyin, enerjisini kaygı ve korkuya harcamayacağı için, içinde bulunduğu durumda başarılı olacağıdır Spielberger’in İki Faktörlü Kaygı Kuramı 1958 Yılında Cattell ve Scheier kaygı ile ilgili araştırmalar yaparak “Durumluk Kaygı ve Sürekli Kaygı” adını verdikleri iki kaygı türü belirlemişlerdir. Spielberger (1966) kaygı ile ilgili bu çalışmaların ardından Cattell ve Freud’dan etkilenerek yeni bir sentez oluşturmuş “İki Faktörlü Kaygı Kuramı”nı geliştirmiştir. Bu kaygı türlerinin ölçülmesi de Spielberger ve arkadaşlarının (1970) Durumluk ve Sürekli Kaygı Envanteriyle yapılmaktadır (Akt.: Öner & Lecompte, 1985). Sürekli Kaygı (A-Trait), kişinin öz değerlerinin tehdit edildiğini sanması veya içinde bulunduğu durumları stresli olarak yorumlaması sonucu kişinin duyduğu kaygıdır.Birey tarafından nötr durumlar tehlikeli ve özünü tehdit edici olarak algılandığı için hoşnutsuzluk ve mutsuzluk duygusu oluşur. Sürekli kaygı nevrotik kaygı olarak da isimlendirilir (Kulaksızoğlu, 1999). Bu tür kaygı seviyesi yüksek olan kişiler kolaylıkla incinirler ve karamsarlığa kapılırlar. Durumluk kaygıyı da diğer insanlardan daha sık ve yoğun bir şekilde yaşarlar. Ayrıca kaygı yaşantısına yatkınlardır. Durumluk Kaygı (A-State), Kişinin belirli bir uyarıcı ve durumu, potansiyel olarak kendisi için zararlı, tehlikeli ve tehdit edici olarak algılandığında hissettiği subjektif korkudur ve genellikle geçici olmakla birlikte yaşanılan duruma özgü olarak ortaya çıkmaktadır. Durumluk kaygı sırasında terleme, sararma, titreme, bulantı, kızarma, kalp atışlarında artma gibi fizyolojik değişimlerle birlikte huzursuzluk, sinirlilik gibi psikolojik değişimlerde oluşmaktadır. Durumluk kaygı, karmaşık ve kendine özgü bir heyecan durumu veya reaksiyonudur. Sınav kaygısı, ameliyat öncesi yaşanan kaygı, örnek olarak verilebilinir. Kaygı yaratan faktör olduğu zaman durumluk kaygı seviyesinde yükselme, ortadan kalktığı zaman ise düşme olur (Öner & Lecompte, 1985). Kaygının Belirtileri Kaygının Fizyolojik Belirtileri Kaygının derecesi ve başarmak istenilen görevin zorluk derecesi kaygının yararlı ya da zararlı olduğunu belirler. Oldukça karmaşık bilişsel işlemleri içeren bir görevi başarma durumunda, kaygının zararlı olduğu saptanmıştır. Belirli nesneleri önceden belirlenmiş gruplara seçtirme gibi basit bir işlemi gerektiren durumlarda orta derecedeki kaygı, göreve daha erken başlamada ve daha erken bitirmede yararlı bulunmuştur. Kaygı sırasında salgılanan adrenalin de bunu sağlar. Çünkü adrenalin miktarının uyarıcı etkisi ve dikkati odaklamada önemli rolü vardır. Aşırı kaygı durumunda salgılanan yoğun adrenalin ise bilgi transferini engeller, birtakım fiziksel belirtilerin ortaya çıkmasına ve paniğe sebep olur. Kişinin de farkında olabildiği bu belirtiler şunlardır : • Adale spazmı • İştah kaybı • Mide ağrıları • Uyku düzeninin bozulması • Kalp vurum sayısının artması • Kalp çarpıntısı • Baş ağrısı • Bağırsak hareketlerinde değişiklik (ishal-kabızlık) • Nefes alıp vermede düzensizlik • Nefes darlığı • Terleme • Titreme • Bulantı • Kilo kaybı • Yorgunluk, halsizlik • Dilin damağın kuruması • El ve ayak parmaklarının soğukluğu • Cilt deri sorunları (Rengin soluklaşması vb.) Kaygının Psikolojik Belirtileri • Huzursuzluk • Umutsuzluk • Tedirginlik • Öfke-kızgınlık • Endişe • Korku • Mutsuzluk • Çaresiz hissetme • Durgunluk, ilgisizlik, isteksizlik • Nedensiz olarak ağlama isteği veya kolayca ağlama eğilimi • Yalnızlık hissi • Kendine güvenememe • Ruh halinde değişkenlik • Gerginlik ve/veya sinirlilik hali • Karar vermede güçlük Kaygının Zihinsel Belirtileri • Aşırı uyanıklık hali • Olumsuz yorumları içeren inanç ve düşünceler • Unutkanlık • Düşünceleri organize etmede güçlük çekme • Konsantrasyon bozuklukları Kaygının Davranışsal Belirtileri • Kişinin sakin bir şekilde oturmasını ve dinlenmesini engelleyen aşırı psikolojik enerji sonucu hareketlilik. • Kaçma davranışı (Örneğin, öğrencinin sınavı yarıda bırakıp çıkması) • Kaçınma davranışı (Örneğin, öğrencinin sınava girmemesi) • Pasif-agresif savunma yapılanmaları gibi kişinin performansını ve uyumunu engelleyici davranış biçimleri gelişir (Sabah Gazetesi, Makale, 15.Haziran. 