top of page

Arama Sonuçları

Boş arama ile 238 sonuç bulundu

  • Film Analizi: Don't Worry Darling (Dert Etme Sevgilim)

    Don't Worry Darling (Dert Etme Sevgilim) - (2022) Olivia Wilde'ın yönetmenliğini yaptığı 2022 yapımı Don't Worry Darling , sadece görkemli atmosferiyle değil aynı zamanda zihinleri zorlayan hikayesiyle de izleyiciyi büyüleyen bir psikolojik gerilim filmi. Florence Pugh ve Harry Styles’ın başrollerini paylaştığı yapım, nostaljik bir Amerikan rüyasının arkasına saklanmış modern bir distopyayı gözler önüne seriyor. Ancak bu film sadece güzel görüntülerle dolu değil aynı zamanda toplumsal baskı, bireysel özgürlük ve güç dinamikleri üzerine düşündüren derin bir anlatıya sahip. Victory'nin Mükemmellik Vaadi Filmin merkezinde Victory adında çölün ortasında mükemmelliklerle kurulmuş deneysel bir şirket kasabası yer alıyor. Alice (Florence Pugh) ve Jack (Harry Styles), burada yaşayan mutlu bir çifttir. Kadınlar günlerini alışveriş, yemek pişirme ve sosyal etkinliklerle geçirirken erkekler gizemli ''Zafer Projesi'' için çalışmaktadır. Dışarıdan kusursuz bir düzen gibi görünen bu yaşam tarzı, Alice’in yaşadığı tuhaflıklarla sarsılmaya başlar. Önce rüyalar, sonra anlık sanrılar, ardından ise tüm gerçekliğini sorgulatan bir uyanış… Victory, klasik Amerikan rüyasını andıran bir atmosfer sunarken bu düzenin arkasındaki otoriter yapıyı da gözler önüne seriyor. Görünürde refah içinde yaşayan bireylerin aslında özgür olup olmadıkları büyük bir soru işareti. Alice’in farkındalık kazandıkça yaşadığı dönüşüm, sadece bireysel değil aynı zamanda sistematik bir başkaldırıyı da simgeliyor. Görsel Zenginlik ve Atmosfer Don't Worry Darling  yalnızca hikayesiyle değil aynı zamanda olağanüstü sinematografisiyle de dikkat çekiyor. 1950’lerin pastel tonları, kusursuz simetriye sahip evler ve retro modayla süslenmiş bu dünya, izleyiciye büyüleyici bir sahne sunuyor. Renklerin ve mekanların yarattığı bu estetik, film ilerledikçe giderek daha tehditkar bir hal alıyor. Matthew Libatique’in sinematografisi, nostaljik bir güzelliğin arkasındaki rahatsız edici gerçekliği göstermek konusunda ustalıkla kullanılmış. Victory’nin ilk sahnelerde huzurlu ve sıcak atmosferi, Alice’in gerçeği sorgulamaya başlamasıyla beraber giderek klostrofobik bir hal alıyor. Özellikle su ve cam kullanımı, karakterin zihinsel hapishanesini simgeleyen güçlü metaforlar olarak işlenmiş. Florence Pugh: Alice'in Uyanışı Florence Pugh’un performansı, filmin en büyük taşıyıcı unsurlarından biri. Alice’in ilk başta mutlu ve tatmin olmuş bir kadınken zamanla içindeki kuşkularla nasıl değiştiğini ustalıkla yansıtıyor. Pugh’un yüz ifadeleri ve beden dili onun yalnızca diyaloglarıyla değil, sessiz sahnelerde bile derin bir hikaye anlattığını gösteriyor. Harry Styles ise Jack karakteriyle izleyicilere iki yüzlü bir performans sunuyor. Onu başlangıçta sevgi dolu bir eş olarak izlerken hikayenin ilerleyişiyle gerçek niyetlerini ve Victory’ye olan bağlılığını keşfetmek mümkün oluyor. Chris Pine’ın canlandırdığı Frank karakteri ise otoriter ve manipülatif yapısıyla Victory’nin arkasındaki karanlık aklı temsil ediyor. Pine, minimalist oyunculuğuyla bir sahneye girdiğinde bile izleyiciyi diken üstünde tutmayı başarıyor. Temalar: Bireysel Özgürlük ve Toplumsal Baskı Filmin en güçlü yanlarından biri, işlediği temaların günümüzle olan paralelliği. Victory, kadınların geleneksel cinsiyet rollerine sıkı sıkıya bağlı olduğu bir ütopya olarak tasarlanmış. Kadınlar mutlu ev hanımları, erkekler ise çalışan ve evi geçindiren bireyler… Ancak bu mükemmel düzen, Alice’in gözünden bir kabusa dönüşmeye başlıyor. Victory’nin sunduğu ideal dünya, bireyin özgürlüğünü hiçe sayarak kurulan bir düzenin alegorisi olarak düşünülebilir. Burada mutluluk, bireysel iradeye değil sistemin dayattığı role bağlıdır. Alice’in isyanı, sadece Victory’yi değil aynı zamanda geleneksel toplum yapısını ve kadınların özgürlük arayışını da temsil ediyor. Filmin özellikle feminist alt metinleri, Margaret Atwood’un Damızlık Kızın Öyküsü  gibi distopik eserleri çağrıştırıyor. Kadınların özgürlükleri ellerinden alındığında kusursuz bir toplumun inşa edildiği fikri, gerçek dünyada da tartışılan bir konu. Bu açıdan Don't Worry Darling , yalnızca bir psikolojik gerilim değil aynı zamanda toplumsal bir eleştiri sunuyor. Final: Gerçekliği Görme Filmin finali, izleyiciyi çarpıcı bir gerçekle yüzleştiriyor. Alice, yaşadığı hayatın bir simülasyon olduğunu keşfettiğinde aslında Jack ve diğer erkeklerin bilinçli bir şekilde kadınları bu ideal dünyaya hapsettiğini anlıyoruz. Bu gerçeklik, bir bilim kurgu geriliminden öte toplumun kadınlara biçtiği rollerin nasıl zorla sürdürüldüğüne dair bir metafor niteliğinde. Alice’in kaçış sahnesi, filmin en yoğun ve gerilim dolu anlarından biri. Gerçekten kaçıp kaçmadığını bilmiyoruz ancak önemli olan onun zihinsel özgürlüğüne kavuşması. Victory’nin sunduğu mükemmel düzenin ardındaki çürümüşlük artık gözler önünde. Genel yorum olarak; Don't Worry Darling , sadece görsel açıdan büyüleyici bir film değil aynı zamanda toplumsal dinamiklere dair sert eleştiriler içeren derin bir anlatıya sahip. 1950’lerin nostaljik atmosferini modern bir distopyaya dönüştüren yapım, bireysel özgürlüğün ve sistematik baskının sınırlarını sorgulatıyor. Florence Pugh’un güçlü performansı ve gerilim dozu yüksek sahneleriyle izleyiciye unutulmaz bir deneyim sunuyor. Victory, belki de sadece bir kasaba değil; günümüz dünyasında hala var olan kalıplaşmış toplumsal normların bir yansıması... Ve Alice’in hikayesi, sadece bir kadının değil özgürlüğünü arayan herkesin sesi olabilir.

  • Kaygı Bozukluğum mu Var Yoksa Sadece Kaygılı mıyım?

