Arama Sonuçları
Boş arama ile 238 sonuç bulundu
- Anne-Baba Tartışmalarının Çocuk Üzerindeki Etkileri
İzmir Karşıyaka Çift ve Aile Terapisi veya Çocuk Terapisi Ebeveynler arasındaki tartışmalar, çocukların ruh sağlığı üzerinde derin etkiler bırakabilir. Çocuklar, güvenli bir ortamda büyümek isterler ve anne-babalarının anlaşmazlıklarını gözlemlediklerinde kendilerini stres altında, korkmuş veya suçlu hissedebilirler. Özellikle sık ve yoğun tartışmalar, çocukların duygusal ve psikolojik gelişimlerini olumsuz etkileyebilir. Çocuklar Tartışmaları Nasıl Algılar? Yaş gruplarına göre çocuklar, anne-baba tartışmalarını farklı şekillerde algılar: 0-3 Yaş: Bebekler bile ebeveynlerinin ses tonundaki değişiklikleri fark edebilir ve bu durum onları huzursuz edebilir. 3-6 Yaş: Çocuklar tartışmaların anlamını tam olarak kavrayamasalar da gerginliği hissederler ve kaygılı hale gelebilirler. 7-12 Yaş: Bu yaş grubundaki çocuklar, ebeveynlerinin tartışmalarını daha bilinçli bir şekilde yorumlayabilir ve kendilerini suçlu hissedebilirler. Ergenlik Dönemi: Gençler, anne-baba arasındaki anlaşmazlıklara karşı daha hassas olabilirler ve bu durum onların okul başarısını, sosyal ilişkilerini ve özgüvenlerini etkileyebilir. Tartışmaların Çocuk Üzerindeki Olumsuz Etkileri Nelerdir? Kaygı ve Stres: Çocuklar sürekli olarak kavga eden ebeveynlerin yanında kendilerini güvende hissetmezler. Davranış Problemleri: Saldırganlık, içe kapanma veya öfke patlamaları görülebilir. Özgüven Eksikliği: Anne-baba arasındaki olumsuz ilişki, çocuğun kendini değersiz hissetmesine yol açabilir. İlişki Kurmada Zorluk: Tartışmalar içinde büyüyen çocuklar, ilerleyen yaşlarında sağlıklı ilişkiler kurmakta zorlanabilirler. Çocukların Tartışmalara Verdiği Tepkiler Nasıl Fark Edilir? Çocuklar, ebeveynlerinin tartışmalarına farklı şekillerde tepki verebilir. Bazı çocuklar içine kapanırken bazıları saldırganlaşabilir. Ebeveynler, çocuklarının duygusal tepkilerini anlamak için şu işaretlere dikkat etmelidir: İçe kapanma: Çocuk konuşmayı bırakıyorsa, sosyal ortamlardan kaçıyorsa bu bir stres belirtisi olabilir. Aşırı hareketlilik veya saldırganlık: Çocuk, duygularını ifade edemediğinde öfke patlamaları yaşayabilir. Fiziksel belirtiler: Baş ağrısı, mide ağrısı gibi stres kaynaklı fiziksel şikayetler artabilir. Sağlıklı Tartışma Kültürü Nasıl Oluşturulur? Ebeveynlerin anlaşmazlıklarını daha sağlıklı bir şekilde ele alması, çocukları olumsuz etkilerden koruyabilir. Sağlıklı bir tartışma kültürü oluşturmak için dikkat edilmesi gereken önemli noktalar bulunmaktadır. "Ben dili" kullanmak: "Sen hep böylesin" gibi suçlayıcı ifadeler yerine "Ben bu durumda üzülüyorum" gibi duygulara odaklanan ifadeler tercih edilmelidir. Sakinleşmeden konuşmamak: Öfke anında yapılan tartışmalar daha yıkıcı olabilir. Önce sakinleşip sonra konuyu ele almak önemlidir. Tartışma sonrası çocuğa güven vermek: Ebeveynler bir anlaşmazlık yaşadığında çocuğa, bunun onun suçu olmadığını anlatmak ve sevildiğini hissettirmek gerekir. Çocuklarla Tartışma Sonrası Nasıl Konuşulmalı? Anne-baba tartışmalarının çocuk üzerinde olumsuz bir etki bırakmaması için ebeveynlerin bilinçli bir iletişim kurması gerekir. Tartışma sonrası çocuk ile iletişim kurmak önemlidir. "Anne ve baba bazen anlaşmazlık yaşayabilir ama bu senin suçun değil." Çocuklar genellikle tartışmalardan kendilerini sorumlu hissederler bu yüzden onların suçlu olmadığını vurgulamak önemlidir. "Seni çok seviyoruz ve her zaman yanında olacağız." Çocuğa sevgi ve güven duygusu vermek olası kaygıları hafifletebilir. Çocuğun duygularını ifade etmesine izin vermek: "Bu seni nasıl hissettirdi?" gibi açık uçlu sorular sorarak duygularını paylaşmasına yardımcı olunmalıdır. Ebeveynler Ne Yapmalı? Tartışmalarınızı çocuğun yanında yapmamaya özen gösterin. Çocuğunuzu suçlu hissettirecek ifadelerden kaçının. Ona sevgi ve güven verin. Öfkenizi kontrol etmeye çalışın ve yıkıcı değil yapıcı bir dil kullanmaya çalışın. Gerekiyorsa çift ve aile terapisi veya çocuk terapisi yani bir uzman desteği almaktan çekinmeyin. Anne-baba arasındaki tartışmalar her zaman tamamen önlenemez çünkü günlük hayatın koşturmacası, bireysel problemler, ilişki dinamikleri ve diğer pek çok durum çiftlerin anlaşamamasına yol açabilir ancak önemli olan bu süreçlerin çocuğun ruh sağlığını olumsuz etkilememesi için sağlıklı iletişim becerilerinin geliştirilmesidir. Eğer siz de çocuğunuzun bu süreçten en az hasarla çıkmasını istiyorsanız, bir çocuk terapistinden destek alabilirsiniz. İzmir Karşıyaka'da çocuk psikolojisi veya İzmir Karşıyaka'da Çift ve Aile Terapisi üzerine uzman desteği almak isterseniz, oyun terapisi ve bireysel danışmanlık hizmetleri için bizimle iletişime geçebilir, uzmanımız ile ücretsiz 15 dakikalık ön görüşme gerçekleştirebilirsiniz. Sağlık ve sevgiyle kalın.
- Öğrenilmiş Çaresizlik
Çaresizlik, insanın doğuştan sahip olduğu bir duygudan ziyade yaşadığı deneyimlerle sonradan öğrendiği bir durumdur. Hayatta karşılaşılan zorluklar, üstesinden gelinemeyen engeller ve ardı ardına yaşanan başarısızlıklar, bireylerin bir şeyleri değiştirme gücüne sahip olmadıklarına inanmalarına yol açar. Öğrenilmiş Çaresizlik Öğrenilmiş Çaresizlik Üzerine Bir Deney Bir laboratuvara kocaman bir akvaryum kuruldu. Bu akvaryumun içinde küçük balıklar ve bir köpek balığı için yaşam ortamı oluşturuldu. Köpek balığı, bu yaşam alanında doğası gereği küçük balıklara zarar verirken sonradan akvaryumun ortasına akvaryumu iki kısma ayıracak bir cam yerleştirildi. Köpek balığı, akvaryumun bir kısmında yaşamına devam ederken ikiye ayrılan diğer tarafta küçük balıklar kendi yaşamlarına devam etti. Köpek balığı, küçük balıklara yeniden zarar vermek için her yeltenişinde sert bir cama çarptı. Tekrar ve tekrar… Her çarpışında acı daha derindi, umutları daha da söndü ve sonunda denemekten vazgeçti. Köpek balığının küçük balıklara zarar vermek için yaptığı denemeler 28 saat boyunca sürdü. 28 saatin sonunda köpek balığı, artık küçük balıkların tarafına geçip onlara zarar vermek için çabalamayı bıraktı. Araştırmacılar sonrasında akvaryumu ikiye ayıran camı kaldırdılar. Artık köpek balığı, küçük balıklara özgürce ulaşabilirdi. Ama köpek balığı daha sonrasında hiçbir çaba göstermedi. Hatta bu çabasızlığının yanında akvaryumun içinde istediği gibi yüzebilecek iken bile sanki araya konulan cam hâlâ varmış gibi küçük balıkların olduğu tarafa hiç geçmeyip camın konulduğu yeri aşmadan kendi alanında yaşamını sürdürdü. Yani köpek balığı görünmeyen bir duvarın ardına kendini hapsetti. İşte öğrenilmiş çaresizlik… Fiziksel sınırlar kaldırıldığında bile zihinsel sınırlar yerinde kalır. Öğrenilmiş çaresizliğin bireyler üzerindeki etkisi, artık engeller ortadan kalkmış olsa bile bireylerin harekete geçememelerine veya değişim için çaba göstermemelerine yol açar. Kendi gücüne olan inancını kaybeden kişi, başarısız olacağı ya da sonuç alamayacağı korkusuyla pasif kalmayı tercih eder. Öğrenilmiş çaresizlik, yalnızca bir duygu değil aynı zamanda bireyin potansiyelini kullanmasını engelleyen bir zihinsel pranga haline gelir. Bu zihinsel pranga, kişinin yalnızca eylemlerini değil hayallerini ve umutlarını da sessizliğe mahkûm eder. Artık dış dünyasındaki engeller değil iç dünyasındaki kabullenilmiş sınırlar onun adımlarını durdurur. Oysa çaresizlik, gerçekte bir kader değil sadece zihin tarafından yazılmış bir hikâyedir. Ve her hikâye gibi yeniden yazılabilir. Bir an gelir, bir farkındalık veya küçük bir cesaret kıvılcımı bu görünmez zincirleri kırabilir. İşte o zaman birey, aslında her zaman içinde var olan gücü keşfeder ve çaresizlik yerini yeniden filizlenen bir umutla değiştirir. Peki biz kaç kere görünmeyen camlara çarptık? Kaç kere vazgeçtik, denemeyi bıraktık? Oysa engeller bazı durumlarda kalkabilir, fırsatlar yeniden doğabilir. Ama önce kendi içimizdeki görünmez duvarları fark etmeliyiz. Belki de en büyük cesaret, vazgeçtiklerimize yeniden uzanmaktır. Peki, senin önündeki görünmez cam ne? Yaşar Üniversitesi Psikoloji Bölümü Öğrencisi Nurten Naz Öğütgen
- Anne ve Babanın Çocuğun Başarısındaki Rolü Nedir?