2006). Sınav kaygısı sınavın ilk 30-40 dakikası içinde yoğun olarak yaşanır ve sınavın sonuna doğru bu belirtiler gittikçe azalmaktadır. Kaygı ve Öğrenme Öğrenme, tekrarlayarak veya bir yaşantı sonucu davranışta ve bilgi düzeyinde meydana gelen oldukça devamlı bir değişiklik olup beyindeki sinir hücreleri arasında kurulan protein zinciriyle meydana gelir. Öğrenmenin gerçekleşmesinde yaş, zeka gibi bireysel özelliklerin yanı sıra öğrenilecek malzemenin özellikleri, öğrenme ortamı gibi faktörlerde etkilidir. Öğrenilen malzeme basit ve kolaysa, yüksek kaygı derecesi bunun çabuk öğrenilmesine yol açar. Öğrenilen malzeme karmaşık ve zorsa, o zaman yüksek kaygı öğrenmeyi zorlaştırır. Kaygı düzeyi daha düşük olanların başarısı yükselir. Kaygı ve öğrenme arasındaki ilişki, güdülenme ve başarı arasındaki ilişkiye benzer. İlgi duyulan bir konuyu öğrenmekte güçlük çekilebileceği gibi konu ne kadar ilgi çekiciyse o kadar çalışmaya motive olup başarı arttırılabilinir. “Matematik dersini çalışırken daha iyi öğreniyorum çünkü matematik dersini seviyorum.”, “Fen öğretmenimi çok seviyorum, bu yüzden fen dersini daha zevkle çalışıyorum.” gibi. Düşünsel, davranışsal ve fizyolojik düzeyde yoğun yaşanan kaygı öğrencinin dikkatini çalıştığı konuya vermesini engeller, öğrenmeyi güçleştirir. Sınava da aynı kaygı taşınır. Öğrenci hiçbir şey bilmediği hissine kapılır, akademik performansının altında bir başarı gösterir. Yapılan araştırmalar beyinde katekolamin (stres sırasında salgılanan nörotransmitter) miktarındaki artışın hatırda tutulan miktarı artırdığını ve yakın bilgilerin hatırlanmasını düzenlediğini ve hafıza depolanmasını olumlu yönde etkilediğini ortaya koymuştur. Bu sonuç öğrenme için belirli bir düzeyde stresin yol açtığı kaygıya ihtiyaç olduğunu, herhangi bir kaygı olmadan da öğrenmenin zor olduğunu göstermektedir. Ancak kaygının çok düşük ve yüksek olduğu hallerde, öğrenme verimli olmamaktadır. Öğrenme için orta düzeyde bir kaygıya ihtiyaç vardır. Orta düzeyde yaşanan kaygıda kişinin performansı artar ve en yüksek düzeyde öğrenme gerçekleşir. Ayrıca kişi sakindir,kendine güveni vardır, hızlı ve kolay karar verir. Yüksek kaygı sırasında ise beden kimyasında meydana gelen değişiklikler, beyinde öğrenme için gerekli olan protein zincirlerinin oluşumunu engeller. Akıl yürütme ve soyut düşünme yönündeki zihinsel faaliyeti bozar. Bu sebeple yüksek sınav kaygısı öğrenci başarısızlığına yol açan en önemli faktörlerden biridir. Sınav Kaygısının Sonuçları Sınav durumuna bağlı olarak ortaya çıkan gerilim ve kaygı, ergenlerde sıklıkla az veya çok patolojik reaksiyonları ortaya çıkarmakta ya da bu bozuklukların ortaya çıkışını kolaylaştırıcı ek bir faktör olarak rol oynamaktadırlar. Sınav kaygısı : • Özgüven eksikliği, • Depresyon, • Somatizasyon, • Uyku ve yeme bozuklukları, • Tikler, • Obsesif-kompulsif bozukluklar vb. neden olabilir. Sınav Kaygısı ile Başa Çıkma Yolları Sınav kaygısını azaltmak için iki türlü çalışma yapılabilinir: Zihinsel ve bedensel uygulamalar. A) Zihinsel Uygulamalar: Sınavla ilgili düşünce biçiminin olumlu olarak düzenlenmesi, sınavın bilgilerin değerlendirildiği ve tecrübe kazandıran bir araç olduğunun vurgulanması, öğrencinin ders çalışma sistemini yeniden düzenlemesi ve verimli çalışmasının sağlanması, geçmişteki başarıların üzerinde durulması, “başarı” kavramının değişken bir kavram olduğunun bilinmesi ve tek bir seçeneğe indirgenmemesi, girilecek sınavın ne tipte bir sınav olduğunun öğrenilmesi ve kaygıdan kaçmak yerine kaygıyı gözetirken kişinin kendini tanıması gibi çalışmaları kapsar. Ayrıca sınavlara tekrar tekrar girerek sınav tecrübelerinin arttırılması ve öğrencinin özgüveninin kazandırılması sınav kaygısını azaltmaya katkıda bulunan diğer önemli unsurlardır. B) Bedensel Uygulamalar: Progresif gevşeme tekniği,doğru ve derin nefes almanın öğrenilmesi, relaksasyon egzersizleri, otojenik eğitim, meditasyon, biyolojik geribildirim, yoga, otohipnoz tekniği bireyler tarafından kullanılan yöntemlerden bazılarıdır. Bunlarla birlikte düzenli uyku saatleri, yeterli ve dengeli bir beslenme programı da önerilmektedir. Baltaş ve Baltaş, sınav kaygısıyla başa çıkmak için davranış düzeyindeki düzenleme ve çabaları da uygulamalara dahil etmişlerdir. Davranışçı tekniklerde davranış biçiminin değiştirilip güvenli davranış biçiminin kazanılması yer almaktadır. Sınav kaygısını azaltmada aileye de düşen sorumluluklar vardır. Öncelikle aileler çocuklarını iyi tanımalılar ve her çocuğun ayrı bir kişilik olduğunu bilmelilerdir. Anne, baba olarak