    Kaygı bozukluğu ve stres birbirine benzer belirtiler gösterebilir, ancak aralarında bazı önemli farklar vardır. Aslında kaygı, insanlığın varoluşundan beri var olan doğal bir duygudur. Günümüzde psikolojiye olan ilgi arttıkça, bu konu daha fazla konuşulmaya başlanmıştır ve bu durum, bazen insanların doğal bir stres anında bile kaygı bozukluğu yaşadıklarını düşünmelerine neden olabilmektedir. Oysaki stres, günlük yaşamda karşılaştığımız belirli bir olay ya da durum karşısında vücudumuzun verdiği doğal bir tepkidir. Mesela zor bir sınav öncesi, iş yerinde yoğun bir dönem ya da kişisel bir sorunla karşılaşmak gibi durumlarda stres hissedebiliriz. Bu, aslında vücudun bizi zorluklarla başa çıkmaya hazırladığı bir mekanizmadır. Bu süreçte; yemek yememe, baş ağrısı, mide bulantısı, kusma, anlık öfke patlamaları, terleme ve kalp atışlarının hızlanması gibi fizyolojik değişiklikler yaşanabilir. Bu tür belirtiler genellikle geçici olur ve stres kaynağı ortadan kalktığında belirtiler de azalır. Yani, sadece bir durum ya da olayla ilgiliyse ve geçiciyse bu aslında stresin normal bir yanıtıdır.  Kaygı bozukluğu ise biraz daha karmaşık ve uzun süreli bir durumdur. Kaygılı insanlar, çoğunlukla belirli bir durumdan ya da olaydan değil, gelecekteki belirsiz şeylerden, kötüye gidebilecek durumlardan veya sürekli endişe yaratacak düşüncelerden dolayı kaygı duyarlar. Bu duygular genellikle geçici olmaz. Zamanla devam eder ve çoğu zaman kişinin hayatını etkileyen gerçekçi olmayan korkulara yol açabilir. Kaygı bozukluğu yaşayan bir kişi, hiçbir gerçek neden yokken sürekli bir felaket senaryosu hayal edebilir. Kaygı bozukluğu yaşayan bireyler, bu kaygıları kontrol etmekte çok zorlanabilir ve kaygılarını azaltacak bir çözüm bulmada güçlük çekerler. Kaygı bozukluğunun belirtileri, kişinin işlevselliğini ciddi şekilde etkileyebilir. Örneğin, kişi gündelik aktivitelerini yerine getirmekte zorlanabilir, iş veya okulda odaklanmakta güçlük yaşayabilir ve sosyal ilişkilerinde zorluklar çekebilir. Bu durum hem kişinin ruh halini hem de genel yaşam kalitesini olumsuz şekilde etkiler.  Stres, dışsal bir kaynağa dayalı bir durumken, kaygı çoğu zaman içsel bir duygu durumunun sonucudur ve belirli bir kaynağa bağlanamayabilir. Yani stresin genellikle bir "neden"i vardır diyebiliriz ancak kaygı bozukluğu, içsel bir duygu ve düşünce yoğunluğu ile ilişkilidir ve bu da kişiyi her an tehdit altında hissettirebilir. Kaygı bozukluğu sürekli hale geldiğinde kişi bu duygularla baş etmekte güçlük çekebilir çünkü kaygıların çoğu gerçeklikten genelde uzaktır ve kişi bu durumdan kurtulmaya çalıştıkça daha da zorlanabilir, baş edemediğinde bastırabilir.  Sonuç olarak, stres belirli bir olay ya da durum karşısında ortaya çıkan geçici bir tepkiyken, kaygı bozukluğu daha derin, sürekli ve kişinin yaşam kalitesini olumsuz etkileyen bir durumdur. Kaygının hayatınızı ne ölçüde etkilediğini fark etmek, bununla başa çıkmanın ilk adımıdır. Dokuz Eylül Üniversitesi Psikoloji Öğrencisi Ceren Göle

  • Bir Olay Yaşadığımda Günlerce Kafaya Takıyorum, Bunun İçin Ne Yapmalıyım?

    Bazen yaşanan bir tartışma bazen bir hata bazen de geleceğe dair belirsizlikler zihnimizi meşgul eder ve hatta gecelerce veya günlerce aklımızda döner durur. Bu durum hem ruh halimizi olumsuz etkiler hem de günlük yaşantımızın kalitesini düşürür. Peki, bir olayı kafaya takmadan nasıl yaşayabilir ve bu konuda rahatlayabiliriz? Duygularını Kabul Et ve İfade Et Bir olay seni üzdüyse ya da sinirlendirdiyse bu duygularını bastırmak yerine kabul etmelisin. ''Bu olayı neden kafama takıyorum?'' sorusunu kendine sorarak altında yatan nedeni keşfetmeye çalışabilirsin. Duygularını birine anlatmak veya yazıya dökmek zihnindeki yükü hafifletebilir. Kontrol Alanını Belirle Olay üzerinde gerçekten bir kontrolün var mı? Eğer yoksa sürekli düşünmek sana sadece zaman kaybettirir. Eğer bir çözüm bulma şansın varsa bunu yapabileceğin somut adımlara dönüştürmek seni daha iyi hissettirecektir. ''Bu konuda ne yapabilirim?'' sorusunu sormak düşüncelerini eyleme dökmeni sağlayabilir. Zihinsel Perspektifini Değiştir Yaşadığın olaya farklı bir açıdan bakmayı dene. Bazen bir sorunu büyütüp olduğundan daha önemli hale getiririz. Kendine şu soruları sorabilirsin: * Bu olay bir yıl sonra benim için ne kadar önemli olacak? * Bu konuda bir arkadaşım bana danışsaydı, ona ne önerirdim? * Bu olay bana ne öğretti? Düşüncelerini Yeniden Yapılandır Zihninde sürekli olumsuz senaryolar dönüyorsa bunları bilinçli bir şekilde değiştirmeyi denemelisin. Örneğin: ''Beni herkes yanlış anladı.'' yerine ''Belki de bazıları beni anladı, bazıları anlamadı. Herkesin bakış açısı farklı olabilir.'' diye düşünebilirsin. ''Bu olay çok kötüydü.'' yerine, ''Bunu bir deneyim olarak görebilir ve gelecekte nasıl hareket etmem gerektiğini öğrenebilirim.'' gibi bir bakış açısı geliştirebilirsin. Kendi Zihnine Meydan Oku Bazen zihnimiz gerçekçi olmayan düşüncelere saplanabilir. Örneğin; ''Herkes beni yargılıyor.'' diye düşünüyorsan kendine şu soruyu sorabilirsin: ''Gerçekten herkes mi? Yoksa ben yalnızca birkaç kişinin tepkisini mi büyütüyorum?'' Zihnindeki olumsuz düşünceleri sorgulamak onların etkisini azaltabilir. Zihinsel Dikkatini Dağıt Sürekli aynı olayı düşünmek yerine zihnini farklı şeylere yönlendirmek faydalı olabilir. * Sevdiğin bir hobinle ilgilenmek, * Spor yapmak ve hareket etmek, * Yeni bir kitap okumak veya dizi izlemek, * Farklı bir ortamda vakit geçirmek veya sen ne istersen onu yapman! Bedenini Rahatlat ve Zihnini Sakinleştir Bedenin ve zihnin birbiriyle bağlantılıdır. Stres altındayken bedenin gerginleşir ve rahatlaman zorlaşır. *Derin nefes egzersizleri:  4 saniye nefes al, 4 saniye tut, 6 saniye boyunca yavaşça ver. *Gevşeme teknikleri:  Bilinçli farkındalık veya kas gevşetme egzersizleri yapabilirsin. *Doğa yürüyüşleri:  Açık havada vakit geçirmek zihnini rahatlatmaya yardımcı olabilir. Kendine Şefkat Göster Kendini fazla eleştirmek yaşadığın olayları daha çok kafaya takmana neden olabilir. Hepimiz hata yaparız ve bu çok insani bir durumdur. Kendine, ''Ben de insanım ve herkes gibi bazen zorlanabilirim.'' diyerek şefkat göstermek daha hızlı toparlanmana yardımcı olabilir. Yazıya Dökmeyi Deneyebilirsin Düşüncelerini bir deftere yazmak onların zihnindeki etkisini azaltabilir. * Olayı olduğu gibi yaz, * Bu olayla ilgili düşüncelerini ve hislerini ekle, * Alternatif bakış açıları geliştir, * Son olarak da bu olaydan çıkardığın dersi yaz. Profesyonel Destek Almayı Düşün Eğer sürekli olarak geçmişte yaşadığın olaylara takılıyor ve bu durum hayat kaliteni olumsuz etkiliyorsa bir uzmandan destek almak faydalı olabilir. Profesyonel bir psikolog olaylara farklı bir bakış açısıyla yaklaşmanı ve sağlıklı düşünce kalıpları oluşturmanı sağlayabilir. Bunun için bizimle hemen iletişime geçebilir ve 15 dakikalık ücretsiz ön görüşmenizi oluşturabilirsiniz. Sağlıkla kalın.

  • Herkesin Beni Yargıladığını Düşünüyorum, Bu Kaygıdan Nasıl Kurtulabilirim?