Anne ve Babanın Çocuğun Başarısındaki Rolü Nedir? Anne ve babalar, çocukların hayatında en etkili figürlerden biridir. Bir çocuğun akademik, sosyal ve duygusal başarısının temelinde ebeveynlerin tutumları, davranışları ve destek mekanizmaları yer alır. Ancak bu rolün çok boyutlu olduğu ve dikkatle ele alınması gerektiği unutulmamalıdır. 1. Ebeveyn Tutumlarının Başarıya Etkisi Ebeveynlerin çocuklarına yaklaşımı, başarıyı doğrudan etkileyen önemli bir faktördür. Araştırmalar, destekleyici ve sevgi dolu bir ebeveynlik tarzının çocukların akademik ve sosyal başarılarını artırdığını ortaya koymuştur. Destekleyici Tutumlar: Ebeveynlerin çocuklarına olan inancı ve destekleri, çocukların kendilerine olan güvenini artırır. Bu durum çocukların daha fazla çaba sarf etmesine ve başarıya ulaşmasına yardımcı olur. Baskıcı Tutumlar: Aşırı kontrolcü veya mükemmeliyetçi ebeveynlik, çocukların başarısını engelleyebilir. Çocuklar üzerindeki baskı, kaygı seviyelerini yükseltebilir ve başarıyı olumsuz etkileyebilir. Umursamaz Tutumlar: Ebeveynlerin çocuklarının hayatına ilgisiz kalması, çocukların motivasyonunu ve kendine olan güvenini düşürebilir. 2. Rol Model Olma Çocukların en önemli öğrenme yollarından biri model almadır. Anne ve babaların davranışları, çocukların davranışlarını şekillendirir. Bu nedenle ebeveynlerin, çocuklarına örnek olacak tutum ve davranışlar sergilemesi önemlidir. Çalışkanlık: Ebeveynlerin hedef belirleme, azim ve çalışma alışkanlıkları çocuklara başarı için ilham kaynağı olabilmektedir. Sorun Çözme: Problemlerle başa çıkma becerisi, çocuklara kriz anlarında yol gösterebilmektedir. Olumlu Yaklaşım: Hayata karşı olumlu bir tutum sergileyen ebeveynler, çocukların da bu bakış açısını benimsemesine yardımcı olabilmektedir. 3. Motivasyon ve Özgüven Desteği Başarı, çoğu zaman motivasyon ve özgüvenle doğrudan ilintilidir. Ebeveynlerin bu alanlarda sağladığı destek çocukların performansını önemli ölçüde etkileyebilmektedir. Pozitif Pekiştirme: Çocukların başarılarını takdir etmek onlara kendilerini özel hissettirir ve daha fazla başarı için motive eder. Gerçekçi Beklentiler: Ebeveynlerin çocuklarına karşı gerçekçi beklentiler belirlemesi onlara başarıya ulaşılabilir hedefler sunar. Cesaretlendirme: Ebeveynlerin çocukları hata yaptıklarında yanında olması ve tekrar denemeleri için cesaret vermesi uzun vadede çocukların daha dayanıklı bireyler olmasını sağlar. 4. Eğitim ve Çevresel Destek Ebeveynler, çocukların eğitim hayatında aktif bir rol oynadıklarında çocuklar daha başarılı olabilir. Evde Öğrenme Ortamı: Sessiz bir çalışma ortamı, kitaplara erişim ve teknoloji desteği gibi olanaklar çocuğun eğitim hayatını kolaylaştırabilmektedir. Eğitime Katılım: Okul etkinliklerine katılan ve öğretmenlerle iletişim halinde olan ebeveynler, çocuğun akademik ilerlemesini daha yakından takip edebilir. Zenginleştirici Aktiviteler: Sanat, spor ya da bilimle ilgili aktiviteler çocuğun yeteneklerini geliştirir ve potansiyelini keşfetmesine yardımcı olur. 5. Duygusal Destek Ebeveynler, çocukların duygusal gereksinimlerini karşıladıklarında çocuklar daha sağlıklı bir şekilde gelişir ve başarı potansiyellerini daha iyi kullanabilir. Empati: Çocuğun duygularını anlamak ve ona destek olmak kendini ifade etmesini kolaylaştırır. Duygusal Dayanıklılık: Çocuğa hayal kırıklıklarıyla başa çıkma yollarını öğretmek uzun vadeli başarı için kritik bir yetenektir. 6. Çocuğun Kendi Potansiyelini Keşfetmesine Yardımcı Olma Her çocuk benzersizdir ve kendi yeteneklerine, ilgi alanlarına sahiptir. Ebeveynlerin bu potansiyeli fark etmesi ve çocuğun bu alanlarda gelişmesine destek olması uzun vadeli başarıyı destekler. Bağımsızlığı Teşvik Etme: Çocuğun kendi kararlarını alıp sorumluluklarını yerine getirmesine olanak tanımak. Kıyaslama Yapmaktan Kaçınma: Her çocuğun farklı olduğunu kabul ederek bireysel gelişimlerini desteklemek. Anne ve babalar, çocukların başarı yolculuğunda kilit bir rol oynar. Destekleyici, sevgi dolu ve şefkatli bir ortamda yetişen çocuklar hem akademik hem de sosyal hayatta daha başarılı olur. Bununla birlikte, her çocuğun benzersiz olduğu unutulmamalı ve ebeveynlik yaklaşımı buna göre şekillendirilmelidir. Çocuğun başarısı, sadece akademik notlardan ibaret değildir ve ebeveynler çocuklarının tüm potansiyelini keşfetmesine yardımcı olmaya odaklanmalıdır. Bunun için sizlere öncelikle kendinize şu soruyu sormanızı rica ediyorum: ''Başarılı olmak nedir?'' Altuğ Psikoloji olarak anne, baba ve diğer ebeveynlere çocuklarınızın bu zorlu döneminde destek olabilmeleri için ebeveyn danışmanlığı sunmaktayız. Sizler de bizimle iletişime geçerek 15 dakikalık ücretsiz ön görüşmenizi hemen oluşturup danışmanlarımızla tanışma fırsatı yakalayabilirsiniz. Sağlıkla Kalın.
- Film Analizi: Mustang - Baskının Gölgesinde Büyümenin Hikâyesi
Mustang - (2015) Fransız - Türk yapımı olan Mustang (2015), Deniz Gamze Ergüven’in yönetmenliğinde bir taşra kasabasında büyüyen beş kız kardeşin özgürlük, kadınlık ve patriyarka kıskacında geçen hikâyesini ele alır. Film, yalnızca toplumsal baskının bir eleştirisi değil, aynı zamanda genç kadınların masumiyetini ve bu masumiyetin sistematik şekilde nasıl çarpıtıldığını da gözler önüne serer. Toplum ve Baskı Olmadığında Kızların Kıyafetleri Hikâyenin Başlangıcı: Masumiyet ve İlk Çatlaklar Film, en küçük kız kardeş olan Lale’nin geçmişe dair bir anlatısıyla başlar. “Her şey göz açıp kapayıncaya kadar değişti. Önce rahattık, sonra her şey boka sardı,” cümlesi, hikâyenin gidişatının trajik bir sona gideceğine dair bir ipucu verir. Lale, bu sözlerle izleyiciyi hikâyenin içine çeker ve ilk sahnelerde kızların neşeli, özgür yaşamlarına tanıklık ederiz. Özellikle deniz kenarında diğer çocuklarla deve güreşi oynadıkları sahne, masum bir eğlencenin tasviridir. Fakat hemen sonrasında bu masum eğlencenin nasıl çarpık ahlak anlayışıyla yargılandığını görülür. Çocukların Okul Sonrası Eğlenmek İçin Oynadıkları Sahne Eve döndüklerinde babaanneleri tarafından ahlaksızlıkla suçlanmaları ve şiddete maruz kalmaları, toplumun çocuksu bir masumiyeti nasıl kirlettiğini gözler önüne serer. Bu sahne, ahlakın aslında bireysel özgürlüklerin bastırılmasında kullanılan bir araç olduğunu açıkça ortaya koyar. Dahası, bu baskının bir kadın (babaanne) tarafından uygulanması, patriyarkanın yalnızca erkekler tarafından değil, kadınlar tarafından da içselleştirilip yeniden üretildiğini gösterir. Kızların Namuslarının Amca ve Babaanne Tarafından Tartışıldığı Diyalog Ahlak ve Baskı: Kadının Metalaştırılması Kızlar üzerindeki baskının arttığı sahneler giderek sertleşir. Amcaları Erol’un, kızları ahlaksızlıkla suçlaması ve onları bekaret kontrolüne götürmesi, toplumun kadını cinsellik üzerinden tanımladığı fikrini güçlendirir. Patriyarkanın cinselliği baskılaması ve tabu haline getirmesi, aynı zamanda her davranışı cinsellikle ilişkilendiren çarpık bir bakış açısını da doğurur. Kardeşlerin Toplumun Normlarını Temsil Eden ve Baskıyla Giydirilmiş Kıyafetleri Bu süreçte ev, bir hapishaneye dönüşür. Kızların dışarı çıkmaları yasaklanır, yemek yapma ve ev temizliği gibi görevler öğretilerek adeta “iyi bir eş” olmaları için yetiştirilirler. Baskıya rağmen kızlardan birinin gizlice evden çıkıp hoşlandığı erkekle zaman geçirmesi, bireysel özgürlük arayışının küçük bir isyanıdır. Ancak bu isyan, toplumun kadınları yalnızca metalaştırılmış birer varlık olarak gördüğü gerçeğini değiştirmez. Film boyunca bu metalaştırma, en büyük kız kardeşlerin görücü usulüyle evlendirilmesiyle daha da belirgin hale gelir. İlk evlilik, kızın mutluluğu ya da geleceği düşünülmeden yapılır. İkinci kız kardeş ise, ancak kendi sevdiği kişiyle evleneceğini söyler ve gelip istenmesi şartıyla kabul edilir ve bir tür pazarlık malzemesi haline gelir. Selma'nın İstemediği Evliliğinin Düğünü Bozukluk Kavramı: Namus Algısının Yarattığı Etiket Film boyunca “bozuk” kelimesi, kız kardeşlerin bekaretlerini kaybetme ihtimali