çocuğun kişilik yapısına uygun tutumlar geliştirmelilerdir. Ailenin sevgi ve takdirinin başarıya dayanmadığı öğrenciye hissettirilmeli ve aile öğrencinin sorumluluklarını üstlenmekten kaçınmalıdır. Aileler sınav kaygısı konusunda profesyonel bir yardım da alabilirler. Özgüven Özgüven, bireyin kendisine yönelik iyi, olumlu duygular geliştirmesi sonucu kendini iyi hissetmesidir. Bu iyi hissetme sonucunda kendisiyle ve çevresindeki kişilerle barışık olması demektir. Özgüven “yüreklilik, cesaret” olarak tanımlanır. Türkçe sözlük anlamı ise, ”kişinin kendine güvenme duygusu (self confidence)”dur. Kugle (1983)’ a göre kişiliği oluşturan kavramlardan biri olan özgüven kişinin kendisini değerlendirmesi ve kendisinden memnun olup olmaması sonucu oluşan öznel bir olgudur. Koşullara, konuma, gelişmelere göre değişebilir. Yüksek-düşük özgüven şeklinde olumlu veya olumsuz olabilir. Kişinin yüksek veya düşük özgüvenli oluşu, kişinin davranış ve hislerini farklı yönlerde etkiler. Bireyin özgüveninin oluşmasında temel rol oynayan benlik kavramı; bireyin ne olduğunu, ideal benlik; olmayı istediği ben’ini, özsaygısı ise; bireyin ne olduğu ile ne olmak istediği arasındaki farka ilişkin duygularını gösterir . Bireyler benlik kavramları doğrultusunda davrandıklarında, kendilerini güvenli ve yeterli hissederler. Davranışları, kendilerini değerlendirmelerinden, kendilerine verdikleri rolden farklı olduğunda ve bireyler istediklerinin dışında davranmaya zorlandıklarında kendilerine olan güvenleri zedelenir. Lindenfield’e göre Özgüven; iç güven ve dış güven olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. İç güven; bireyin kendisinden memnun ve kendisiyle barışık olduğuna dair duygu ve düşünceleridir. İç güveni oluşturan unsurlar kendini sevme, kendini tanıma, belirgin hedefler koyma ve olumlu düşünme’dir. Kendini tanımak kendini sevmekle başlar. Kendini seven kişiler kendilerine güven duyarlar ve kendileriyle barışıktırlar. Kendilerine güvenli kişilerin ise her zaman belli hedefleri vardır. Dış güven ise; bireyin çevresine kendisinden hoşnut ve emin olduğuna dair göstermiş olduğu tavır ve davranışlarıdır. Dış güveni oluşturan unsurlar iletişim ve duygularını kontrol edebilmedir. Özgüvenin Oluşumu Çocuğun psikososyal gelişim evrelerinde doğumla başlayan ve bir yaşına kadar devam eden dönem “temel güven duygusunun” oluştuğu dönem olarak gösterilir. Bu dönemde verilen sevginin ve ilginin tutarlı, yeterli ve devamlı olması özgüvenin oluşmasında önemli rol oynar. Özellikle bebeğin annesine veya ona bakan kişiye güvenmesi çok önemlidir çocukların bebeklik döneminde annesi veya onun yerini alan kişi ile oluşturduğu güvenli bağlılık duygusunun olumlu benlik anlayışı geliştirmesini, çevreyi araştırıp değerlendirmesini ve kendini yeterli görmesini sağlayacağını belirtmektedir. Çocuğun kendine ait farkındalık düzeyi üç yaşına kadar yeterince gelişmemiş olduğundan, kendisiyle ilgili algısında, anne-babanın ve çevresindeki kişilerin tutumları etkendir. İhtiyaçlarının uygun biçimde karşılanması sonucu çocuk, kendi benliğini değerli bir varlık olarak algılar. Çevresini de değer veren, güvenilir bir çevre olarak değerlendirir. Böylelikle güven duygusunun temeli atılmış olur. İki yaşından itibaren çocuk, çevresini keşfetmek ve çevre üzerinde denetim gücü kazanmak amacıyla her şeye karşı derin bir soruşturma ve öğrenme eğilimi gösterir. Sorduğu sorular karşısında çocuğun çevresinden alacağı tepkiler özgüven gelişimi için önemli bir unsurdur. Üç-altı yaş arasındaki oyun döneminde ise çocuğun en büyük uğraşı oyundur. Oyun çocuğun özgürlük ve yaratıcılık ortamı aynı zamanda arkadaşlık ilişkilerini başlatıp geliştirdiği ortamdır. Toplu oyunlarda çocuklar kendilerini oynadıkları gibi başka kişileri de oynarlar. Yani toplumsal ilişkileri de öğrenirler. Bu nedenle bu dönemde sevgiden sonra gelen en önemli gereksinim, oyun ve oyunun sağladığı arkadaşlık ilişkileridir. Arkadaşlık ilişkisine bu dönemde olanak verilmeyen çocuklar ileriki yıllarda çekingen ve güvensiz olurlar. Oyun döneminin sonuna doğru çocuğun kendi kendini denetleme ve yönetme becerisi gelişir. Çocuk, güven duygusu gelişmesi ve olgunlaşmaya başlamasıyla beklemeyi, tepkilerini dizginlemeyi ve önündeki engelleri aşmayı öğrenir. Özgüven Kavramına Yönelik Görüşler Erikson, normal gelişimi sekiz evre halinde ele almış, her evrede