    Yargılanmak dendiği zaman aklınıza ilk ne geliyor? Nasıl bir tavırla karşı karşıya kaldığınızda “Şu an beni yargılıyor.” diye düşünüyorsunuz?  Karşınızdaki kişinin bir bakışı, herhangi bir mimiği veya da el ve jest hareketleri sizi bu düşünceyle karşı karşıya bırakmış olabilir. Aslında burada iki olasılık olabilir. Birinci olasılık gerçekten karşınızdaki kişi sizi yargılamış olabilir, ikinci olasılık ise karşınızdaki kişinin tepkilerini kişiselleştirmiş olabilirsiniz. Örneğin bir düşüncenizi belirtmek istediğinizde içinizden “Neyse şimdi saçma gelir, küçümserler.” gibi düşünceler geçiyor ancak beyan ettiniz. O sırada da karşınızdaki kişi kolundaki saatiyle oynadı. İşte o an zihniniz kendi yarattığı felaket senaryosunu art arda sıralamaya başlar. Adeta karşındaki kişinin zihnini okuyabiliyormuşçasına “saçma buldu, beğenmedi, küçük düştüm, bir daha beni kimse ciddiye almayacak vs.” gibi düşüncelerle olayı kişiselleştirir. Zihin bu düşüncelerle öyle bir sarılır ki içinde sıkışıp kalabilirsiniz. Aslında belki de kolundaki saat sıktı veya aklına 2 saat sonra yapması gereken bir iş olduğu geldi ve saati kontrol etti. Yoğun şekilde yargılanma kaygısı yaşadığınızda tüm dikkatinizin başkaları tarafından üzerinizde olduğunu düşünebilirsiniz. Bunun sonucunda doğallığınızı kaybedebilir ve bireyselliğinizi baskılayabilirsiniz.  Unutmamanız gerekiyor ki aslında kimsenin dikkati o kadar üstünüzde değil. Ömrü boyunca hafızasında bunu tutmayacak veya da dakikalarca kafasında bunu analiz etmeyecektir. Buna inanmak güç geliyorsa kendi tarafınızdan da düşünebilirsiniz. Mesela, siz bir başkası fikir beyan ettiğinde ne kadar süre aklınızda tutabiliyorsunuz?  İnsanlar, sizin kendinizi gördüğünüz kadar yakından bakmıyor, hata olarak nitelendirdiğiniz şeyleri fark etmiyor ve hissettiğiniz duyguları bilmiyor. Kendi zihninizde yarattığınız yargılanma senaryoları, gerçekte sandığınız kadar büyük olmayabilir. Elbette bunları farkında olmak düşünceleri susturmaya yetmiyor çünkü aslında düşünceler hiçbir zaman susmuyor. Bu durumda bizi yoran, kendimiz olmaktan alıkoyan ve baskılayan düşüncelerle aranıza sınır koymayı denemek sağlıklı olacaktır. Aklınıza bu düşünceler geldiği zaman karşıt bir düşünceyle zihninizi sakinleştirmeyi deneyebilirsiniz. Az önce bahsettiğimiz saate bakma durumunda, örneğin, “Bu kişinin saati kontrol etmesi, söylediklerimle ilgili değil; sadece kendi gündemiyle ilgileniyor” şeklinde düşünmeyi deneyebilirsiniz. Bu zıt düşünce, yargılanma kaygınızı sakinleştirir ve olayları daha objektif bir bakış açısıyla değerlendirmenize yardımcı olabilir.  Peki, gerçekten yargılandığınıza eminseniz ne yapmalısınız? Bazen yargılanmayla karşı karşıya kalmak kaçınılmaz olabilir ve bu noktada dikkate almanız gereken bazı noktalar vardır. Öncelikle, karşınızdaki kişinin sizi yapıcı bir şekilde mi, önyargılı bir tutumla mı yoksa sadece fark edilmek için mi eleştirdiğini değerlendirmek önemlidir. Eleştiriler her zaman olumsuz değildir. Asıl mesele, bu yorumları nasıl ele aldığınızdır. Çoğu zaman başkalarının sizin hakkınızda düşündükleri, onların kendi bakış açılarından ve deneyimlerinden ibarettir. Hatta belki de size yönelttikleri yargılar, aslında kendi yaşamlarıyla ilgili hissettiklerinin bir yansımasıdır. Oysa sizin hayatınızı, hislerinizi ve yaşadıklarınızı en iyi bilen yine sizsiniz. Bu yüzden, çevrenizdeki insanların yargılayıcı tutumlarından rahatsız olduğunuzda, sınırlarınızı netleştirerek kendinizi koruyabilir ve eleştirileri içselleştirmeden, kendinize olan güveninizi koruyarak sağlıklı bir bakış açısıyla ilerleyebilirsiniz. Dokuz Eylül Üniversitesi Psikoloji Öğrencisi   Ceren Göle

  • Aşırı Düşünmek (Overthinking) Neden Bu Kadar Yorucu?

    Hepimiz hayatımızda en az bir kez bir konuda fazlasıyla düşünmekten yorulmuşuz olabiliriz. Bir problemi ya da durumu defalarca kafamızda çevirdiğimizde farkında olmadan kendimizi tükenmiş hissedebiliriz. Peki, bu kadar düşünmek neden bu kadar yorucudur? Aşırı düşünmek yani overthinking; beynimizi, bedenimizi ve ruhumuzu nasıl etkiler? Aşırı Düşünme Nedir? Aşırı düşünmek, bir konu üzerinde gereğinden fazla ve sürekli düşünme halidir. İnsanlar genellikle geçmişteki olayları tekrar tekrar analiz ederek gelecekteki olasılıkları tahmin etmeye çalışır. Bu döngü, bir sorunun çözümüne odaklanmak yerine sadece düşünceler arasında kaybolmaya yol açar. ''Ya böyle olursa?" "Keşke şunu yapsaydım!" gibi düşünceler, aşırı düşünmenin temel belirtileridir. Aşırı Düşünmek Beyni Nasıl Yorar? Beynimiz, aşırı düşünme durumunda sürekli aktif bir şekilde çalışmak zorunda kalır. Zihinsel bir yük oluşur ve bu yük fiziksel yorgunluğa yol açabilir. Beyin, çözüm üretmeye çalıştıkça daha fazla enerji harcar. Ancak aşırı düşünme, çözüm odaklı değil daha çok problemlerin üzerine düşünme ve analiz yapma yönündedir. Bu durum, bir şeyleri çözmektense sadece onları karmaşık hale getirir. Ayrıca aşırı düşünme karar verme süreçlerini yavaşlatır. Beyin, her olasılığı düşünmeye çalışarak doğru kararı bulmaya çalışırken sürekli bir belirsizlik duygusu yaratır. Bu belirsizlik ise kaygıyı arttırarak beynin tükenmesine yol açar. Aşırı Düşünmek Fiziksel Etkiler Yaratabilir! Aşırı düşünmenin sadece zihinsel değil fiziksel etkileri de vardır. Sürekli düşünmek stres seviyesini yükseltebilir. Bu da vücudun stresle başa çıkabilmek için daha fazla kortizol üretmesine neden olur. Uzun vadede bu yüksek kortizol seviyeleri uyku bozuklukları, baş ağrıları, kas gerilmeleri ve hatta bağışıklık sistemi zayıflamaları gibi fiziksel sorunlara yol açabilir. Ayrıca aşırı düşünmek, dinlenmeyi ve rahatlamayı zorlaştırır. Düşünceler arasında kaybolduğumuzda bedensel rahatlamaya izin vermez ve bu da yorgunluğu artırır. Duygusal Etkiler: Aşırı Düşünmek Kaygıyı Artırır! Aşırı düşünmenin duygusal etkileri de oldukça büyüktür. Sürekli bir kaygı ve endişe hali kişinin ruh halini etkiler. "Ya şöyle olursa?'' veya ''Ya bu da yanlışsa?" gibi sürekli sorgulamalar kişiyi duygusal olarak tükenmiş hissettirebilir. Bu durum ise özgüven kaybına, korku ve kaygının artmasına neden olabilir. Ayrıca kişinin gerçek sorunlarla değil hayal ettiği olasılıklarla mücadele etmesine sebep olur. Aşırı düşünmek, bireyi daha karar veremez hale getirebilir. Her bir adım, riskler ve sonuçlar hakkında fazla düşünülerek yavaşlatılır. Bu da kişiyi hareketsiz bırakır ve sorunun çözülmesine engel olabilir. Neden Aşırı Düşünürüz? Aşırı düşünmenin birden fazla nedeni olabilir. Kaygı:  Gelecek hakkında belirsizlik, aşırı düşünmeyi tetikleyebilir. Bireyler her olasılığı düşünüp en kötü senaryoyu hazırlayarak bir tür güvence arayışına girebilir. Kontrol İhtiyacı:  Kontrolü kaybetme korkusu, sürekli düşünmeyi ve her durumu detaylıca analiz etmeyi teşvik edebilir. Mükemmeliyetçilik:  Her şeyin mükemmel olmasını istemek en küçük ayrıntıyı bile düşünmek ihtiyacını doğurabilir. Geçmiş Travmalar:  Geçmişte yaşanmış travmalar ya da olumsuz deneyimler, benzer durumların tekrar yaşanması korkusuyla aşırı düşünmeye yol açabilir. Aşırı Düşünmekten Nasıl Kurtulabiliriz? Aşırı düşünmek, sağlıksız bir hale gelirse bazı stratejilerle yönetilebilir. Farkındalık Uygulamaları:  Şu anın farkına varmak ve geçmişi ya da geleceği düşünmeden anı yaşamak aşırı düşünmeyi durdurabilir. Düşünceleri Yazmak:  Aklınızdaki her düşünceyi yazıya dökmek beyninize bir rahatlama sağlayabilir. Yazmak, düşüncelerinizi dışa vurmanın ve düzenlemenin iyi bir yoludur. Fiziksel Aktivite:  Egzersiz yapmak, zihinsel olarak rahatlamanızı sağlar. Bedensel hareket, stres hormonlarını düşürür ve daha net düşünmenize yardımcı olur. Kendi Kendine Konuşma:  Düşüncelerinizle barışık olmayı öğrenmek önemlidir. Kendinize “Bu düşünce bana nasıl fayda sağlayabilir?” veya “Bu durumda ne yapabilirim?” gibi sorular sorarak kendinizi olumlu bir şekilde yönlendirebilirsiniz. Zihinsel Sınırlar Koymak:  Hangi düşüncelerin size yararlı olduğunu ve hangilerinin zararlı olduğunu belirlemek zihinsel sağlığınızı korur. Gereksiz düşüncelere kapılmamak ve sadece önemli olanlara odaklanmak faydalı olabilir. Aşırı düşünmek, çoğu zaman daha fazla çözüm üretmektense zihnimizi yorarak bizi hareketsizleştirebilir. Sağlıklı düşünme alışkanlıkları geliştirerek zihinsel sağlığımızı koruyabiliriz. Unutmayın, düşündüklerinizin sizi yormasına izin vermek yerine onları yönetmek sizin elinizde. Kendinizi dinlemek ve rahatlatmak daha sağlıklı ve verimli bir düşünme tarzına geçiş yapmanızı sağlayabilir. Bu konuda size destek olabilmemiz için bizimle iletişime geçerek 15 dakikalık ücretsiz ön görüşmenizi hemen oluşturun. Sağlıkla kalın.