üzerinden sıkça vurgulanır ve toplumun kadınların değerini yalnızca bekaretle ölçen baskıcı zihniyetini simgeler. “Bozuk” olmak, yalnızca bireyin davranışlarını değil, aynı zamanda ailesinin itibarını da sorgulayan bir etiket olarak sunulur. Kızların sürekli gözetim altında tutulması, eve kilitlenmeleri ve bekaret kontrolüne zorlanmaları, bu kavramın toplumsal normlar içinde ne kadar köklü bir yer edindiğini açıkça gösterir. Bekaret, bireysel bir durum olmaktan çıkarak, kadının özgürlüğünü ve özsaygısını hiçe sayan bir "namus" meselesine dönüşür. Bu baskının en çarpıcı örneği, ilk evlenen kız kardeşin gerdek gecesinin ardından çarşafta kan olmaması nedeniyle bekaret raporu almak üzere doktora götürülmesidir. Bu sahnelerde, kadının varlığını yalnızca cinsellik ve doğurganlık üzerinden tanımlayan patriyarkanın en karanlık yüzüyle karşılaşırız. Kızın, doktorun “Bekaret zarınız yerinde, bazen böyle durumlar yaşanabilir” demesine rağmen umursamaz bir tavır sergilemesi, bu çarpık düzeni protesto eden bir sessizlik olarak yorumlanabilir. Patriyarka, bu denetimle yalnızca kadın bedenini kontrol etmekle kalmaz, aynı zamanda kadının bireyselliğini de yok eder. “Bozuk” kelimesi, ahlaki yaftalamanın ötesinde, kadınların toplumsal normlara uymadığı takdirde hızla dışlanabileceğini ve bir tehdit olarak görülebileceğini çarpıcı bir şekilde ortaya koyar. Umudun ve Hevesin Katledilmesi Evi terk etmek için kullandıkları yolun fark edilmesiyle hapishaneleri gittikçe daralır. Sonrasında gelen yemek sahnesindeki televizyon sesi ise yaşananların sadece bireysel değil toplumsal yönünü gösterir. Zira televizyonu göremesek de televizyonda konuşan kişi dönemin iktidar partisinden bir siyasetçidir. Konuşmasında kadının toplum içerisinde gülemeyeceği ve iffetli olması gerektiğiyle ilgili ithamlarda bulunur. İronik bir şekilde o sırada kızlar kendi aralarında şakalaşıp gülerler. Ardından ise Amcaları güldüğü için kızlardan Ece’yi masadan kovar. Ece'nin İntihar Etmeden Önceki Son Gülüşü Gülüşünün de elinden alınmasıyla son nefesini de alamayacağını anlayan Ece, silahla kendini öldürür. Tüm bu yaşananlardan sonra evde kalan en küçük iki kardeş Lale ve Nur gitmeye karar verirler çünkü artık kaldıklarında öleceklerini biliyorlardır. Lale, filmin başında kendisine adresini veren öğretmenine gitmeyi planlar. Sonraki sahnede Lale, yine amcasının kardeşi Nur’a tecavüz etmesine şahit olur fakat bu kez durumdan babaannesinin de haberdar olduğunu görür. Babaannesi bu durumun yaşanmaması için sadece amcasını uyarmakla kalır. Sabah olduğunda ise sorunu çözmek için yapılması gerekeni değil Nur’u mağdur edeceğini Nur’a “Hanım oldun artık sen, yakında da evleneceksin” diyerek gösterir ve patriyarkanın mağduru olarak patriyarkaya hizmet eder. Direniş ve Kaçış: Bir Umut Hikâyesi Amcası ve babaannesi daha reşit bile olmayan ve amcasının tecavüzüne uğrayan Nur’u, askerlik yaşındaki biriyle evlendirirler. Lale ise artık kaçmak için tüm seçenekleri araştırmaya başlar. Lale, Nur’un evleneceği gece gelenlere kapıyı kilitler ve Nur, dışarıdakilere bu adamla evlenmek istemiyorum diye bağırır. Amcası çok sinirlenir ve bir hapishaneye dönüştürdüğü eve girmek için çabalar. Çıkan karmaşanın gürültüsünü davul zurna ile engellemeye çalışmaları ise kültürün bu durumu bastırmadaki rolünü temsil etmektedir. Yasin'in, Lale'ye Araba Kullanmayı Öğrettiği Sahne Lale kendisine araba kullanmayı öğreten adamı (Yasin’i) arar ve yardım ister. Bu sırada gittikçe gerilen ortam karşısında kardeşler evde arabanın anahtarını bulur ve evden kaçtıklarında ihtiyaçları olacak malzemeleri toplayarak fark edilmeden evden çıkarlar. Arabayla fazla ilerleyemeden ufak bir kaza yapıp arabadan iner ve ağaçlıkların arasında saklanmaya başlarlar. Bir süre saklandıktan sonra Yasin gelir ve onları otogara götürür. Kızların bu yoz sistemden kaçabilmelerine olanak tanıyan yegâne iki şeyin eğitimi temsilen hocası ve patriyarkanın dışında olup ona araba kullanmayı öğreten Yasin’in olması, bu sistemle nasıl baş edileceğine dair bir önerme sunar. Sonunda kızlar İstanbul’a vararak hocalarının evine gelirler ve var olabilmek için çıktıkları yolda başarıya kavuşurlar. Lale ve Nur'un Kaçarak İstanbul'a Gittikleri Sahne Sonuç Mustang , yalnızca bir hikâye değil, aynı zamanda toplumsal bir eleştiridir. Kadının toplumdaki yerini sorgulayan, patriyarkanın hem kadınlar hem de erkekler üzerindeki etkisini ele alan film, izleyiciyi derin bir sorgulamaya davet eder. Masumiyetin ve özgürlüğün baskıcı bir düzen tarafından nasıl yok edildiğini gözler önüne sererken, bireysel direnişin ve dayanışmanın önemini de vurgular. Deniz Gamze Ergüven’in bu cesur yapıtı, yalnızca Türkiye’de değil, dünyanın birçok yerinde kadınların yaşadığı baskıların bir yansımasıdır. Mustang , izleyiciyi hem duygusal hem de entelektüel bir yolculuğa çıkararak, toplumsal adaleti yeniden düşünmeye teşvik eder. Ege Üniversitesi Psikoloji Öğrencisi Emirhan USLU
- Boşanmanın Çocukların Psikolojisine Yansımaları
Boşanmanın Çocukların Psikolojisine Etkileri Nedir? Boşanma, modern toplumlarda giderek yaygınlaşan ve yalnızca ebeveynleri değil aynı zamanda çocukları da derinden etkileyen bir süreçtir. Çocuklar bu süreçte duygusal, sosyal ve bilişsel düzeyde çeşitli değişimler yaşayabilirler. Yapılan araştırmalar, boşanmanın çocuklar üzerinde hem kısa hem de uzun vadeli etkileri olduğunu göstermektedir. Ebeveynlerin boşanması çocukların psikolojisine çeşitli şekillerde etkiler bırakabilmektedir. Bu etkiler çocuk ve anne baba yapısına, yaşına, sosyal çevrelerine göre değişkenlik göstererek olumlu veya olumsuz olabilir. Boşanmanın Çocuklar Üzerindeki Psikolojik Etkileri 1. Duygusal ve Davranışsal Etkiler Boşanma, çocukların duygusal dünyasında genellikle yoğun bir çalkantıya yol açabilmektedir. Araştırmalara göre, ebeveynleri boşanma yaşayan çocuklarda depresyon, anksiyete, düşük benlik saygısı ve duygusal regülasyon sorunları görülme oranı daha yüksektir. Çocuklar, ebeveynlerin ayrılığıyla birlikte kayıp duygusu yaşayabilir ve bu durum uzun süreli bir yas sürecine dönüşebilir. Davranışsal olarak ise saldırganlık, içe kapanma, dikkat eksikliği ve okul başarısında düşüş gibi problemler gözlemlenebilir. Özellikle ergenlik dönemindeki çocuklar, bu duygusal ve davranışsal değişimleri daha yoğun yaşayabilirler ve riskli davranışlara yönelme riski taşıyabilirler. 2. Yaşa Bağlı Tepkiler Boşanmanın etkileri, çocukların yaşına ve gelişimsel dönemine göre farklılık gösterebilir: Okul Öncesi Dönem (3-6 Yaş): Küçük çocuklar, boşanmayı genellikle anlamlandırmakta zorlanır ve ebeveynlerinin ayrılmasından kendilerini sorumlu hissedebilirler. Bu yaş grubunda özellikle ayrılık kaygısı, regresyon (örn. alt ıslatma) ve öfke nöbetleri görülebilir. Okul Çağı Çocukları (7-12 Yaş): Bu dönemdeki çocuklar, boşanmanın duygusal sonuçlarını daha iyi anlayabilirler ancak ebeveynlerden birini "suçlama" eğilimi gösterebilirler. Ayrıca bu yaş grubundaki çocuklar sosyal çevrelerinde dışlanma ya da utanma hissi yaşayabilir. Ergenlik Dönemi (13-18 Yaş): Ergenler, boşanmayı yetişkin dinamikleriyle daha iyi anlamlandırabilirler. Ancak bu dönemde öfke, isyan ve ebeveynlere karşı mesafeli bir tutum sergileme eğiliminde olabilirler. Kimlik gelişimi sürecinde olan gençler, güven ve aidiyet duygularını zedeleyen bu süreçten daha derin etkilenebilirler. 