benliğin karşılaştığı bir olumlu benlik, bir de bunun karşıtını belirtmiştir. Bu evreler: Bebeklik, küçük çocukluk, ilk çocukluk, orta çocukluk, ergenlik, genç yetişkinlik, orta yetişkinlik ve ileri yetişkinliktir. Erikson’a göre bebeklik; doğumdan ortalama birinci yaş sonuna kadar devam eden temel güven duygusunun geliştiği bir evredir. Çocuk, doğduğu andan itibaren, içinde bulunduğu toplumla karşılıklı bir alışveriş içine girmiştir. İlişki kurduğu en önemli kişi anne veya anne yerine geçen insandır. Bu dönemde bebeğin biyolojik gereksinimleri doyurulunca örneğin beslenince vb. haz, karşılanmayınca acı duyar. Yani alıcı yapısına karşı annenin verici olabilmesi, karşılıklı işleyen bir bütünü oluşturur. Bebek için anne ile dengeli bir beraberlik sağlanırsa bebekte “iyi olma”, “kendini iyi hissetme” duygusu gelişebilir. Çünkü O’nu anlayan, seven ve rahatlatan bir varlık var demektir. Bu varlıkla düzenli ve tutarlı bir alma-verme ilişkisi ve bu ilişkiyi sağlayanın değişmeyen (aynı) kişi olması sonucu bebekte güven duygusu gelişir. Erikson’a göre anne-çocuk ilişkisindeki bu süreklilik, tutarlılık ve aynılık çocukta temel güven duygusunun özünü oluşturur. Böylece çocuk önce kendisini seven, koruyan anneye güvenir, sonra kendini annenin sevgi ve güvenine değer bulur. Yani kendisine güvenmeye başlar. Artık çocuk benliğinde sağlıklı bir kişiliğin gelişmesi için gerekli olan temel güven duygusu gelişmektedir. Bu çocuğun kendine ve dış dünyaya güvenebilmesi demektir. Anneyle veya anne yerine geçen kişiyle ilişkinin sağlıklı veya sağlıksız kurulmasına göre, bebeğin temel güven duygusu da sağlıklı veya sağlıksız gelişir. Çünkü bu dönemde elde edilen güven duygusunun niceliği, bebeğe verilen besinlerin ya da sevgi gösterilerinin niceliğine değil, daha çok anne-çocuk ilişkisinin niteliğine bağlıdır. Ve çocukluğunda temel güven duygusu sağlıklı gelişen insan ileriki yıllarda da hem kendine güvenir, böylece karşılaştığı güçlüklerle başa çıkabilecek yetenekte olduğu inancındadır; hem dış dünyaya güvenir, çevresi tarafından terk edilecekmiş gibi her an tetikte hissetmeden kendini güvenilir bulur. Bu güvenli kişiler ileriki yaşamlarında genellikle alışkanlıklara ve kuşkulara daha az kapılırlar, kendilerini yeterli bulur ve gelecek konusunda iyimserlik duygusu taşırlar. Sever ve sevilirler. Temel güven duygusu olumlu ve sağlıklı gelişmeyen kişilerde ise ileriki yıllarda şizoid ya da depressif türde içe kapanma görülebilir, alkol veya uyuşturucu madde alışkanlığı daha kolay gelişebilir. Bu kişiler daha şüpheci ve alıngandırlar. Erikson bu evredeki gereksinmelerin karşılanmaması durumunda çocuğun diğer evrelere geçemeyebileceğini belirtmiştir. A.Adler’e göre, çocuğun erişkinlerin oluşturduğu bir çevre içinde dünyaya gözlerini açması, kendisini küçük, güçsüz, eksikliklerle dolu ve yetersiz bulmaya iter. Bu güçsüz durumdan çıkıp hedeflerine varma başarısı veya başarısızlığı, özgüven oluşumunu olumlu veya olumsuz etkiler. Anne ve babanın çocuğun bu çabasına destek olmaları çok önemlidir. Bu desteği bulamayan çocuklar veya anne-babanın aşırı koruyucu tutumu özgüveni zedeleyebilir. S.Freud, özgüven kavramı yerine genellikle kendinden nefret etme,kendini mahkum etme gibi güçlü duyguları incelemiştir. Sullivan’a göre, birey özgüvenini kaybetmemek için sürekli uğraş verir. Özgüveni yitirmek kaygıya dönüşebilen bir huzursuzluğa neden olabilir. Sullivan’ın özgüven oluşumunu insanlar arası ilişkilere bağlaması, ebeveyn ve kardeşlerin özgüven oluşumundaki rollerini vurgulaması ve özgüvenin gelişmesini sağlayan yöntemlere ağırlık vermesi özgüven konusundaki katkılarıdır. S.Coopersmith, özgüveni kişinin tavır ve davranışlarını belirleyen, kendi hakkındaki değerlemeler olarak tanımlar. Yaptığı araştırmalar sonucunda çocuğun anne ve babası tarafından kabul edilmesinin, çocuğun kendisine tutarlı ve iyi tanımlanmış özgürlük sınırlarının uygulanmasının, çocuğa insiyatif kullanma olanağı sağlanmasının, çocuğun yüksek özgüvenli yetişmesinin üç temel koşulu olduğunu saptamıştır. Rosenberg, özellikle ergenlik çağındaki kişilerde yüksek özgüvenin oluşmasına neden olan etkenleri araştırmış, yaptığı ölçümlerle sosyal çevrenin ve aile ortamının da önemi vurgulanarak ergenlik döneminin değişik yaşlarının özgüvende oluşturduğu farklılaşmaları belirlemiştir. E.Fromm’a göre, her şeyi sevmenin ön koşulu, kişinin