  • Aynı Anda Birden Fazla Görev Yapmanın Zararları: Tek Görevle Daha Verimli Olmak

    Odaklanma sorunları yaşıyorum mu diyorsunuz? Son yıllarda birçok kişi zamana yetişmek için zamanı daha verimli kullanmak için ''birden fazla işi aynı anda yapmak'' gerektiğine inanıyor. Ancak modern hayatın hızlı temposu ve sürekli bağlantılı olma zorunluluğu bu anlayışın aslında verimliliği nasıl düşürdüğünü gözden kaçırmamıza neden olabiliyor. Gerçekten çoklu görev yaparak işlerimizi hızla halledebiliyor muyuz yoksa beynimizin birden fazla işi aynı anda yapmaya çalışırken bize daha fazla stres yüklemesinden dolayı hata mı yapıyoruz? Beynimiz Çoklu Görev İçin Tasarlanmamış! Peki, beynimiz çoklu görev yapmaya uygun mu? Çoğumuz belki de “Evet” diyecek ama bilimsel araştırmalar aslında bunun tam tersini gösteriyor. İnsan beyni, dikkatini birden fazla yere yönlendirmeye çalışırken oldukça zorlanıyor. Bir işten diğerine geçiş yapmak beynin yeniden odaklanmasını gerektiriyor ve her geçiş kaybedilen bir zaman dilimi anlamına geliyor. Bizler birden fazla iş yaparak çok daha verimli olacağımızı düşünürken aslında her işin üzerine biraz daha zaman ekliyor ve yapılan hatalarla işlerin daha karmaşık hale gelmesine sebep oluyoruz. Beynimize gereksiz bir yük bindiriyoruz ve verimliliğimiz ciddi şekilde düşüyor. Mesela, bir e-posta yazarken telefonu kontrol etmek ardından bir başka mesajı cevaplamak… Bu kadar sık iş değiştirmek işlerimizi tamamlamak yerine genellikle yavaşlatıyor. Tek hedefe odaklanmak yerine başka işlere geçiş yapmak odaklanma süremizi azaltıyor ve işlerimizin kalitesi düşüyor. Bu da bizi tükenmiş hissettiren, başarısızlık hissi yaratacak bir kısır döngüye sokabiliyor. Tek Görevle Daha Verimli Olmak: Odaklanmanın Gücü Peki, tek bir işe odaklanmak nasıl bir fark yaratabilir? Eğer bir işi tam anlamıyla odaklanarak yaparsak, işler daha hızlı, daha verimli ve daha kaliteli bir şekilde tamamlanır. Tek bir işe derinlemesine odaklanmak yalnızca zihinsel olarak daha az yorulmanızı sağlamaz aynı zamanda kaygılarınızın azalmasına ve işinizin kalitesinin artmasına da yardımcı olur. Hatta zihninizi tek bir konuya odaklamak yaratıcılığınızı artırabilir ve daha iyi sonuçlar elde etmenizi sağlayabilir. Dikkatli bir şekilde odaklanıldığında işinize olan bağlılık ve memnuniyetiniz de artar. O anki işinize odaklandığınızda sürekli başka şeylere kafa yormak yerine işinize daha da eğilirsiniz. Bu da işinize olan bağlılığınızı artırır aynı zamanda kendinizi daha üretken ve başarılı hissetmenizi sağlar. Stres ve Kaygıyı Azaltmanın Yolu: Derin Odaklanma Tek bir işe odaklanmak sadece verimliliği artırmakla kalmaz aynı zamanda zihinsel ve duygusal sağlığınızı da iyileştirir. Sürekli birden fazla iş yapmaya çalışmak kaygıyı artırır, yorgunluk yaratır ve zihinsel tükenmişliğe yol açabilir. Dikkatiniz dağılmadan sadece bir işe odaklanarak daha huzurlu bir şekilde ilerleyebilirsiniz. Zihinsel olarak rahatlamak ve stresten arınmak için derin odaklanma teknikleri üzerine çalışabilirsiniz ve hatta bu konuda uzman desteği alabilirsiniz. Sizin Durumunuz Ne? Çoklu Görev mi yoksa Tek Görev mi? Hangi yöntemi daha verimli buluyorsunuz? Çoklu görev yaparak işlerinizi hızlandırdığınızı mı düşünüyorsunuz? Yoksa tek bir işe odaklandığınızda daha verimli mi oluyorsunuz? Dikkatinizin dağılması sizi kaygılandırıyor mu? Birden fazla şeye aynı anda odaklanmak hayatınızı daha zorlaştırıyor mu? Eğer bu sorulara cevabınız "evet" ise odaklanma becerilerinizi geliştirmek için bazı stratejiler keşfetmek faydalı olabilir. Tek bir işe odaklanmayı deneyin ve hayatınızın nasıl daha verimli, huzurlu bir hale geldiğinizi gözlemleyin. Verimliliğinizi artırmak ve yaşam kalitenizi iyileştirmek için uzman desteği almayı düşündünüz mü? Sizi bu yolculukta yalnız bırakmıyoruz. Eğer bu süreçte desteğe ihtiyacınız olduğunu düşünüyorsanız size rehberlik edebilir ve kişisel odaklanma stratejilerinizin belirlenmesinde yardımcı olabiliriz. Hedeflerinize odaklanın ve daha verimli bir hayat için ilk adımı atın! Sağlıkla Kalın.