3. Akademik ve Sosyal Hayat Üzerindeki Etkiler Boşanma, çocukların okul başarısı ve sosyal ilişkileri üzerinde de doğrudan bir etkiye sahip olabilmektedir. Yapılan uzun dönemli araştırmalar, boşanma yaşayan çocukların akademik başarılarında belirgin bir düşüş yaşama ihtimalinin daha yüksek olduğunu ortaya koymuştur. Bunun nedenleri arasında dikkat dağınıklığı, düşük motivasyon ve duygusal istikrarsızlık yer almaktadır. Sosyal açıdan ise çocuklar, arkadaş çevresinde izolasyon hissi yaşayabilirler. Özellikle ebeveynlerin çatışmalı bir boşanma süreci geçirmesi, çocuğun sosyal ilişkilerinde güven sorunlarına yol açabilir. Çocuklar, kendi ilişkilerinde de bağlanma sorunları ve kaygı geliştirme eğiliminde olabilirler. Ebeveyn Davranışlarının Rolü Boşanma sürecinde ebeveynlerin tutumu, çocukların bu süreci nasıl deneyimlediği üzerinde belirleyici bir rol oynar. Ebeveynler arasındaki çatışmanın yoğun olduğu durumlarda çocukların daha fazla psikolojik problem yaşaması muhtemeldir. Çocuğun bir ebeveyn tarafından diğerine karşı manipüle edilmesi (ebeveyn yabancılaştırma sendromu) gibi durumlar, çocuğun duygusal sağlığını ciddi şekilde zedeleyebilir. Pozitif ebeveynlik yaklaşımı, çocuğun bu süreci daha sağlıklı bir şekilde atlatmasına yardımcı olabilir. Özellikle şu unsurlar önemlidir: Çocukla açık ve yaşına uygun bir şekilde iletişim kurmak. Çocuğun ihtiyaçlarına öncelik vermek ve rutinlerini mümkün olduğunca korumak. Çocuğun her iki ebeveynle de sağlıklı bir ilişki sürdürmesine olanak tanımak. Boşanmanın Uzun Vadeli Etkileri Boşanmanın etkileri çocukların yetişkinlik dönemlerinde de sürrebilir. Bağlanma teorisine göre; çocuklukta yaşanan ailevi sorunlar, bireyin yetişkinlikte romantik ilişkilerine ve duygusal bağlarına yansıyabilir. Boşanma yaşayan ailelerdeki çocuklarda, boşanmaya karşı daha yüksek bir tolerans geliştirme ya da bağlanma sorunları nedeniyle ilişkilere karşı güvensizlik hissetme eğilimi görülebilir. Ancak boşanmanın etkiler her zaman olumsuz değildir. Destekleyici bir ortamda büyüyen çocuklar, boşanmayı bir öğrenme sürecine dönüştürebilir ve daha güçlü problem çözme yetenekleri geliştirebilirler. Yani bu durumu ailenin desteği ve bilinçli davranışlarıyla olumlu bir yöne çevirmek mümkündür. Desteğin Önemi Boşanma, çocuklar için zorlu bir süreç olsa da doğru yaklaşımlar ve destekle bu sürecin olumsuz etkileri en aza indirgenebilir. Çocukların sağlıklı bir duygusal gelişim göstermesi için şu önlemler alınabilir: Ebeveynler arasında sağlıklı bir iletişim ve iş birliği sağlanmalıdır. Çocukların duygusal ihtiyaçları fark edilmeli ve gerektiğinde bir uzmandan yardım alınmalıdır. Çocukların rutinleri korunmalı ve yaşamlarında istikrar sağlanmalıdır. Boşanma, hayatın bir gerçeği olabilir ancak çocukların duygusal sağlığını öncelikli kılmak, onların gelecekteki mutluluk ve başarısını şekillendirmek için kritik öneme sahiptir. İzmir Karşıyaka'da Psikolog, Aile ve Çift Danışmanı, Pedagog veya Çocuk Psikoloğu arıyorsanız biz sizin yanınızdayız. 15 dakikalık ücretsiz ön görüşme ile destek almaya hemen başlayın. Sağlıkla, sevgiyle ve mutlulukla kalın.
- Film Analizi: Close - Bir Dostluğun Sessiz Çığlığı
Close (Yakın) - (2022) Close , yönetmen Lukas Dhont'un büyüme, dostluk ve kayıp temalarını ele aldığı, izleyiciyi derinden etkileyen bir başyapıt. Film, çocukluğun masumiyetini, ergenliğin karmaşıklığını ve toplumun dayattığı normların bireyler üzerindeki yıkıcı etkisini güçlü bir sinematografik anlatımla işler. Remi ve Leo'nun arkadaşlıkları üzerinden, toplumsal baskıların ve akran zorbalığının bir dostlukta yaratabileceği çatlakları incelerken, insan ruhunun hassasiyetini de gözler önüne serer. Dostluk ve Çocukluğun Masumiyeti Film, siyah bir ekranla başlar. Sadece Remi ve Leo’nun konuşmalarını duyduğumuz bu sahnede. Karakterlerimizin kendilerine ait hayali bir dünyada düşmanlardan kaçtıkları bir senaryo içerisinde olduklarını görürüz. Gölgeler ve sarı renk tonlarıyla çekilen sahne, nostaljik bir his uyandırır; sanki bu iki çocuk, dış dünyanın karmaşasından uzakta, kendilerine ait bir evrende yaşamaktadır. Kendi yarattıkları dünyalarında son derece mutludurlar. Ardından çiçek tarlasında neşe içinde koştukları görüntülerle bu masumiyet somutlaşır. Film, bu sahnelerle, dostluğun en saf halini resmeder. Remi ve Leo'nun bu saf dünyası, yalnızca birbirlerine duydukları sevgiden değil, aynı zamanda çevrelerinden gelen anlayışsızlığın henüz onları etkilememesinden kaynaklanır. Ancak bu huzur, okulun ilk günüyle birlikte bozulmaya başlar. Diğer çocukların meraklı soruları ve alaycı tavırları, bu dostluğu sorgular hale gelir. “Birlikte misiniz?” sorusunun ardından gelen gülüşmeler, Remi ve Leo’nun arkadaşlıkları üzerinde ilk çatlakları oluşturur. Bu basit gibi görünen davranışlar, özellikle Leo’nun rahatsız olmasına neden olur. Toplumsal Algıların Yükü Ergenlik, hem fiziksel hem de zihinsel değişimlerin olduğu, kimlik arayışının ve toplumsal kabul görme ihtiyacının yoğunlaştığı bir dönemdir. Leo, dış dünyanın baskılarına daha fazla boyun eğen taraf olur. Diğer çocukların soruları ve alayları, Leo'nun Remi ile olan arkadaşlığına mesafe koymasına neden olur. Bu mesafe başlangıçta küçük bir rahatsızlık gibi görünse de zamanla büyür ve dostluğun dinamiklerini tamamen değiştirir. Leo, toplumun beklentilerini karşılamak ve kendini korumak adına Remi’den uzaklaşmayı seçer. Bu süreçte, Leo’nun içsel çatışması gittikçe büyür. Bir yanda Remi’ye duyduğu sevgi ve bağlılık, diğer yanda ise toplumsal yargılar ve akran zorbalığına karşı duyduğu korku vardır. Leo’nun bu çatışmayı çözmek için seçtiği yol, Remi’den uzaklaşmaktan ve dolayısıyla onu kırmaktan geçer. Akran Zorbalığının Yıkıcı Etkisi Film, akran zorbalığının etkilerini çok yönlü bir şekilde ele alır. Zorbalık, yalnızca fiziksel bir tehdit değildir; aynı zamanda duygusal bir yük ve kimlik gelişimini tehdit eden bir faktördür. Leo, diğer çocukların kendisine yönelttiği alaylara ve baskılara karşı Remi’den uzaklaşarak tepki verir. Bu, bir savunma mekanizması gibi görünse de Remi için derin bir yalnızlık ve dışlanmışlık hissi yaratır. Remi, Leo’nun uzaklaşmasına anlam vermekte zorlanır. Onu anlamaya ve dostluklarını korumaya çalışır. Ancak Leo’nun her uzaklaşma hamlesi, Remi’yi biraz daha yalnız bırakır. Film, bu süreçte Remi’nin duygusal çöküşünü sessiz ama etkili bir şekilde işler. Özellikle Remi’nin obua çaldığı sahne, karakterin yalnızlığını ve duygusal yükünü izleyiciye hissettirir. Leo’nun bu sahneyi izlerken gözlerinin dolmasının birçok nedeni olabilir. Fakat kesin olan bir şey bunu saklaması gerektiğini düşündüğüdür. Sessiz Kopuş ve Trajedinin Gelişi Remi ve Leo arasındaki sessiz kopuş, filmin merkezinde yer alır. Bu kopuş, sadece fiziksel bir mesafeyi değil, aynı zamanda duygusal bir bağın yavaşça çözülmesini temsil eder. Remi’nin Leo’ya olan bağlılığı, onun için bir çıkış noktasıdır. Ancak Leo’nun mesafeli tavırları, Remi’yi giderek daha da yalnızlaştırır. Özellikle Leo’nun buz hokeyi takımına girişi, bu mesafenin kanıtı haline gelir. Leo belki de kendisi hakkındaki izlenimi ve algıyı değiştirmek ve diğer çocuklar tarafından kabul göreceğini düşündüğü için buz hokeyinin takımına girer. Daha sonraki sahnelerde Remi “Takıma ben de katılayım mı?” Diye sorsa da Leo sessiz kalarak istemediğini belli eder. Remi’nin takıma girmesini istememesi Leo’nun Remi’den uzak durmak ve hakkındaki algıyı değiştirmek için bunu yaptığını gösterir. Bir süre sonra Remi’nin kırgınlığı öfkeye dönüşür ve Leo’yla okulda kavga eder. Kavganın ardından birbirleriyle konuşmadan geçen birkaç günün sonunda bir sınıf gezisi yapılır. Film sessiz bir çığlık atar burada. Remi sınıf gezisine katılmaz. Neden katılmadığını ise geziden dönüldüğünde Leo annesinden öğrenir. Uzunca bir sessizliğin ardından annesine Remi’yi soran Leo en sonunda “O artık burada değil” cevabını alır. Hızlıca Remi’nin evine gider. Banyonun kapısının kırılarak açıldığını görür. Daha önceki kavgalarında yaptığı gibi Remi’nin kendisini banyoya kilitlediğini ve intihar ettiğini anlar. Remi’nin seçtiği yolun kendi davranışlarıyla bağlantılı olduğunu fark eder. Bu farkındalık, Leo’nun derin bir suçluluk duygusuna kapılmasına neden olur. Kayıp, Yüzleşme ve İyileşme Remi’nin kaybı, Leo’nun hayatında bir dönüm noktasıdır. Bu kayıp, sadece bir dostu kaybetmekle ilgili değildir; aynı zamanda Leo’nun kendi kimliği ve duygularıyla yüzleşmesini gerektirir. Leo, başlangıçta bu kaybın ağırlığını taşımakta zorlanır ve acısını içine gömer. Remi’nin