kendisini sevmesidir. Kendini sevmek ve özgüven kavramları eş anlamlı olup sevebilme, güvenme, yaratıcılık ve kendini ifade edebilme özellikleri, özgüvenin yansımalarıdır. Bu özellikler kabul edilme, ilgi, ifade özgürlüğü gibi toplumsal olguların bir ürünüdür ve ilk oluşumları aile içi ilişkilerden kaynaklanır. Kişinin kendini sevmemesi, özgüvenden yoksun olması, başkalarına karşı güvensiz ve düşmanca bir davranışa yol açar. K.Horney, çaresizlik ve yalnızlık hislerini oluşturan nedenleri araştırır, ”Temel kaygı” (basic anxiety) adını verdiği bu hislerin mutsuzluğa, kişisel etkinliğin ve verimin azalmasına yol açtığına inanır. Horney’e göre kaygıyı doğuran nedenler; kişinin baskı altında olması, takdir edilmemesi, horlanması, ilgi ve saygı görmemesi gibi çevresel davranışlardır. Bu tavırlar ise ebeveyn ile çocuk arasındaki uyumsuz bir ilişkinin simgesidir. Çocuk, çevresindeki dünyayı kendisine düşman gibi hissederse, ”Temel kaygı”nın içine düşer. Horney’e göre bu his, güvenlik hissinden yoksun olmanın bir sonucudur. Güvenlik hissi,özgüven kavramı ile bağlantılıdır. C. H. Cooley, gelişim teorisi içinde benlik ve özgüven kavramlarını incelemiş ancak bu kavramları ayrıntısıyla ele almamıştır. Anne ve babanın çocuğun çevresindeki en önemli kişiler olması nedeniyle, ilgili, saygılı, kabul edici ve onaylayıcı tutumlarının çocuğun yüksek özgüvenli gelişmesindeki önemli katkısını belirtmiştir. W.James, insan davranışının anlaşılabilmesinde özgüven kavramının önemini vurgulayarak özgüvenin oluşumundaki etkenlere yönelik genel öneriler ortaya atar. James; Hedefe varmaktaki başarı / Varılmak istenen hedef = Özgüven şeklinde bir denklemle ifade eder. Bu denklem, bireyin hedeflediği başarıya ulaşma oranının yüksek veya düşük özgüveni oluşturacağını belirtir. Maslow, insanın temel ihtiyaçlarını sıralamış ve tabandan tepeye doğru bir piramit oluşturmuştur. İlk önce doyuma ulaştırılması gereken temel ihtiyaçlar sırasıyla;fizyolojik ihtiyaçlar, güven ihtiyacı, sevgi ve ait olma ihtiyacı, değer-saygı ihtiyacı ve kendini gerçekleştirme ihtiyacıdır. Bu sistem içinde kendini değerlendirme ihtiyaçlarının tatmini bireyin kendine güvenmesini (özgüvenini), kendini değerligüçlü-yeterli ve gerekli bir kişi olarak hissetmesini sağlayacaktır. Özgüvenin Oluşumunu ve Gelişimini Etkileyen Faktörler 1. Ana-Baba Tutumları: Çocukta güven duygusunun oluşması ve gelişmesi, ailenin eğitim anlayışına, tutumuna ve disiplinine bağlıdır. Çocuk davranışını bu tutumlara ve davranışlara göre ayarlar. Anne ve babanın çocuklarına yönelik tutumlarını etkileyen başlıca faktörler arasında, anne-babanın beklentilerine uygun çocuğa sahip olup olmamaları, çocuklarının sayı, cinsiyet ve karakteristik özelliklerinden memnun olup olmamaları bulunabilir. Ancak anne ve babanın çocukluk yıllarındaki kendi anne babasıyla olan deneyimleri, şimdiki tutumlarında etkili olabilmektedir. Eşlerin kendi aralarında iletişimlerinin sağlıklı olup olmaması da çocuklarına yöneltecekleri tutumlarını etkileyen bir diğer etkendir. Anne ve babanın özgüveni olan bir çocuğa sahip olabilmeleri için önce kendilerine, sonra birbirlerine, ardından da çocuklarına güvenmeleri gerekir. Betthelheim’e göre kendisine saygısı olan bir anne-baba, çocuğundan katı biçimde saygı bekleyerek kendi güven duygusunu destekleme ihtiyacı duymaz. Eğer kendine güveni varsa,çocuk kendine saygı göstermediği zamanda çocuğunu kabul edecek ve kendi otoritesini tehdit altında hissetmeyecektir. Özgüveni düşük ve orta düzeyde olan anne-babanın, çocuklarının özgüveni de aynı düzeyde olur. Özgüveni zayıf olan anne ve babalar kendilerini ihmal eden, ya kendinden ya da başkalarından aşırı talepleri olan kişilerdir. Özgüveni orta düzeyde olan anne ve babalar, başarıya ve başkalarının onayına fazlasıyla bağımlıdırlar. Özgüveni yüksek anne-babalar ise hem kendilerini hem de başkalarını tam anlamıyla kabul etmiş kişilerdir (Humphreys, 2001; Akt.: Ekşi, 1990). Eşler arasındaki güvensizlik de çocuğa olumsuz yansır. Çocuk bu şekilde güvensiz bir ortamda büyümenin verdiği endişe ve kaygılarla, anne-babasına karşı güvensizlik duyguları besler. Özgüvenini geliştiremez. Bu duygudan yoksun olan çocuk ileriki yıllarda çekingen ve kararsız olur, kendine ve çevresine güven duymaz. Anne-babanın çocuklarına yönelik tutumlarının özgüven kavramı üzerindeki etkileri şu şekildedir: Aşırı