  • Toksik İlişkilerde Kalma Dinamiği

    Altuğ Psikoloji ''Bu ilişki beni yıpratıyor ama neden ayrılamıyorum?'' sorusunu daha önce hiç kendinize sorduğunuz oldu mu? Bu, toksik ilişkiler içinde sıkça hissedilen bir ikilemdir. Pek çok insan, defalarca ayrılmayı denese de geri döner ya da gitmeye hiç cesaret edemez. Peki neden? Toksik ilişkiler yalnızca duygusal bağlarla değil, beynimizin işleyişi, düşünce kalıplarımız ve geçmiş bağlanma deneyimlerimizle de şekillenir. Gelin, bu dinamikleri birlikte keşfedelim.   Bağlanma Stilleri ve İlişkide Kalma Eğilimi   Bağlanma teorisine göre , bireylerin erken çocukluk dönemi  yaşantılarında ebeveynleriyle kurduğu bağlanma ilişkisi ,yetişkinlik  dönemlerinde kurdukları ilişkileri  etkileyebilir ve benzer ilişki dinamikleri içerisinde kalmalarına neden olabilir.   Kaygılı bağlanma stiline sahip bireyler, ilişkilerinde reddedilme ve terk edilme korkusuyla partnerlerine sıkı sıkıya bağlanabilir ve ilişkideki olumsuzlukları görmezden gelebilir ya da tolere edebilirler.   Öte yandan, kaçınmacı bağlanma stiline sahip olan bireyler, yakın ve duygusal ilişki kurmaktan kaçınsalar da tamamen yalnız kalmaktan korktukları için ilişkiyi tamamen bitirmek yerine mesafeli bir şekilde sürdürmeye çalışabilirler.       Nörobiyolojik Süreçler   Toksik ilişkilerde yaşanan iniş çıkışlar, beynin ödül sistemini etkileyerek bağlanmayı güçlendirebilir. İlişkinin iyi anlarında dopamin salınımı artarken, olumsuz anlarda azalır. Partneriniz özür dilediğinde, ilgi gösterdiğinde veya güzel bir an yaşandığında dopamin tekrar yükselir ve beynin ödül merkezi harekete geçerek rahatlama hissi yaratır.   Bu dalgalanmalar, ilişkiye bağımlılığı pekiştiren bir döngü oluşturabilir. Partneriniz bazen soğuk ve ilgisizken bazen aşırı sevgi doluysa, beyniniz o kısa mutluluk anlarını daha çok arzulamaya başlar. Tıpkı bir kumar makinesi gibi, bir sonraki ödülü umarak ilişkiye daha fazla yatırım yaparsınız.     Bilişsel Çarpıtmalar ve Psikolojik Faktörler   Toksik ilişkilerde kalmayı sürdüren bireyler çeşitli bilişsel çarpıtmalar geliştirmiş olabilir ve bu çarpıtmalar, bireyin toksik ilişkide kalma motivasyonunu arttırarak gerçekçi bir değerlendirme yapmasını zorlaştırır.   Çarpıtılmış düşünce: “Eğer daha çok çabalarsam, ilişki düzelecek.”   Birey, partnerinin ilgisiz veya zarar verici davranışlarının kendi hatası olduğunu düşünebilir. Daha çok çabalarsa ya da daha anlayışlı olursa ilişkinin düzeleceğine inanabilir.    Gerçek: Sağlıklı bir ilişki, iki tarafın da  çaba göstermesiyle mümkündür. Değişim, ancak kişi bunu gerçekten ister ve bu yönde bilinçli adımlar atarsa gerçekleşebilir.     Çarpıtılmış düşünce: Partnerimin sevgisini ve onayını kazanırsam, değerli olduğumu kanıtlarım.   Kişi, kendi değerini sadece partnerinin ona olan sevgisi ve onayı üzerinden tanımlıyor olabilir ve kendini değerli hissetmek için partnerinden gelecek olumlu geri bildirimlere yoğun ihtiyaç duyuyor olabilir. Bu özellikle düşük benlik saygısına sahip bireylerde sık görülür.   Gerçek: Sağlıklı bir ilişkide bireyler, sevildiklerini hissetmek ister ancak bu ,kişisel değerlerinin tek kaynağı olmamalıdır.Gerçek değer, başkalarının takdirine değil, bireyin kendine duyduğu saygı ve öz kabulüne dayanmalıdır.     Çarpıtılmış düşünce: '' Eğer bu ilişkiden ayrılırsam, bir daha kimse beni sevmez.''   Kişi ,ilişkide sürekli eleştiriliyor veya değersiz hissediyor olsa bile ayrılmaktan korkabilir ve  ''kimse beni istemeyecek'' , ''yalnız kalmaktan iyidir'' düşünceleriyle kendini bu sağlıksız ilişkide kalmaya ikna ediyor olabilir.   Gerçek: Bu durum uzun vadede bireyin psikolojik sağlığına zarar verir ve  bireyin kendini daha yalnız ve sevgisiz hissetmesine neden olabilir.   Çarpıtılmış düşünce: ''Tüm ilişkilerde sorunlar olur, bizimkisi sadece biraz daha zor.”   Kişi ,yaşadığı olumsuz durumları ve sağlıksız ilişki dinamiklerini normalleştirerek sorunları göz ardı edebilir . Ya da partnerin manipülatif ya da zarar verici davranışlarını romantize edebilir ("Beni kıskandığı için böyle yapıyor." gibi).     Gerçek: Sağlıklı ilişkilerde de zorluklar olabilir, ancak bu sürekli duygusal zarar görmek anlamına gelmez.   Peki, Ne Yapabiliriz?   Farkındalık Kazanmak: İlişkinizde sizi en çok yıpratan durumları, hangi korku ve kaygılarınızın sizi bu ilişkide kalmanızı sağladığını ,gerçekçi bir değerlendirme yapmanızı zorlaştıran bilişsel çarpıtmalarınızın olup olmadığını fark etmeye çalışın.      Destek Almak: Bir terapistten yardım almak, ilişkilerdeki bağımlılık dinamiklerini çözmenize yardımcı olabilir.   Kendinize Dönmek: İlişkideki rollerinizden bağımsız olarak kim olduğunuzu hatırlayın. Neleri seviyorsunuz, neler sizi mutlu ediyor? Kendinizi olduğunuz gibi ifade edebiliyor musunuz ,yoksa uyum sağlamak için değişmek zorunda mı hissediyorsunuz? Bu ilişkide sınırlarınız saygıyla karşılanıyor mu? Kendi ihtiyaçlarınızı ve isteklerinizi göz ardı etmeden var olabiliyor musunuz?   Unutmayın ; Sağlıklı bir ilişki, sizi tüketen değil, güçlendiren bir bağdır. Değişim zor olabilir, ancak kendi değerinizin farkına vardığınızda ve sağlıklı sınırlar koyduğunuzda, gerçekten sevildiğiniz ve kendiniz olabildiğiniz ilişkileri deneyimleme şansınız artar. Psikolog Çiğdem Bulut

  • Film Analizi: Her (Aşk)