yokluğuyla yüzleşememesi, onu daha da içine kapanık bir hale getirir. Ancak Remi’nin annesiyle olan etkileşimleri, Leo için bir yüzleşme ve iyileşme sürecinin başlangıcı olur. Özellikle Remi’nin annesiyle ilk etkileşiminde “Aranızda ne oldu?” sorusu, Leo’nun kendisiyle ve geçmişteki davranışlarıyla hesaplaşmasını tetikler. Film, bu yüzleşmeyi güçlü bir sahnede doruğa ulaştırır: Leo, ikinci kez Remi’nin annesiyle konuşmaya gider ve intiharın kendisi yüzünden olduğunu ve Remi’yi kendisinden uzaklaştırdığını itiraf eder. Bu sahnede yaşanan katarsis, hem Leo hem de Remi’nin annesi için kaybın ağırlığını hafifletir ve birbirlerine yaslanırlar. Hayatın Döngüselliği ve İleriye Bakış Filmde hayatın döngüselliği, çiçek tarlası metaforu üzerinden güçlü bir şekilde işlenir. Hikaye, Leo ve Remi’nin bir çiçek tarlasında koştuğu sahnelerle başlar ve Leo’nun aynı tarlada yalnız koşmasıyla son bulur. Çiçeklerin bir ömrü vardır: açar, büyür, solup gider ve yerini yenilere bırakır. Bu, yaşamın döngüselliğini ve ölümün bu döngüdeki yerini sembolize eder. Remi’nin kaybı, bu döngüde ölümün kaçınılmazlığını Leo’ya öğretir. Başlangıçta kaybı kabullenmekte zorlanan Leo, Remi’nin ölümünü anlamlandırarak yaşamın doğal akışını kabul eder. Leo’nun buz hokeyi oynarken kırılan kolunun alçısının çıkarılması, onun iyileşme sürecine girdiğinin metaforudur. Leo, Remi’nin ölümünü kabul eder ve onun yokluğunda yaşamaya devam etmeyi seçer. Filmin sonunda, Leo’nun tarlada yalnız koşmaya devam etmesi, bu döngüde ölümün yerini anlaması ve yaşamın devam ettiğini fark etmesiyle mümkün olur. Ebeveynlerin Sorumluluğu Filmde ebeveynlerin çocuklarına karşı olan sorumlulukları alt başlık olarak ele alınabilir. Film, ebeveynlerin, çocuklarını yalnızca sevgiyle değil, aynı zamanda sosyal ve duygusal becerilerle donatarak desteklemesi gerektiğini hatırlatır. Bu, ebeveynlerin farkında olmadan çocuklarının başka çocuklara yapabilecekleri zorbalığın nelere yol açabileceğini gözler önüne serer. Ebeveynler çocuklarına olan sorumlulukları kadar. Çocuklarının olumsuz eylemlerini engellemek adına da sorumluluğa sahiptirler. Film, ebeveynlerin varlığının farkında olmadıkları bir sorumluluklarının kırılgan bir çocuğun hayatına mal olabileceğini gösterir. Sonuç Close , bir dostluğun masumiyetini ve ergenliğin karmaşıklığını derin bir hassasiyetle işler. Film, toplumsal normların bireyler üzerindeki baskısını, akran zorbalığının yıkıcı etkilerini ve kayıpların ardından gelen iyileşme sürecini güçlü bir şekilde anlatır. Remi ve Leo’nun hikayesi, sadece bir dostluğun hikayesi değil; aynı zamanda kimlik, sevgi ve insan olmanın anlamı üzerine güçlü bir meditasyondur. Close , izleyiciyi hem ağlatan hem de düşündüren bir film olarak kalplerde yer eder. Ege Üniversitesi Psikoloji Öğrencisi Emirhan USLU
- Film Analizi: There Will Be Blood - Hırs, Yalnızlık ve Amerikan Rüyası'nın Çöküşü
There Will be Blood (Kan Dökülecek) - (2017) Paul Thomas Anderson’ın There Will Be Blood (Kan Dökülecek) filmi, 20. yüzyılın başlarında Amerika’da petrol endüstrisinin yükselişini anlatırken insan doğasının hırs, açgözlülük ve insan doğasının en karanlık köşelerine odaklanır. Film, Daniel Plainview adındaki hırslı bir petrolcünün hayatı üzerinden başarı, güç, yalnızlık ve ahlaki çöküş temalarını işler. Daniel’in hikayesi, Amerikan Rüyası’nın parlak vaatlerinin ardındaki karanlığı ve bu rüyanın insana olan maliyetini gözler önüne serer. Daniel Plainview: Hırsın ve Ahlaki Çöküşün Simgesi Daniel Plainview, filmin başında zorlu koşullarda maden arayan, ölümle burun buruna gelen bir adam olarak karşımıza çıkar. Madeni bulduğunda söylediği “There she is” (İşte buradasın) cümlesi, onun başarıya ve maddi kazanca olan tutkusunu açıkça ortaya koyar. Bu sahne, Daniel’in hayatta kalma mücadelesi ile hırsı arasındaki ince çizgiyi gösterir. Maden ararken yaşadığı ve tüm yaşamını topallayarak geçirmesine sebep olan ölümcül bir kazanın ardından bile başarıya ve güce odaklanması, onun kişiliğinin temelini oluşturan pragmatizm ve acımasızlığın bir göstergesidir. Daniel’in karakteri, psikolojik açıdan incelendiğinde, “gölge” kavramıyla örtüşür. Carl Jung’un teorisine göre gölge, kişinin bastırdığı, kabul etmek istemediği karanlık yönlerini temsil eder. Daniel, film boyunca bu gölgeyi benimser ve onun kontrolü altına girer. Özellikle oğlu H.W.’yi patlama sonrası petrole tercih etmesi, bu dönüşümün en çarpıcı örneğidir. Bu an, Daniel’in artık hırs tarafından tüketilen bir adama dönüştüğünü ve insani bağlarını feda etmeye hazır olduğunu gösterir. H.W. Plainview: İnsani Bağların Sembolü H.W., Daniel’in hayatında insani bağların ve sevginin tek temsilcisidir. Ancak Daniel’in hırsı, bu bağı da yok eder. H.W.’nin işitme duyusunu kaybetmesi ve Daniel’in onu bir sağırlar okuluna göndermesi, sadece pratik bir karar değil, aynı zamanda Daniel’in insani duygularından vazgeçtiğinin bir göstergesidir. Bu eylem, Daniel’in artık başarı ve güç uğruna her şeyi feda edebileceğini ortaya koyar. H.W. ile olan ilişkisinin bozulması, Daniel’in ahlaki çöküşünün en somut örneklerinden biridir. Eli Sunday: Dini Otorite ve İktidar Mücadelesi Eli Sunday, Daniel’in tam zıttı gibi görünse de aslında onun kadar hesapçı ve çıkarcı bir karakterdir. Eli, dini otoriteyi kullanarak topluluk üzerinde güç kurmaya çalışır. Ancak onun performatif şeytan çıkarma ayinleri ve vaazları, tıpkı Daniel’in petrol yoluyla refah vaatleri gibi, kişisel çıkarlarını gizlemeye yönelik araçlardır. İki karakter arasındaki dinamik, karşılıklı manipülasyon ve sömürüye dayalı bir ilişkiyi yansıtır. Eli ve Daniel arasındaki çatışma, iki farklı iktidar biçiminin mücadelesidir: dini otorite ve kapitalist hırs. Daniel’in Eli’yi “milkshake” sahnesinde acımasızca aşağılaması, sadece kişisel bir hesaplaşma değil, aynı zamanda ahlaki ve manevi değerlerin reddinin bir tezahürüdür. Bu sahne, Daniel’in nihilizmini ve her türlü ahlaki çerçeveyi reddedişini gösterir. Her ne kadar çıkarlarının çatışmasından dolayı birbirleri için rakip görünseler de konuşmanın birinde Eli, işçilerin alkol kullandıklarını bunun engellenebileceğinden bahseder fakat Daniel pek umursamaz. Burada film, kritik bir noktaya parmak basar. İnancın da faydacı tarafını gösterir bize. Alkol kullanımı inanç yoluyla engellemek verimi artırır. Eli inancın gücünü Daniel ile paylaşmaya çalışmıştır fakat Daniel yalnızdır ve sıfırdan yükselirken yanında kimseyi istememektedir. Onun için herkes rakiptir. Hırsın Yıkıcı Etkisi ve Ahlaki Çöküş Kan Olacak , hırsın yıkıcı etkilerini ve maddi başarının boşluğunu ustalıkla ele alır. Daniel Plainview’in karakter arkı, azimli bir maden arayıcısından canavarlaşmış bir figüre dönüşümünü gösterir. Film, Amerikan Rüyası’nın karanlık yüzünü ortaya koyarken, kontrolsüz hırsın bireyi nasıl tükettiğini ve insani değerleri nasıl yok ettiğini vurgular. Filmin sonunda Daniel, muazzam bir servete kavuşmuş ancak tamamen yalnız kalmıştır. Eli’yi vaftiz edip öldürmesi, onun ahlaki çöküşünün final noktasıdır. “Ben bittim” cümlesi, Daniel’in artık insanlığını tamamen kaybettiğinin bir itirafıdır. Bu son, hırsın ve açgözlülüğün bedelini ödeyen bir karakterin trajedisini simgeler. Sonuç: Hırsın Bedeli Kan Olacak , hırs, açgözlülük ve insan doğasının karanlık yüzü üzerine derinlemesine bir incelemedir. Daniel Plainview’in ahlaki çöküşü, kontrolsüz hırsın bireyi nasıl tükettiğini ve insani değerleri nasıl yok ettiğini gösterir. Film, Amerikan Rüyası’nın altında yatan karanlığı ve maddi başarının boşluğunu gözler önüne sererken, izleyiciye hırsın bedelini düşünmeye davet eder. Paul Thomas Anderson’ın yönetmenliği ve Jonny Greenwood’un unutulmaz müziği, filmin temalarını güçlendirerek huzursuzluk ve gerilim dolu bir atmosfer yaratır. Kan Olacak , sadece bir film değil, aynı zamanda insan doğası üzerine derin bir psikolojik çalışmadır. Ege Üniversitesi Psikoloji Öğrencisi Emirhan USLU
- Birinin Beni Anlamasını İstiyorum Ama Nasıl?