koruyucu ve müdahaleci tutum : Anne-babanın aşırı koruması, çocuğa aşırı kontrol ve özen göstermesi anlamına gelir. Anne ve baba müdahelecidir ve buna hakkı olduklarını savunurlar (Yavuzer, 1990). Çocuğun, yapabileceği işlerden koruyarak büyütülüp kendisine her şeyin hazır olarak sunulmasına alıştırılması sonucunda, çocuk ilerde diğer kimselere aşırı bağımlı, özgüveni zayıf, girişimci olamayan, pasif, duygusal kırıklıkları olan, sorumluluk almaktan çekinen, kendi yapması geren işleri başkalarının yapmasını bekleyen biri olabilir. Aşırı koruyuculuk, genellikle kadınlarda görülür ve bu kadınların ortak özelliği, “Hayatta hiçbir şeye ve kimseye güvenmemeleri”dir. Çevreye ve yaşama güvenmemenin ardındaki gerçek ise, kendine olan güvensizliktir. Bu kişiler, kendi davranış bozukluklarını çocuklarına da yansıtarak olumsuz bir model olurlar (Öz, 1997). Tutarsız ana-baba tutumu : Çocuk gelişiminde disiplinin dengeli ve tutarlı olması çok önemlidir. Anne veya babadan birinin çok kısıtlayıcı, diğerinin çok hoşgörülü olması gibi, anne veya babanın, bir konuda önce çok sınırlayıcı olup bir süre sonra hoşgörülü olması da çocuklarda davranış bozukluklarına yol açar. Aşırı baskıcı ve otoriter tutum : Anne veya babadan birinin ya da her ikisinin baskısı altında kalan ve onların karşısında korkan çocuk, çekingen, başkalarının etkisinde kolay kalabilen, özgüveni düşük, aşırı hassas bir kişilik yapısına sahip olabilir. Bu tutumla yaklaşan ebeveynlerin eğitiminde ceza ön plandadır.Dayak veya korkutma yöntemleri kullanılır. Böyle bir aile ortamında çocuğun benliğinle ilgili olumsuz yargılarının ve kendine güvensizliğinin olduğu, yapabileceği işlere yapamayacağı şeklinde olumsuz düşünüp girişmemesi, kendini diğer insanlara ifade etmekte çekingen davranması gibi olumsuz davranış kalıpları görülür. Eşitlikçi-Demokratik tutum : Bu tutumu gösteren ebeveynin hoşgörü ve sevgi göstermesi temel davranışlarındandır. Bu şekilde yetiştirilen çocuklar temel güven duyguları gelişmiş, girişimci, sorumluluk alabilen, kendini gerçekleştirmeye istekli, fikirlerini serbestçe ifade edebilen ve sosyal bireylerdir. Çünkü anne ve baba tarafından duygularını ve düşüncelerini ifade ederlerken dinlenirler. Dinlemenin temelinde sevgi, saygı ve karşıdakini kabullenme vardır. Çocuğun, dinlendiğini fark etmesi, onun kendine olan güveninin artmasında önemli bir etkendir. Demokratik ebeveynler tarafından yetiştirilen ve kendilerine güveni olan çocuklar ve ergenler herhangi bir grup tarafından idare edilmeye ihtiyaç duymazlar. Çünkü bu şekilde yetiştirilen bireyler uygun kararları alabilmek için gerekli olan becerileri daha önceki dönemlerde kazanırlar. Anne veya babanın çocuklarından birini açıkça yeğlediği bir tutumda, ikinci planda kalan çocuğun kıskançlık, güvensizlik ve değersizlik duyguları yaşamasına neden olur. Annenin pasif olduğu aile sisteminde de hem erkek çocuğu kadın kimliği konusunda, hem de kız çocuğu kişilik ve özgüven konusunda olumsuz yönde etkiler. Çocuğun hem ailesine hem de kendine güven duyması çok önemlidir. Çocuğun kendine güven duyması ve doğru davranışı özgürce seçebilmesi için, kendi başına bazı işler başarması, bu başarısı ile kendisini kanıtlaması gerekir. Bu başarısı nedeniyle ebeveyninden “olumlu geri bildirim” alan çocuğun aile ile iletişimi olumlu etkilenir, çabası artarak sürer ve özgüveni pekişir. Dengeli, duygusal ve toplumsal etkileşimin güçlü olduğu, yeterli güven ve sevgi içinde barındıran bir aile ortamının çocuğun psiko-sosyal gelişimine önemli etkilerde bulunduğu saptanmıştır. Bu tür aile ortamlarında, aile bireylerinin kendilerine düşen sorumlulukların bilincinde olması ve çocuğa bağımsızlık için yeterli olanakların hazırlanması, çocuğun sağlam bir kişilik yapısına sahip olmasını sağlar. Her ailenin işleyişi değişiktir. Bu sistemde temel olarak anne ve babanın, çocuğunu bağımsız bir birey olarak kabul etmesi, çocuğa sevgi ile yaklaşması, yeterli düzeyde destek sağlaması ve sorumluluk vermesi gereklidir. Çünkü kişiliğin gelişimi ve karakterin oluşumundaki temel özdeşim modelleri anne ve babadır. Çocuk, geleceğini belirleyen ilk ve en önemli etkileri ana-babasından almaktadır. Hem anne hem baba, çocuğu farklı şekillerde etkilerler. Bu nedenle her ikisinin gelişimdeki rolü, birbirini tamamlar ve destekler niteliktedir. Yazar: Ali ÇAPUTÇU
- Hayattan Keyif Alamıyorum!