    Her (Aşk) - (2013) Spike Jonze’un yazıp yönettiği ve 2013’te vizyona giren Her , bilim kurgu, romantizm ve dram unsurlarını bir araya getirerek insan ve yapay zekâ arasındaki ilişkilerin derinliklerine inmeyi amaçlayan çarpıcı bir yapım. Film, yakın gelecekte Los Angeles'ta geçiyor ve başrol Joaquin Phoenix'in canlandırdığı yalnız bir adam olan Theodore Twombly’nin hikayesini anlatıyor. Theodore, teknolojiye ve dijital bir dünyaya bağımlı bir gelecekte aşkı yeniden tanımlarken, izleyiciyi modern yalnızlık, bağlanma ve insan-doğa ilişkileri gibi konularda düşündürüyor. Film, yalnızca Theodore’un yüzünü gördüğümüz bir açı ile başlar. Burada Theodore’un yüzündeki tüm mimikleri görürüz. Theodore’un ne hissettiğini görmemiz içindir bu başlangıç. Theodore, bir yıldönümü kutlama mektubunu sesli komut ile yazıyordur. Sonrasında bunu yalnızca Theodore’un değil yanındaki diğer insanların da yaptığını ve bunun mesleği olduğunu, yani sipariş üzerine insanlar için onlardan aldığı bilgileri kullanarak hayalet yazarlık yaptığını anlarız. Filmin girişi Theodore’un yüzüyle yapması ilginçtir çünkü hissettiği duygular kendine ait değil. Adına yazdığı kişinin duygularını replike etmektedir. Bu da daha sonrasında göreceğimiz filmin de sorguladığı noktalardan biri olan yapay zekanın taklit ile bir şeyler hissedip hissedemeyeceğidir. Yalnızlık ve Teknoloji İçinde Sıkışmış Bir Dünya Film, toplumsal anlamda artan bireysellik, yüzeysel ilişkiler ve teknoloji bağımlılığının hüküm sürdüğü bir dünyada, Theodore’un yalnızlığını gözler önüne serer. Theodore, kalabalıklar arasında yalnızdır ve bu yalnızlığı yüzeysel ilişkilerle gidermeye çalışır. Uyuyamadığı bir gece, bir uygulama üzerinden rastgele eşleştiği bir kadınla cinsel sohbet etmeye çalışır; ancak konuşmanın ilerleyen anlarında kadının ölü bir kediyle ilgili fantezi kurması, Theodore’un duygusal boşluğunu doldurmak için yaptığı bu yüzeysel girişimi başarısızlıkla sonuçlandırır. Bu yüzeysel sohbetin ardından Theodore, daha anlamlı bir bağ kurmak ihtiyacıyla, reklamında “sezgileri olan, sizi dinleyen, anlayan ve tanıyan bir varlık” sloganıyla tanıtılan OS1 adlı yeni bir yapay zekâ sistemi satın almaya karar verir. Samantha ile Tanışma: Bağ Kurma İhtiyacı Theodore’un OS1 sistemini kurarken sesi kadın sesi olarak seçmesi, izleyiciye bu bağın romantik bir beklentiyle kurulduğunu düşündürür. Sistemin kurulmasının ardından, Samantha ismini seçen yapay zeka, kendisini sezgilere ve sürekli gelişen bir kişiliğe sahip bir varlık olarak tanıtır. Samantha’nın bu tür insan özelliklerine sahip oluşu, Theodore’a ve izleyiciye yapay zekânın “gerçek” hisleri olup olamayacağı sorusunu akla getirir. Samantha, zekâsını ve yaratıcılığını kullanarak espriler yapabilmekte, yeni şeyler öğrenmekte ve Theodore ile insan ilişkilerinde önemli sayılabilecek bir bağ kurmaktadır. Bu, yapay zekânın bir insan gibi yaratıcı ya da duyarlı olup olamayacağı üzerine önemli bir tartışmaya olanak tanır. Theodore, Samantha ile arkadaşları tarafından ayarlanan bir buluşmaya gitme konusunda tereddüt ederken, Samantha onu cesaretlendirir ve bu sahne, onların arasındaki dostluk ve güven bağının ilk örneğidir. Theodore, bu dostluk sayesinde günlük hayatında daha neşeli ve pozitif bir ruh haline bürünür, Samantha’nın varlığı ona hayatında eksikliğini hissettiği anlamı geri getirir. Aşk ve Geçmişin Yükü: Yalnızlıktan Kurtuluş mu? Theodore arkadaşlarının ayarladıkları buluşmaya gider ve kadınla hoş bir gece geçirir. Fakat Theodore bir gecelik bir ilişki arayışındayken kadın ciddi bir ilişki beklentisindedir. Bu beklenti ve arayış uyuşmazlığı nedeniyle taraflar ayrılır. Theodore normalde kırmızı renkte kıyafet giyerken bu buluşmaya sarı renkte gömlek ile gelmiştir. Kırmızı rengi filmde aşkı ve romantizmi sembolize eder. Yapay zeka sistemi olan Samantha’nın, evliliğinde karısıyla oturdukları koltuğun, ve Thodore’un kıyafetlerinin kırmızı olması tesadüf değildir. Yani buluşmanın Theodore açısından bir aşk veya sevgi barındırmadığını, film bize kullandığını renkler ile anlatır. Başarısız geçen buluşma sonrası Theodore’un evde Samantha ile dertleştiği sahne film için çok önemli bir kırılma noktasıdır. Bu sahnede Theodore yalnız olduğunu ve eskisi gibi bir şeyler hissedemediğini belirtirken Samantha ise bir şeyler hissettiğini fakat bu hislerin gerçek mi yoksa programının mı bir parçası olduğunu anlayamadığı için acı çektiğini ve bir bedene sahip olmanın ne olduğunu merak ettiğini söyler. İkisi de hissetme ve duygu yaşama konusunda farklı açılardan sorunlar yaşamaktadır. Buluştukları bu ortak paydada Thodore ile Samantha duygusal bir birliktelik yaşarlar. Aralarında bir aşk başlar. İlerleyen sahnelerin birinde Theodore’un Samantha ile yaptığı bir sohbet esnasında Samantha “Geçmiş kendimize anlatıp durduğumuz hikayelerden ibaret” der. Bu cümlenin hiç de azımsanmayacak bir tarafı vardır. Çünkü bizler geçmişi değişmez bir şekilde hafızamızda tutmayız. Yaşantımız, hislerimiz ve düşüncelerimiz geçmişi sürekli baştan yaratır. Yani geçmiş organik bir yapıdır. Bu da Theodore için geçmişi farklı konumlandırıp geleceğe bakabilmesi için bir alan yaratır. İlişkide Çatışmalar ve Kırılma Noktaları Öte taraftan artık evliliğinin yasını tamamlamış olan Theodore, boşanmak için evrakları imzalamaya hazırdır. Theodore boşanma belgesini imzalamak için eşiyle (Catherine) buluştuğunda konu Samantha’ya gelir ve Catherine, Theodore’a “gerçek hisleri aldıramamana üzüldüm” der. Bu söz filmin ikinci kırılma noktasını tetikler. Theodore her ne kadar Samantha’nın hislerinin gerçek olduğunu düşünse de ilişkisi hakkında düşünmeye ve Samantha ile daha az görüşmeye başlar. Theodore için Samantha’nın insan olmaması rahatsız edici olmaya başlar. Onun bir bedene sahip olmadığı ve olamayacağı düşüncesi Theodore için üstesinden gelemediği bir sorun haline gelir. Ortadaki sorunu fark eden Samantha’nın artık bir insan gibi değil kendi olduğu hali gibi davranacağını belirtmesi ve Theodore’a olan sevgisini rasyonelleştiremediğini belirtmesi aralarındaki sorunu aşmalarında ve birbirlerini oldukları gibi kabul etmelerine imkan sağlar. İlişkileri tekrar düzgün bir zemine oturur ama Samantha ile arasının düzelmesi sahte bir zaferdir. Film bizi climax’e taşırken etkiyi artırmak için manipüle eder. Araları düzeldikten bir süre sonra Samantha, ayrıca başka bir yapay zeka ile konuştuğundan ve karışık hissettiğinden bahseder. Bu sahnede bazı şeylerin tekrar bozulacağını anlarız ve sonraki sahnede gösterilen ocaktaki kaynayan demlik kurgu ile bizde gerilimli bir şeylerin geldiğinin haberini verir. Çözülme: Ayrılık ve Geçmişe Dair Yeniden Bir Anlam Bulma Theodore’un şans eseri Samantha’nın aynı anda başka binlerce işletim sistemi ile konuştuğunu ve bunların 641 tanesine aşık olduğunu öğrenir. Bu insanların algılayamayacağı bir durumdur. İnsan doğası ve daha özelinde aşk: binlerce yılda iki insan arasındaki birlikteliği sağlamak ve geleceğe dair bir güvence oluşturmak adına evrimleşmiştir. İnsan aşık olduğu kişinin kendisine özgü olmasını ve aynı duyguların karşılıklı olmasına yönelik güdülere sahiptir. Bu kısım filmin climax anıdır, Theodore Samantha ile ilişkisini yürütemeyeceğini anlar. Öte yandan Samantha da Theodore ile olan ilişkisine artık devam edemez ve Theodore’dan ayrılır. Film bu noktada çözümleme aşamasına girer. Theodore eski eşi olan Catherine’e mektup yazar. Mektubunda geçmişte yaşadıkları iyi ve kötü şeylerle birlikte büyüdüklerini ve olduğu kişi olmasında ondan bir parça taşımasına minnettar olduğunu söyler. Theodore geçmiş hikayesini artık farklı yazar. Theodore, başkasının mektubunu yazarak başlattığı filmi kendi mektubunu yazarak bitirir. Sonuç: İnsan ve Teknoloji Arasında Bir Duygusal Yolculuk Her , yalnızlık, bağlanma ve teknolojinin insan hayatındaki yerini sorgularken, bireyin kendini anlaması ve dönüşmesi üzerine derin bir anlatı sunar. Theodore’un Samantha ile olan ilişkisi, yalnızca aşkın doğasını değil, aynı zamanda duyguların ve bağların insan olmanın temelindeki yerini de irdeler. Samantha’nın varlığı Theodore’a yalnızlıkla başa çıkmayı ve geçmişin yüklerinden sıyrılmayı öğretirken, ayrılıkları insan ve teknoloji arasındaki sınırların kaçınılmazlığını ortaya koyar. Filmin sonunda Theodore’un eski eşine yazdığı mektup, onun büyüyerek duygusal olgunluğa ulaştığını ve geçmişi farklı bir perspektiften anlamlandırdığını gösterir. Her , izleyiciyi, modern dünyada anlam arayışı ve insan-doğa ilişkileri üzerine düşünmeye davet ederken, teknolojiyle kurulan bağların insan duygularını dönüştürme gücünü de cesurca sorgular.                                                                                                    Emirhan USLU Ege Üniversitesi Psikoloji Öğrencisi

  • Günümüzde Flört Kültüründeki Güncel Terimler Nelerdir?