Kimse beni anlamıyor. İnsan olmanın en temel ihtiyaçlarından biri, anlaşıldığını hissetmektir. Ancak bu basit gibi görünen ihtiyaç, çoğu zaman tatmin edilmesi en zor olanlardan biridir. "Kimse beni anlamıyor" cümlesi, bir boş vermişlik veya sitem değil, derin bir içsel haykırıştır. Peki, bu kadar hayati olan anlaşılma ihtiyacı neden karşılanmaz? Ve biz, başkalarına gerçekten nasıl kendimizi anlatabiliriz? Anlaşılma İhtiyacının Kökeni Anlaşılma arzusu, çocukluktan itibaren bizimle olan bir ihtiyaçtır. Bebeklikte ağlamak bir iletişim biçimidir; bir bebek, ağlayarak kendini ifade eder ve bakım veren kişi bu ihtiyaca cevap verdiğinde kendini anlaşılmış hisseder. Zamanla dil gelişir ancak anlaşılma ihtiyacı sadece kelimelerle değil aynı zamanda jestlerle, duygularla ve bağ kurma arzusuyla büyümeye devam eder. İnsanlar, duygularını ifade etme ve karşılık bulma ihtiyacını doğrudan sosyal bağlarla besler. Ancak modern yaşamın karmaşıklığı ve hızında bu bağlar zayıflar; insanlar yüzeysel iletişimlere hapsolur ve "kimse beni anlamıyor" hissi daha da güçlenir. Anlaşılmak için İlk Adım: Kendini Anlamak Bir başkasının bizi anlamasını beklerken çoğu zaman kendimize şu soruyu sormayı unuturuz: Ben kendimi gerçekten anlıyor muyum? Duygularınızı, düşüncelerinizi ve ihtiyaçlarınızı tam olarak ifade edebilmek için önce kendi iç dünyanızı keşfetmeniz gerekir. Duygularınızı Tanıyın: Ne hissettiğinizi net bir şekilde tanımlayabilmek, anlaşılma yolunda ilk adımdır. Bu şekilde davranmak karmaşık hislerinizi netleştirir ve karşınızdakine daha açık bir şekilde ifade etmenizi sağlar. Yargısız Bir Şekilde Kendinize Yaklaşın: Kendinize karşı sert olmak duygularınızı bastırmanıza neden olabilir. Önce kendi hikayenizi dinleyin, yargılamadan ve reddetmeden. Yazıya Dökün: Hislerinizi yazmak, karmaşık duygularınızı anlamanın ve düzenlemenin güçlü bir yoludur. Yazdıkça kendi ihtiyaçlarınızı ve beklentilerinizi daha net görmeye başlarsınız. Başkalarına Kendimizi Anlatma Yolları Kendinizi ifade etmek, anlaşılma yolunda atacağınız ikinci adımdır. Ancak bu her zaman kolay değildir. Açık ve Net İfade: İnsanlar, dolaylı mesajları ve imaları her zaman anlayamaz. Duygularınızı ve ihtiyaçlarınızı açıkça ifade etmeyi öğrenin. Örneğin, "Bana hiç değer vermiyorsun" yerine "Beni önemsediğini hissetmek istiyorum" demek daha etkili olacaktır. Empati Kurmayı Teşvik Edin: Karşınızdaki kişinin sizin bakış açınızı anlamasına yardımcı olun. "Kendimi yalnız hissettiğimde desteğine çok ihtiyaç duyuyorum" gibi cümlelerle empati kurmayı kolaylaştırabilirsiniz. Dinleme ve Anlatma Dengesi: Anlatılmak kadar dinlenmek de önemlidir. Karşınızdaki kişinin duygularına ve bakış açısına alan tanıyarak karşılıklı bir anlayış köprüsü kurabilirsiniz. Sabırlı Olun: Herkesin sizi anlamasını beklemek gerçekçi değildir. İnsanların kendi algıları, ön yargıları ve geçmiş deneyimleri olduğunu unutmayın. Anlatmak ve anlaşılmak zaman alabilir. Anlaşılamama Korkusu ve Kendi Kendine Yeterlilik Anlaşılamama korkusu, insanları duygularını bastırmaya veya kendilerini tamamen kapatmaya itebilir. Ancak burada önemli olan anlaşılma ihtiyacını sadece dış kaynaklardan beklememektir. Kendinize destek olmayı öğrenmek anlaşılma ihtiyacınızı dengelemenin en etkili yollarındandır. Kendi Şefkatiniz Olun: Kendinizi anladığınızda ve kabul ettiğinizde, dışarıdan onay bekleme ihtiyacınız azalır. Bu da sizi duygusal olarak daha özgür hale getirir. Bağlantılarınızı Güçlendirin: Derin bağlantılar, anlaşılmayı kolaylaştırır. Bunun için güven ve samimiyet temelinde ilişkiler kurmaya özen gösterin. Anlaşılmak, insanın en derin arzularından biridir ancak bunu başkalarından beklemeden önce kendi içsesimize odaklanmamız gerekir. Kendini anlamanın ve ifade etmenin yollarını keşfettiğiniz zaman başkalarıyla daha anlamlı ve güçlü bağlar kurabilirsiniz. Unutmayın, anlaşılmak yalnızca bir talep değil aynı zamanda bir sanattır. Bu sanatı geliştirmek hem kendinizle hem de çevrenizdekilerle daha sağlıklı bir ilişki kurmanın anahtarıdır. Anlamak veya anlaşılmak konularında problemler yaşıyor ve bu konuda profesyonel bir desteğe ihtiyaç duyuyorsanız Altuğ Psikoloji olarak bu konuda da sizin yanınızdayız. Hemen bizimle iletişime geçip online veya İzmir Karşıyaka'daki ofisimizde yüz yüze görüşme planlayabilir veya psikologlarımız ile 15 dakikalık ücretsiz tanışma görüşmesi planlayabilirsiniz. Sağlıkla ve empatiyle kalın.
- Renklerin Psikolojik Etkileri: Hayatımızı Nasıl Şekillendiriyor?
Renkler farkında olmadan ruh halimizi, düşüncelerimizi ve davranışlarımızı etkileyen güçlü araçlardır. Psikoloji alanında yapılan birçok araştırma, renklerin duygusal ve fiziksel tepkiler üzerinde etkili olduğunu ortaya koymuştur. Gözlerimizle algıladığımız bu görsel uyaranlar, beynimizde karmaşık tepkilere neden olur ve karar alma süreçlerimizi bile şekillendirebilir. Peki, bu etkiler nelerdir ve hayatımızın hangi alanlarını etkiler? Renklerin Psikolojik Etkilerine Genel Bir Bakış Renklerin insanlar üzerindeki etkisi bireysel deneyimler, kültürel değerler ve toplumsal normlar gibi birçok faktörden etkilenir. Ancak genel olarak, bazı renklerin evrensel duygusal çağrışımları olduğu kabul edilir. Örneğin: Kırmızı , tutkuyu, enerjiyi ve hatta tehlikeyi tetikler. Mavi , huzur ve güven duygusunu ifade eder. Yeşil , doğayı ve dengeyi simgelerken, zihni rahatlatır. Sarı , neşe ve pozitiflikle ilişkilendirilir. Bu temel çağrışımların ötesinde, renklerin hem fiziksel hem de duygusal etkileri vardır. Örneğin, kırmızı rengin kalp atış hızını artırabileceği, mavinin ise sakinleştirici bir etkisi olduğu bilimsel araştırmalarla kanıtlanmıştır. Renklerin Beynimizdeki Etkisi Beynimiz, renkleri algılarken karmaşık bir süreç yürütür. Gözlerimizden gelen sinyaller, beynin farklı bölgelerinde işlenir ve bu sinyaller duygusal tepkilere dönüşür. Örneğin: Kırmızı , beynimizin uyarılmasını sağlayarak enerji seviyemizi yükseltir. Bu nedenle, dikkat çekmek için genellikle kırmızı renk tercih edilir. Mavi , amigdala üzerinde sakinleştirici bir etki yapar ve stres seviyemizi azaltır. Bu durum, neden birçok ofis tasarımında mavi tonlarının kullanıldığını açıklar. Yeşil , doğayla ilişkilendirildiği için rahatlatıcı ve yenileyici bir etkiye sahiptir. Bu yüzden hastaneler ve terapi merkezlerinde sıklıkla yeşil renk kullanılır. Nörolojik açıdan bakıldığında, renklerin beyindeki bu etkileri, hem ruh sağlığını hem de fiziksel sağlığı doğrudan etkileyebilir. Renklerin Günlük Yaşama Etkileri Renkler, hayatımızın hemen her alanında bilinçli veya bilinçsiz olarak kullanılmaktadır. 1. Pazarlama ve Marka Yönetimi Renkler, markaların kimliğini belirler ve tüketiciler üzerinde güçlü bir etki bırakır. Örneğin: Kırmızı , enerji ve tutkuyu çağrıştırmak isteyen markalar tarafından sıklıkla tercih edilmektedir. Mavi , güven ve profesyonellik mesajı vermek isteyen bankalar ve finans şirketleri tarafından sıkça kullanılır. Sarı ve turuncu , fast-food markalarında iştah açıcı etkisi nedeniyle tercih edilir. 