Hayattan keyif alamamak, günümüzde birçok insanın karşılaştığı yaygın bir durumdur ve bu durum birçok farklı psikolojik faktörden etkilenebilir. Günün stresi, ilişki sorunları, iş baskısı, mobbing, boşanma, okul başarısızlığı, vize ve final haftası, sevgiliden ayrılmak, öz saygının yok olması, öz güvenin yok olması, aileden birisinin vefatı sonrası yaşanılan üzüntü, duygusal travmalar ve depresyon gibi pek çok etken, insanların hayattan zevk almasını engelleyebilir. Hayattan keyif alamadığımız durumlarda kendimizi daha derinlemesine anlamak ve bu zorlukla başa çıkmak için kullanılabilecek bazı psikolojik stratejiler mevcuttur. Hayattan keyif alamamak, genellikle kişinin yaşadığı duygusal boşluk, motivasyon eksikliği ve umutsuzluk gibi belirtilerle kendini gösterir. Günümüzün hızlı tempolu yaşam tarzı ve sürekli artan beklentiler, insanların duygusal ve zihinsel sağlığı üzerinde baskı oluşturabilir, bu durum da hayattan keyif almayı zorlaştırabilir. Her insanın hayat deneyimi birbirinden farklıdır. Ancak sağlıklı başa çıkma stratejileri genellikle herkes için faydalı olabilir. Psikoterapi, psikolojik sağlık uygulamaları, yaşam tarzı değişiklikleri ve destek grupları gibi çözümler hayattan keyif alamama durumunu yönetmeye yardımcı olabilir. Ayrıca duygularımızı anlamak ve kabul etmek, sosyal bağlantıları güçlendirmek ve kendi kişisel gelişimimize odaklanmak da önemli adımlar olabilmektedir. Hayattan Neden Keyif Alamıyorum? Hayattan keyif alamama durumu, biraz önce de bahsettiğimiz gibi birçok farklı nedenle ilişkilendirilebilir. Bunlar arasında depresyon, anksiyete, travmatik deneyimler, ilişki problemleri, iş stresi, düşük özsaygı ve yetersiz sosyal destek, akran zorbalığı, sağlıksız beslenme, işten ayrılma, kovulma, aile birliğinin yıkılması gibi faktörler bulunabilir. Ayrıca, yaşamda anlam ve amaç eksikliği de hayattan keyif alamama hissine kapılmanıza neden olabilir. Hayattan Keyif Alamadığımı Nasıl Anlarım? Hayattan keyif alamama durumu, genellikle ilgi kaybı, motivasyon eksikliği, enerji düşüklüğü, sürekli halsizlik, zevk alınan aktivitelerde azalma, sosyal geri çekilme, yataktan kalkmak istememe, iştahın çoğalması veya iştahın azalması, vücut ağrıları, asık yüz ve umutsuzluk gibi belirtilerle kendini gösterir. Bu belirtiler, kişinin günlük yaşamını olumsuz yönde etkileyebilir ve genel yaşam kalitesini düşürebilir. Yine bu belirtiler kişiden kişiye değişiklikler gösterebilir. Çünkü hepimiz birbirimizden farklı bireyleriz ve hayatta farklı yaşam deneyimlerimiz hatta farklı duygularımız, düşünlerimiz var. Bu yüzden bu konuda desteğe ihtiyacı olan birisi için de çözüm yolları yine tekdüze değildir, çeşitlidir. Hayattan Keyif Alamamakla Başa Çıkma Yolları Nelerdir? Profesyonel Destek Almak: Bir psikolog veya psikiyatristten yardım almak, duygusal zorluklarla başa çıkmak için etkili bir yoldur. Bu genel olarak kendiniz için atacağınız en önemli adım olabilir. Çünkü alanında uzman bir terapist sizi tam olarak duygularınızdan yakalayıp belki de hatalı düşünce yapılarınızı değiştirip daha mutlu, pozitif bir birey olmanızda yol arkadaşınız olabilir! Duyguları Kabul Etmek: Duyguları inkar etmek yerine, onları kabul etmek ve anlamaya çalışmak önemlidir. Bu şekilde kendinize yine en büyük yardımlardan birini yapmış olacaksınız. Unutmayın, siz her şeyinizle sizsiniz ve her duygunuz size ait. Düzenli Egzersiz Yapmak: Egzersiz, ruh halini iyileştirmeye ve stresi azaltmaya yardımcı olabilir. Spor yapmak vücutta endorfinlerin, serotoninin ve dopaminin salgılanmasını artırır. Bu kimyasallar mutluluk, duygusal iyilik ve motivasyon duygularının artmasına katkıda bulunur. Aynı zamanda norepinefrin ve BDNF gibi kimyasalların salgılanması da stresle başa çıkma yeteneğini artırır ve beyin sağlığını destekler. Psikolojik Sağlık Uygulamaları : Zihninizi dinlendirmek için öz farkındalık çalışmaları, nefes egzersizleri yaparak duygusal dengeyi sağlamak konusunda kendinize yardımcı olabilirsiniz. Sosyal Destek: Aileniz, arkadaşlarınız ve diğer sosyal çevrenizle bağlantı kurmak size duygusal olarak destek sağlayabilir ve yalnızlık hissini azaltabilir. Onlarla yapacağınız aktiviteler, edeceğiniz sohbetler ve diğer etkinlikler size iyi gelebilir. Bu şekilde hayattan da keyif almaya başlayabilirsiniz.