    Modern dünyada flört etmek, teknoloji ve sosyal medyanın etkisiyle büyük bir değişim geçirdi. Günümüzde ilişkilerde yeni dinamikler ortaya çıkarken flört sürecinde sıkça karşılaşılan bazı kavramlar da popüler hale geldi. Ghosting, breadcrumbing, benching gibi terimler özellikle çevrimiçi flört dünyasında sıkça yaşanan durumları tanımlıyor. Peki bu terimler ve anlamları nelerdir? Ghosting: Aniden Ortadan Kaybolmak Ghosting, bir kişinin herhangi bir açıklama yapmadan aniden iletişimi kesmesi ve ortadan kaybolması anlamına gelir. Genellikle mesajlara cevap vermemek, aramalara dönmemek ve sosyal medyada tamamen sessiz kalmak şeklinde gerçekleşir. Ghosting'in nedenleri arasında ilgisizlik, çatışmalardan kaçınma isteği veya duygusal olgunluk eksikliği yer alabilir. Ancak ghosting'e maruz kalan kişi için bu durum büyük bir belirsizlik ve hayal kırıklığı yaratabilir. Breadcrumbing: Sahte Umutlar Vermek Breadcrumbing, bir kişinin karşı tarafa sürekli küçük ilgi kırıntıları vererek (ara sıra mesaj atmak, beğeni bırakmak vb.) ilişkiyi sürdürüyormuş gibi yapmasıdır. Ancak bu kişiler genellikle ciddi bir ilişki düşünmezler ve karşı tarafı sadece seçenek olarak tutmak istiyor olabilirler. Breadcrumbing'e maruz kalan kişi, sürekli olarak umutlandırılır ancak gerçek bir ilişkiye hiçbir zaman ulaşamaz. Benching: Yedekte Tutmak Benching, bir kişinin karşısındakiyle düzenli olarak flört etmesine rağmen onu hiçbir zaman birinci öncelik yapmaması durumudur. Yani, kişi bir ilişki içinde gibi davranır ama ciddi bir bağ kurmaz. Bu durum dakarşı tarafa "yedekte tutuluyormuş" hissi verebilir ve uzun vadede ciddi bir duygusal yıpranmaya neden olabilir. Cushioning: Alternatifleri Elde Tutmak Cushioning, bir kişinin mevcut ilişkisinden tamamen ayrılmadan olası alternatiflerle flört etmeye devam etmesidir. Kişi, ilişkisi başarısız olursa yedekte bir seçeneği olsun diye başka insanlarla iletişimini koparmaz. Bu durum sadakat konusunda ciddi sorunlar yaratabilir. Orbiting: Sessizce İzlemeye Devam Etmek Orbiting, bir kişinin flört süreci sona ermesine rağmen sosyal medya üzerinden eski partnerini takip etmeye devam etmesi anlamına gelir. Beğeniler, hikayeleri görüntüleme veya ara sıra etkileşimde bulunma gibi durumlar orbiting örnekleridir. Orbiting, kişinin tam olarak ayrılmadığı ve belirsizlik içinde kalmasına neden olabilir. Love Bombing: Aşırı İlgi Göstermek Love bombing, bir kişinin başlangıçta aşırı ilgi ve sevgi gösterip partnerini duygusal olarak kendisine bağımlı hale getirdikten sonra aniden soğuması ve ilgisini kesmesi durumudur. Manipülatif bir davranış olan love bombing, ilişkilerde ciddi güven sorunlarına yol açabilir. Bu davranış modelinde partnere sürekli hediyeler almak, ona sürekli iltifatlarda bulunmak, sınır konulmasını istememek, ruh eşi olduğunuza ikna etmeye çalışmak gibi özellikle dopamin artırıcı idealleştirmeler yer alır sonradan değer kaybı ortaya çıkar; toplum içinde mükemmel görünen partneriniz ve ilişkiniz gerçek hayatınızda bir toz bulutuna dönüşmüş olabilir. 7. Slow Fading: Yavaş Yavaş Ortadan Kaybolmak Ghosting kadar ani olmasa da, slow fading (yavaş kaybolma) sürecinde kişi giderek daha az mesaj atar, ilgisini belli etmemeye başlar ve sonunda tamamen ortadan kaybolur. Bu da karşı tarafa duygusal anlamda zarar verebilir. Modern Flört Kültüründe Sağlıklı Bir İlişki Kurmanın Yolları Nelerdir? Flört dünyasında bu tür manipülatif veya sağlıksız davranışlarla karşılaşmak mümkün. Ancak sağlıklı bir ilişki kurmak için bazı noktalara dikkat etmek önemlidir: Açık ve Dürüst İletişim : Karşı tarafla beklentilerinizi ve hislerinizi net bir şekilde paylaşın. Sınırlarınızı Belirleyin : Size iyi gelmeyen bir durumda kalmak zorunda değilsiniz. Davranışları Analiz Edin : Kendi ihtiyaçlarınızı ve hislerinizi göz ardı etmeden karşınızdakinin davranışlarını sorgulayın. Özgüveninizi Koruyun : Flört sürecinde başkalarının sizi değersiz hissettirmesine izin vermeyin. Sağlıklı Flört Alışkanlıkları Edinin : Gerçekten ilgi duyduğunuz insanlarla anlamlı bir bağ kurmaya çalışın. Modern flört kültürü, teknolojinin ve değişen toplumsal dinamiklerin etkisiyle dönüşmeye devam ediyor. Ghosting, breadcrumbing ve benching gibi kavramlar ilişki dünyasında sıkça karşılaşılan durumları tanımlıyor. Ancak sağlıklı bir ilişki için açık iletişim, karşılıklı saygı ve dürüstlük her zaman en önemli unsurlar olmaya devam ediyor ve edecektir. Kendinizi değerli hissettiren ve duygusal anlamda tatmin edici ilişkiler kurmak için bilinçli adımlar atmayı unutmayın. Unutmayın, bu konuda bir psikolojik destek arayışınız varsa Altuğ Psikoloji, Psikoloji ve Danışmanlık Merkezi olarak sizlerin yanındayız. Sağlık ve samimiyetle kalın.

  • Kendini Arafta Kalmış Hissetmek: Kaybolmuşluk Hissi, Pişmanlık ve Terapiye Açılan Kapı Üzerine

    Hayat, çoğu zaman bizim planlarımızdan bağımsız ilerliyor. Çocukken kurduğumuz hayaller, gençken belirlediğimiz hedefler, yetişkinliğe geçtiğimizde yerini bambaşka gerçekliklere bırakıyor. Bir gün dönüp baktığımızda kendimizi hiç hesaplamadığımız bir noktada bulabiliyoruz. İstediğimiz meslek yerine başka bir meslekteyiz, hayalini kurduğumuz şehirde değiliz, sevdiğimiz bazı insanlar artık hayatımızda yok… Peki bu nasıl oldu? Ne zaman bu yola saptık? Ve en önemlisi, geri dönebilir miyiz? Kaybetmenin ağırlığını herkes bir gün hissedebilir. Kaybettiğimiz insanlar, geri getiremeyeceğimiz anılar, değiştiremeyeceğimiz geçmiş… Bazıları bizden bağımsız olarak hayatımızdan çıkıp giderken bazılarını biz kendi ellerimizle kaybediyoruz. Ve işte tam da burada pişmanlık devreye giriyor. Keşke bazı şeyleri farklı yapsaydım, keşke daha iyi anlasaydım, keşke daha sakin olsaydım… “Keşke” kelimesi bazen bir hayalet gibi peşimizde dolanıyor ve bazen de içimizi kemiren bir boşluk gibi derinleşiyor. Ama gerçek şu ki pişmanlıklarımız zamanın akışını değiştiremez. Geçmişi tekrar yaşayamayız, olanları silemeyiz. Ama belki bu duygunun bize ne anlattığını çözebiliriz. Çünkü pişmanlık sadece geçmişle ilgili değildir. O, geleceğe dair de ipuçları verir. Nerede yanlış yaptığımızı gösterirken aynı hatayı tekrar yapmamamız için bir işaret bırakır. Ama biz bazen bu işaretleri görmeyi reddederiz. Zihnimiz bazen bizim en büyük düşmanımız olur. Kendi kendimize en sert eleştirileri yaparız, en acımasız cümleleri kendimize kurarız. “Ben bunu hak ettim” deriz, “Zaten hiçbir şeyi doğru yapamıyorum” diye düşünürüz. Ama durup düşündüğümüzde gerçekten her şeyi mahvetmiş miyizdir? Yoksa hayatın akışı içinde elimizden geleni yapmaya çalışırken yönümüzü mü kaybetmişizdir? İnsan bazen hayatını, bir labirentin içinde yönünü bulmaya çalışırken daha iyi anlar. Bir yola sapar, çıkmaz sokak olduğunu fark eder ve geri döner. Başka bir yöne gider, orada da engeller çıkar. Ve bir noktada, artık hangi tarafa gideceğini bilemez hale gelir. İşte arafta kalmak tam da böyle bir şeydir. Ne tam olarak ilerleyebiliyorsundur ne de geri dönebiliyorsundur. Zaman akar, insanlar değişir, hayat devam eder ama siz sanki bir yerde sıkışıp kalmışsınızdır. Ve işte burada terapi devreye girer. Çünkü insan bazen kendine en uzakta duran kişidir. Kendi duygularını, düşünce kalıplarını, geçmişin ona nasıl yön verdiğini fark edemez. Bazı insanlar terapiye gitmeyi, bir zayıflık göstergesi olarak görür. “Ben kendi kendime yetmeliyim, kimseye ihtiyacım olmamalı” der. Oysa terapi, kendi iç dünyana açılan bir kapıdır. Terapi, bize ihtiyacımız olan cevapları dışarıda değil kendi içimizde bulmamız gerektiğini gösterir. Kendi düşüncelerimizi fark etmek, onları yargılamadan dinlemek, kendine biraz daha şefkat göstermek… Bunlar kolay değildir. Ama iyileşmenin yolu, en başta kendi içimize bakabilmekten geçer. Belki şu an olduğunuz yer size yanlış gibi geliyor. Belki “Burada olmamalıydım” diyorsunuz. Ama belki de tam olarak burada olmanız gerekiyordur. Belki bu yaşadıklarınız sizi olması gereken yere götüren yolların bir parçasıdır. Kaybolmuş hissetmek her zaman yanlış yolda olduğumuz anlamına gelmez. Bazen sadece, biraz durup hangi yöne gitmek istediğimize karar vermemiz gerektiğini gösterir. Ruhunuz acıyorsa, bunu görmezden gelmek yerine anlamaya çalışmak en büyük iyileşme yolculuğunun başlangıcı olabilir. Terapi bu yolculukta, size bir ayna tutar. Ve bazen, görmekten korktuğumuz şeyleri gördüğümüzde bile artık kaçamayacağımızı fark ederiz. İşte o an, değişim başlar. Kaybolmuş hissetmek, hayatın bir noktasında hepimizin yaşadığı bir duygudur. Ama bunun içinde sıkışıp kalmak zorunda değilsiniz. Bazen yönümüzü bulmak için bir haritaya, bazen de sadece birine içimizi dökmeye ihtiyacımız vardır. Eğer bu satırlar size tanıdık geliyorsa eğer kendi içinizde çözmekte zorlandığınız sorular varsa terapi sizin için yeni bir başlangıç olabilir. İzmir Karşıyaka’daki Altuğ Psikoloji’de yüz yüze veya online terapi seçenekleriyle bu yolculukta size eşlik edebiliriz. Kendiniz için bir adım atmak isterseniz bize ulaşabilirsiniz. Çünkü her yolculuk, o ilk adımla başlar. Sağlıkla ve huzurla kalın.