2. Mekan Tasarımı ve Dekorasyon Renklerin mekanda yarattığı atmosfer, insanların o mekandaki hislerini şekillendirir: Mavi ve yeşil tonlar , yatak odası ve ofis gibi sakinleştirici bir ortam oluşturmak istenen alanlarda tercih edilir. Kırmızı , yemek odalarında veya restoranlarda iştah açıcı etkisi için kullanılır. Beyaz , ferahlık ve temizlik hissi yaratırken aşırı kullanımda soğuk bir etki bırakabilir. Renklerin Psikolojik Anlamları Kırmızı: Tutku ve enerjiyi çağrıştırır. Kırmızı, hem olumlu hem de olumsuz duyguları tetikleyebilir. Enerji verir, ancak aynı zamanda tehlike ve öfke ile de ilişkilidir. Araştırmalar, kırmızı renkli kıyafetlerin karşı tarafa daha baskın bir izlenim bıraktığını göstermektedir. Mavi: Huzur ve güveni çağrıştırır. Mavi, sakinleştirici etkisiyle bilinir. Bu yüzden, birçok sosyal medya platformu kullanıcılarına güven aşılamak için mavi renk temalarını tercih eder. Yeşil: Doğayı ve yenilenmeyi ifade eder. Yeşil, doğayla özdeşleşmiş bir renktir ve zihni dinlendirir. Ayrıca, yeni başlangıçlar ve sağlıkla ilişkilendirilir. Sarı: Sarı, mutluluğun rengi olarak bilinir ve neşeyi, enerjiyi çağrıştırır. Ancak aşırı parlak tonları göz yorucu olabilir ve kaygıyı artırabilir. Mor: Mor, yaratıcılık, lüks ve asaleti temsil eder. Mor, yaratıcı düşünceyi teşvik ettiği için sanat ve tasarım dünyasında popüler bir renktir. Siyah Siyah, zarafet, gizem ve gücü temsil eder. Siyah, güç ve prestij duygusu uyandırır, ancak aynı zamanda karamsar veya baskıcı hissedilebilir. Lüks ürünlerde, kurumsal kimliklerde ve dramatik etkiler yaratmak için kullanılır. Beyaz Temizlik, saflık, tazelik, sadelik konularında çağrışım yaptırır. Saflık ve minimalizm hissi verir. Ayrıca açıklık ve genişlik hissini artırır. Sağlık sektöründe, minimal tasarımlarda ve modern dekorasyonda kullanılır. Turuncu: Coşku, sıcaklık, cesaret, arkadaşlığı temsil eder. Pozitif enerji verir ve sosyal bağları güçlendirebilir. İştah artırıcı özelliği vardır. Spor ürünlerinde, yemek sektöründe veya enerjik bir his yaratmak istenen yerlerde sıkça kullanılır. Gri: Nötrlük, denge, profesyonellik çağrışımları arasındadır. Dengeli ve sakin bir his verir ancak aşırı kullanıldığında monotonluk hissine yol açabilir. Kurumsal tasarımlarda, minimal ve modern yaklaşımlarda tercih edilir. Pembe: Sevgi, nezaket, romantizm, hassasiyet konularında çağrışım yaptırır. Pembe, şefkat ve yatıştırıcı bir etkiye sahiptir. Daha açık tonları sakinleştirici daha parlak tonları ise enerjik bir his yaratabilir. Çocuk ürünlerinde, romantik tasarımlarda ve rahatlatıcı ortamlar yaratmak için tercih edilir. Kahverengi: Toprak, sıcaklık, güvenilirlik, istikrar konularını ifade eder. Kahverengi, doğal ve topraklanmış bir his uyandırır. Rahatlık ve güven hissi verir ancak aşırı kullanımı sıkıcı olabilir. Doğal temalı dekorasyonlarda, rustik tasarımlarda ve çevre dostu ürünlerde kullanılır. Altın (Gold): Zenginlik, başarı, prestij, değer konularını çağrıştırır. Altın rengi, lüks ve zarafet hissi uyandırır. Aynı zamanda başarı ve ödüllendirme ile ilişkilendirilir. Prestijli markalarda, ödül tasarımlarında ve lüks dekorasyonlarda kullanılır. Gümüş (Silver): Modernlik, zarafet, incelik, teknolojiyi ifade eder. Gümüş rengi sofistike ve yenilikçi bir his verir. Aynı zamanda sakinlik ve serinlik hissi yaratabilir. Teknoloji ürünlerinde, modern tasarımlarda ve aksesuar tasarımlarında tercih edilir. Bej: Sadelik, sıcaklık, doğallık anlamlarını anımsatır. Bej, huzur ve sakinlik hissi verir. Minimal ve temiz bir görünüm yaratır ancak aşırı kullanıldığında monoton bir his uyandırabilir. Minimalist tasarımlar ve doğal temalı dekorasyonlarda yaygın olarak kullanılır. Turkuaz: Canlılık, dinginlik, yaratıcılık konularını çağrıştırır. Turkuaz, hem enerjik hem de sakinleştirici bir his yaratır. Düşünce ve iletişim yeteneklerini artırabilir. Sağlık ve güzellik sektöründe, yaratıcı projelerde sıkça tercih edilir. Altuğ Psikoloji' nin de kullandığı temel renktir. Lacivert: Ciddiyet, güven, otorite, profesyonellik konularını ifade eder. Lacivert, güvenilirlik ve ciddiyet hissi uyandırır. Resmi ve kurumsal bir hava yaratır. İş dünyasında, kurumsal kimliklerde ve resmi giyimde sıkça görülür. Renkler Hayatımızı Nasıl Şekillendirir? Renklerin psikolojik etkileri kişisel tercihlerimizden iş yerindeki üretkenliğimize, satın alma kararlarımızdan ruh halimize kadar hayatımızın pek çok alanında etkilidir. Bu nedenle, renk seçimlerimizi bilinçli bir şekilde yapmak hem bireysel hem de toplumsal açıdan olumlu etkiler yaratabilir. Renklerin bu büyülü dünyasını keşfetmek sadece estetik bir seçim değil aynı zamanda psikolojik ve bilimsel bir süreçtir. Hayatınıza renk katarken hangi rengin sizin için ne anlama geldiğini düşünmek, yaşam kalitenizi artırabilir. Sağlıklı ve renkli kalın.
- Psikoloji ve Spor Performansı: Zihinsel Gücünüzü Geliştirin
Spor performansı, fiziksel yetenekler kadar zihinsel güçle de yakından ilişkilidir. Birçok profesyonel sporcu, sadece fiziksel olarak değil, aynı zamanda zihinsel olarak da üst düzey performans göstermek için psikolojiyle çalışır. Bu yazımızda spor performansınızı artırmak için zihinsel gücünüzü geliştirmenin önemini ve nasıl başarabileceğinizi ele alacağız. Hedefe Ulaşmanın İlk Adımı: Hedefleri Görselleştirme ve İç Konuşma Zihinsel gücünüzü geliştirmenin ilk adımlarından biri, hedeflerinizi gerçekleştirmeyi hayal etmektir. Kendinizi görselleştirmek yani kendinizi başarılı bir şekilde bir yarışı tamamlarken, bir gol atarken veya en iyi performansınızı sergilerken canlandırmak, zihinsel olarak buna hazırlanmanıza yardımcı olur. Görselleştirme, beyinde gerçek bir deneyimmiş gibi tepkiler oluşturabilir ve performansınızı artırabilir. Benzer şekilde, kendi iç konuşmanız, performansınızı etkileyen bir diğer faktördür. Negatif veya kendinizi olumsuz yönde eleştiren iç konuşmalar, performansınızı olumsuz etkileyebilir. Olumlu, motive edici ve yapıcı bir iç konuşma dilini benimsemek, performansınızı artırmak için önemlidir. Kendinizi motive etmek ve olumlu bir zihinsel tutum geliştirmek için kendinizi yönlendirici ifadeler kullanabilirsiniz. Odaklanma ve Dikkat Kontrolü: Üstün Performansın Anahtarı Spor performansını etkileyen faktörlerden biri, odaklanma ve dikkat kontrolüdür. Antrenman veya maç sırasında dikkatinizi dağıtan faktörleri öğrenmek ve bunları tanımlamak önemlidir. Meditasyon, nefes ve odaklanma teknikleri gibi yöntemlerle zihninizi sakinleştirerek, odaklanmayı artırabilir ve performansınızı iyileştirebilirsiniz. Olumlu İnanç ve Özgüven: Spor Başarısını Destekleyen Güç Spor performansı üzerinde güçlü bir etkiye sahip olan faktörlerden biri, olumlu inanç ve öz güvendir. Kendinize olan güveninizi artırmak için geçmiş başarılarınızı hatırlamak, başarılı sporcuların hikayelerini okumak veya bir koçla çalışmak faydalı olabilir. Olumsuz düşünceleri olumlu düşüncelere dönüştürmek, motivasyonunuzu artırır ve performansınıza olumlu bir etki yapar. Stres Yönetimi: Baskı Altında En İyi Performansı Göstermek Spor performansını etkileyen önemli bir faktör de strestir. Yüksek düzeyde stres altında performans sergilemek zordur. Stresle başa çıkmak için nefes alma teknikleri, gevşeme egzersizleri ve stres yönetimi stratejilerini uygulamak önemlidir. Bu yöntemlerle sakinleşebilir ve baskı altında daha iyi performans gösterebilirsiniz. Sonuç olarak, spor performansınızı artırmak için zihinsel gücünüzü geliştirmek kritik öneme sahiptir. Kendinizi görselleştirme, motivasyonunu sağlama, odaklanma ve dikkat kontrolü, reaksiyon süresi üzerine çalışmalar yapma, olumlu inanç, öz güven yükseltme, stres yönetimi ve iç konuşma yönetimi gibi yöntemleri uygulayarak zihinsel gücünüzü artırabilirsiniz. Unutmayın, spor performansı sadece fiziksel becerilerle değil, aynı zamanda zihinsel güçle de desteklenmelidir. Bu yüzden psikolojinin spor üzerindeki etkisi hakkında destek almayı atlamamalısınız.