- İlişkimizi Kurtarabilir miyiz?
Her ilişki, zaman zaman zorluklarla karşılaşır. Ancak ilişkinizdeki zorluklarla yüzleşmek ve onları aşmak, ilişkinizi güçlendirip el ele yolunuza devam etmek için bazen desteğe ihtiyaç duyabilirsiniz. Bu destek özellikle bir uzmandan olduğunda daha sağlam ve kalıcı olmaktadır. Bunun yanında sizlerin çabası da oldukça önemlidir. Biz de sizler için bu çabanıza destek olmasını umduğumuz bazı öneriler derledik. Sorunları Tanımlayın ve onları kabul edin. İlk adım, ilişkinizdeki mevcut sorunları açıkça tanımlamak ve kabul etmektir. İlişkinizdeki problemleri görmezden gelmek veya onları inkar etmek yerine onlarla yüzleşmek ve onları kabul etmek ilişkinizi iyileştirmenin ilk adımı olacaktır. Açık ve dürüst bir iletişim kurun. İletişim, herhangi bir ilişkinin temel taşıdır. Sorunları konuşmak, duyguları ifade etmek ve birbirinizi anlamak için açık ve dürüst bir iletişim kurmak zaman zaman ilişkinizi kurtarmanın anahtarı olabilir. Karşılıklı anlayış ve empati, iletişimi güçlendirebilir. Bunu yaparken ne söylemek istediğinizi ve ne söylediğinizi iyice ölçüp tartmakta yarar var, asla unutmayın. Birlikte çalışma ve ortak hedefler belirleyin. İlişkinizi kurtarmak için birlikte çalışmanız gerekebilir. Birlikte hareket etmek ve ortak hedefler belirlemek, ilişkinizi güçlendirebilir. İkinizin de mutlu olacağı, ilişkinizi daha da ileriye götürecek ortak hedefler belirlemek, ilişkinizi yeniden canlandırabilir. Bunu yaparken çok büyük hedefler ve adımlara ihtiyacınız yok. Siz yeter ki yola çıkacak basit hedefler ile başlayın, gerisi gelecektir. Geçmişi geride bırakmayı öğrenin. Geçmişte yaşanan kavgalar veya yanlış anlamalar, ilişkinizi olumsuz etkileyebilmektedir. Ancak ilişkinizi kurtarmak için geçmişi geride bırakmalı ve geleceğe odaklanmalısınız. Yoksa balçığa saplanan bir arabadan farkınız kalmaz; yerinizde durur kalırsınız. Geçmişte yaşananları unutun ve birlikte yeni bir başlangıç yapmaya odaklanın. Bunun için iki tarafın da istekli olması ve çabalaması gerekmektedir bunu da asla unutmayın. Birbirinize destek olun. İlişkinizi güçlendirmenin bir yolu da birbirinize destek olmaktır. Zor zamanlarında birbirinize destek olmak, ilişkinizi kurtarmanın ve güçlendirmenin önemli bir yoludur. Birbirinize güvenin ve birlikte her türlü zorluğun üstesinden gelmeye çalışın. Aksi halde birbirinizden uzaklaşabilir ve dahası iki kişinin olduğu bir ilişkide yalnız hissedebilir, hissettirebilirsiniz. Değişime açık olun. İlişkiler, zamanla değişebilir ve gelişebilir. İlişkinizi kurtarmak için değişime açık olmalısınız. Hem bireysel olarak hem de birlikte, ilişkinizi daha iyiye götürecek değişikliklere açık olun. Yeniliklere ve gelişmelere açık olmak, ilişkinizi canlandıracaktır. Profesyonel yardım almaktan çekinmeyin. İlişkinizi kurtarmak, zaman alıcı ve zorlu bir süreç olabilir, ancak mümkündür. Bazı durumlarda ilişkinizi kurtarmak için profesyonel yardım almak önemli olabilmektedir. Bir ilişki terapistinden destek almak, ilişkinizi anlamanıza, iletişim becerilerinizi geliştirmenize ve sorunları çözmenize yardımcı olacaktır. Profesyonel yardım almak, ilişkinizi kurtarmanın ve güçlendirmenin etkili bir yoludur. Lütfen ilişkiniz için adım atmaktan çekinmeyin. Sağlıkla ve mutlulukla kalın.