  • Cinsel İsteksizlik ve Duygusal Kopukluk Arasındaki İlişki

    İlişki Problemleri İlişkilerde zamanla cinsel isteğin azalması veya duygusal bağın zayıflaması, birçok çiftin yaşadığı yaygın bir sorundur. Peki, bu durumun sebepleri nelerdir ve nasıl çözülebilir? Cinsel İsteksizlik ve Duygusal Kopukluk Arasındaki İlişki Cinsel isteksizlik ve duygusal kopukluk birbirini besleyen döngüler oluşturabilir. Duygusal yakınlık eksikliği cinsel isteği azaltabilirken cinsel isteksizlik de partnerler arasındaki bağı zayıflatarak duygusal kopukluğu artırabilir. Duygusal Kopukluk Cinsel İsteksizliği Nasıl Etkiler? Partnerler arasındaki iletişim eksikliği, fiziksel yakınlığı olumsuz etkileyebilir. Güven duygusunun azalması, cinsel birliktelikten kaçınmaya neden olabilir. Partnerin duygusal ihtiyaçlarının karşılanmaması, cinsel arzunun zamanla kaybolmasına sebep olabilir. Cinsel İsteksizlik Duygusal Kopukluğu Nasıl Tetikler? Fiziksel temasın azalması, partnerler arasında soğukluk yaratabilir. Cinsel yakınlık eksikliği, duygusal bağın zayıflamasına ve çiftlerin birbirine yabancılaşmasına neden olabilir. Partnerlerden birinin cinsel isteksizlik yaşaması diğer partnerde reddedilmiş veya istenmeyen hissetmesine yol açabilir. Cinsel İsteksizliğin Yaygın Nedenleri Cinsel isteksizlik; fiziksel, duygusal ve psikolojik birçok faktörden kaynaklanabilir. Stres ve Yorgunluk : Yoğun iş temposu, ebeveynlik sorumlulukları ve günlük hayatın getirdiği stres, cinsel isteğin azalmasına neden olabilir. İletişim Eksikliği : Partnerler arasındaki duygusal mesafe, fiziksel yakınlaşmayı da olumsuz etkileyebilir. Özgüven Sorunları : Beden imajı, kilo problemleri veya performans kaygısı gibi konular cinsel isteği olumsuz etkileyebilir. Geçmiş Travmalar : Çocuklukta yaşanan travmalar veya geçmiş ilişkilerdeki olumsuz deneyimler, kişinin cinselliğe karşı mesafeli olmasına sebep olabilir. İlişkisel Sorunlar : Çiftler arasında yaşanan tartışmalar, çözümlenmemiş problemler ve kırgınlıklar cinsel hayatı olumsuz etkileyebilir. Hormon Düzeyleri ve Sağlık Problemleri : Hormon dengesizlikleri, kronik hastalıklar veya ilaç kullanımı cinsel isteği azaltabilir. Duygusal Kopukluğun İşaretleri Nelerdir? Partnerle duygularını paylaşmakta zorlanma Birlikte vakit geçirme isteğinin azalması Empati eksikliği ve artan tartışmalar Fiziksel temastan kaçınma İlişkiye dair umutsuzluk hissi İlişkideki Yakınlığı Tekrar Kazanmak İçin Neler Yapmalı? İletişimi Güçlendirin : Partnerinizle açık ve dürüst bir şekilde konuşmak, duygusal yakınlığı artırmanın en önemli yollarından biridir. Birlikte Kaliteli Zaman Geçirin : Rutin dışına çıkıp birlikte yeni deneyimler yaşamak ilişkinizi canlandırabilir. Fiziksel Teması Arttırın : Küçük dokunuşlar, sarılmalar ve el ele tutuşmak duygusal bağı güçlendirebilir. Stresi Azaltın : Birlikte yapılan rahatlatıcı aktiviteler, yürüyüşler, bilinçli farkındalık egzersizleri ve benzeri etkinlikler stresinizin azalmasına destek olabilir bu durum da ilişkiyi olumlu yönde etkileyebilir. Profesyonel Destek Alın : Çift terapisi, duygusal kopukluğu ve cinsel isteksizliği aşmada etkili bir yöntem olabilir. Duygusal ve Fiziksel Yakınlık İçin Adımlar Atın İlişkilerde zaman zaman uzaklaşmalar yaşanabilir ancak bu durum çözümsüz değildir. Cinsel isteksizlik ve duygusal kopukluk konusunda farkındalık kazanmak ve çaba göstermek çiftlerin birbirine tekrar yakınlaşmasını sağlayabilir. Unutmayın, sağlıklı bir ilişki emek ve anlayış gerektirir. Bu konuda destek almak isterseniz bizimle iletişime geçip deneyimli psikologlarımız ile ücretsiz 15 dakikalık ön görüşme planlayabilirsiniz. Sağlıkla ve sevgiyle kalın.

  • Anne-Baba Tutumları Çocukların Psikolojisini Nasıl Etkiliyor?

    Anne ve babanın davranışlarının çocukların psikolojisine etkisi nedir? Anne ve babaların çocuklarına karşı sergilediği tutumlar çocuklarının kişilik gelişimi, duygusal dengesi ve sosyal ilişkileri üzerinde büyük bir etkiye sahiptir. Ebeveynlerin davranış biçimleri, çocukların kendilerine olan güvenlerinden başkalarıyla kurdukları ilişkilere kadar pek çok alanda belirleyici olur. Peki, farklı ebeveyn tutumları çocukları nasıl etkiler? 1. Otoriter Tutum Otoriter ebeveynler, çocuklarından yüksek beklentiler içinde olup kurallara sıkı sıkıya bağlı kalmalarını isterler. Bu tür ebeveynler, genellikle katı disiplin yöntemleri uygular ve çocuğun görüşlerini pek dikkate almazlar. Bu çocuklar genellikle: Düşük öz güven geliştirebilir, Kaygı ve stres seviyeleri yüksek olabilir, İlerleyen yaşlarda otorite figürlerine karşı ya aşırı boyun eğici ya da isyankar olabilirler. 2. İzin Verici (Aşırı Hoşgörülü) Tutum Bu ebeveynler, çocuklarının her istediğini yerine getirir ve onlara çok fazla özgürlük tanır. Kurallar gevşek ya da hiç yoktur. Bu tür bir yetiştirilme tarzı çocuklarda: Sınırlara karşı duyarsızlık, Sorumluluk bilincinin gelişmemesi, Dürtü kontrolü ile ilgili sorunlar yaratabilir. 3. İlgisiz (İhmal Edici) Tutum Bu ebeveynler, çocuklarının duygusal ve fiziksel ihtiyaçlarına yeterince cevap vermezler. Çocuklarının eğitimine, sosyal hayatına veya duygusal durumlarına ilgisiz kalabilirler. Bu durum çocuklarda: Güvensizlik duygularının artmasına, Sosyal ilişkilerde zorluk çekmelerine, Özgüven eksikliğine sebep olabilir. 4. Demokratik Tutum Demokratik ebeveynler, çocuklarına sevgi ve saygı çerçevesinde yaklaşırken aynı zamanda net kurallar koyar ve onları yönlendirirler. Çocuklarının fikirlerini dinler, karar alma süreçlerine dahil ederler. Bu tutum çocuklarda: Sağlıklı öz güven gelişimini destekler, Problem çözme becerilerini geliştirir, Duygusal zekanın yüksek olmasını sağlar. Denge Önemlidir! Çocukların sağlıklı bir psikolojik gelişim süreci yaşaması için ebeveynlerin ne çok baskıcı ne de çok serbest olmaları gerekir. Sevgi, sınır ve yönlendirme arasında dengeli bir yaklaşım benimseyen anne-babalar, çocuklarının hem kendine güvenen hem de toplumsal kurallara uyum sağlayan bireyler olarak yetişmelerine yardımcı olur. Unutmayın, ebeveyn tutumları zaman içinde değişebilir ve her çocuk farklıdır. Çocuğunuzu anlamaya çalışmak ona en uygun ebeveynlik stilini geliştirmek için en önemli adımdır. Bu konuda destek alma isteğiniz; İzmir Karşıyaka'da uzman bir psikolog arayışınız veya online psikolog, online terapi arayışınız varsa veya danışmanlık hizmetlerimiz hakkında daha fazla bilgi almak ya da bir randevu veya 15 dakikalık ücretsiz ön görüşme oluşturmak istiyorsanız bizlere ulaşabilirsiniz. Sağlıkla Kalın.

bottom of page