- Egzersiz ve Zihinsel İyileşme: Sporun Psikolojimize Faydaları Nelerdir?
Egzersiz ve Zihinsel İyileşme: Sporun Psikolojimize Faydaları Nelerdir? Fiziksel sağlık ve zihinsel sağlık arasında güçlü bir bağlantı vardır. Son yıllarda yapılan araştırmalar düzenli egzersiz yapmanın psikolojik iyileşmeye olan katkılarını ortaya koymuş ve sporun zihinsel sağlığımız üzerinde derin bir etkisi olduğunu kanıtlamıştır. Egzersiz yapmak, yalnızca bedeni güçlendirmekle kalmaz; ruh halimizi iyileştirir, stresle başa çıkmamıza yardımcı olur ve psikolojik zorluklarla mücadele etme yeteneğimizi artırır. Peki, sporun psikolojimize olan faydaları nelerdir ve bu faydalardan nasıl yararlanabiliriz? Egzersiz ve Beyin Kimyasalları: Zihinsel Sağlığımıza Katkıları Egzersiz, beyin kimyasallarını etkileyerek ruh halimizi doğrudan etkiler. Düzenli fiziksel aktivite yapmak serotonin, dopamin ve endorfin gibi "iyi hissetme" kimyasallarının salınımını artırır. Bu kimyasallar, depresyon ve anksiyete gibi psikolojik rahatsızlıkları hafifletmede önemli bir rol oynar. Serotonin ve dopamin, genel ruh halini iyileştirirken endorfinler de vücutta doğal bir "ağrı kesici" etkisi yaratarak kaygıyı azaltabilmektedir. Birçok bilimsel çalışma, egzersizin depresyonu hafifletme gücünü göstermektedir. Örneğin, yapılan bir araştırmada düzenli egzersiz yapmanın depresyon destek sürecinde fazlasıyla etkili olduğu fikrini desteklemiştir. Araştırmalara ve uzmanlara göre, haftada en az üç gün yapılan 30 dakikalık orta düzeyde egzersiz, depresyon semptomlarını önemli ölçüde iyileştirebilmektedir. Egzersiz ve Stres Yönetimi: Hangi tür egzersizler, stresle başa çıkmak için en etkilidir? Egzersiz, stresle başa çıkmanın en etkili yollarından biridir. Fiziksel aktivite, vücuttaki stres hormonlarını özellikle kortizolü azaltır. Egzersiz yaparken vücut daha fazla oksijen alır, kan dolaşımı hızlanır ve bu süreç fiziksel rahatlama sağlar. Bu rahatlama, zihinsel bir iyileşme ile birleşir ve kişi kendini daha huzurlu hisseder. Ayrıca, egzersiz sırasında odaklanmak, kişiyi stresli düşüncelerden uzaklaştırarak zihinsel bir "temizlik" sağlayabilir. Egzersiz yapmak terapi ile birleştirildiğinde, stres ve kaygıyı azaltma sürecini hızlandırabilir. Psikoterapistler, stres yönetimi için egzersiz önerebilmekte ve bunun kişiye zihinsel rahatlık sunduğunu belirtmektedirler. Yoga, pilates, zumba, reformer pilates, yüzme, bisiklet sürmek ve yürüyüş gibi egzersizler stresle başa çıkmada oldukça etkili olabilmektedir. 3. Egzersiz ve Anksiyete: Egzersiz, kaygı bozukluklarıyla başa çıkmada terapötik bir araç olarak nasıl kullanılabilir? Egzersiz, anksiyeteyi azaltmada önemli bir rol oynar. Düzenli fiziksel aktivite, zihinsel dikkat dağınıklığını azaltarak kaygı seviyelerini kontrol etmeye yardımcı olur. Egzersiz yaparken odaklanmak, anksiyeteyi tetikleyen olumsuz düşünceleri geçici olarak rahatlatmaya yardımcı olabilir. Ayrıca, egzersiz sırasında vücutta meydana gelen kimyasal değişiklikler, kaygı bozukluklarıyla mücadele eden bireyler için doğal bir terapi süreci başlatabilir. Pek çok çalışma egzersiz yapmanın anksiyete ile başa çıkma çalışmalarında çok etkili olduğunu ortaya koymakta ve düzenli egzersiz yapan kişilerin anksiyete seviyelerinin önemli ölçüde düştüğünü göstermektedir. Egzersiz, hem bedensel hem de zihinsel iyileşme sağladığı için kaygı bozuklukları ile başa çıkma sürecinde kullanılması önerilmektedir. 4. Egzersizin Depresyon Üzerindeki Etkisi: Psikolojik İyileşme İçin Fiziksel Aktivite Egzersiz, depresyonun tedavisinde oldukça etkili bir yöntemdir. Depresyon, beynin kimyasal dengesizliklerinden kaynaklanan bir durumdur ve egzersiz, bu dengesizlikleri düzelterek semptomları hafifletir. Ayrıca, egzersiz yaparken vücut rahatlar ve stres seviyeleri azalır, bu da depresyonun temel belirtilerini yatıştırabilir. Egzersiz ve Depresyon İlişkisi: Yapılan çalışmalara göre düzenli egzersiz yapmak, depresyonun düzelmesinin desteklenmesinde büyük fayda sağlamaktadır. Egzersiz, kişiye pozitif bir odak noktası sunarak ruh halini iyileştirir ve kişinin genel yaşam kalitesini artırır. Düzenli olarak yapılan 20-30 dakikalık egzersizler, depresyon semptomlarını hafifletebilir. 5. Egzersiz ve Özsaygı: Kendine Güvenin Artırılması Spor, sadece fiziksel sağlığı değil aynı zamanda zihinsel sağlığı ve özsaygıyı da geliştirir. Düzenli egzersiz yapmak, kişiye bir başarı duygusu verir ve kendine olan güveni artırır. Özellikle fiziksel görünüme yönelik olumlu değişiklikler, bireylerin kendilerine duydukları saygıyı güçlendirir. Sporun sağladığı fiziksel faydalar, kişilerin içsel dünyalarındaki olumlu değişimleri de tetikler. Terapötik Yön: Egzersiz, özsaygıyı artırmak için psikoterapistlerin önerdiği bir yöntemdir. Kişisel hedefler belirlemek ve bu hedeflere ulaşmak özsaygıyı güçlendirir ve kendine güveni artırır. 6. Spor ve Psikoterapi: Spor ve psikoterapi birleştiğinde, kişilerin psikolojik iyileşme süreçleri nasıl hızlandırılabilir? Egzersiz ve psikoterapi, birlikte çalışarak daha güçlü bir iyileşme süreci sağlar. Psikoterapi, kişilerin duygusal engellerini aşmalarına yardımcı olurken egzersiz de bu süreci fiziksel rahatlama ve duygusal denge sağlayarak destekler. Egzersiz ve psikoterapi birleştiğinde zihinsel sağlık üzerinde kalıcı ve etkili bir değişim yaratılabilir. 7. Uzun vadede egzersiz yapmak, ruhsal sağlık üzerinde nasıl kalıcı etkiler bırakabilir? Egzersiz yalnızca kısa vadeli faydalar sağlamaz; uzun vadede de zihinsel sağlığı iyileştirir. Düzenli egzersiz; depresyon ve anksiyeteye karşı uzun süreli bir koruma sağlar. Ayrıca, zihinsel sağlığı güçlendirir ve kişinin genel yaşam kalitesini artırır. Egzersiz yaparak daha iyi uyku alışkanlıkları oluşturabilir, stres seviyelerini kontrol altına alabilir ve pozitif bir zihin yapısı geliştirebilirsiniz. Siz de kendi sağlığınız için bir adım atın! İzmir Altuğ Psikoloji, Psikoloji ve Danışmanlık Merkezi olarak yüz yüze veya online psikolojik danışmanlık süreçlerinde yanınızdayız. Üstelik 15 dakikalık ücretsiz tanışma görüşmesi ile size en uygun psikoloğunuzu tanıma imkanınız da bulunuyor. Bizimle hemen iletişime geçin. Sağlık ve sporla kalın.
- Mindfulness: Zihinsel Sağlık İçin Bilinçli Farkındalık ve Terapinin Buluştuğu Nokta
Anın içinde ne kadar çok kayboluyoruz, düşüncelere dalıyoruz, kendimizi yargılıyoruz? Özellikle yaşamımızda artan stres ve kaygıyla birlikte, zihinsel ve duygusal sağlığımızı korumak için “neler yapabiliriz?” diye düşünüyoruz. Örneğin gün içinde olanları düşünelim. Sabah kalktınız, kahvenizi yaparken öğlen yapmanız gerekenleri düşünmeye başladınız. Kahveyi içmeye başladınız, akşamı hatta yarın yapmanız gerekenleri düşünmeye başladınız. Peki siz bunları düşünürken içtiğiniz kahve nasıldı, acı mıydı yumuşak mı? Şu anda neler oluyor? Aslında anda kalmak denilen nokta; o an yaptığın eylemi, o andaki bedensel duyumlarını, hislerini, duygularını farkına varmaktır. Tüm bunlar da aslında yaşamla bedenimiz arasında bir bağ kuruyor. İşte bu noktada yeni nesil ve Türkçede “ bilinçli farkındalık” anlamına gelen “mindfulness" kavramı bizi karşılıyor. En basit haliyle; anda kalmak, mevcut deneyimleri yargılamadan kabul etmek ve dikkatli bir şekilde gözlemleme pratiği şeklinde tanımlanmaktadır. Yani yaşanılanı fark etmekle birlikte yaşanılan şeyi karşılama biçimi de bu kavaramın özünü kapsamaktadır. Mindfulness kavramı, Budist meditasyon uygulamalarından doğmuş olsa da günümüzde daha bilimsel bir bakış açısıyla ele alınarak çeşitli terapi ve sağlık uygulamalarında kullanılmaktadır. Psikoloji literatürüne dahil edilmesi, yakın bir geçmişe dayanmasıyla birlikte faydalarına yönelik bulgular da gün geçtikçe kanıta dayalı bir şekilde belgelenmeye devam etmektedir. Mindfulness alıştırmaları, kişilerin dikkatini bulunduğu ana çekmeyi hedefler. 1)Nefes Farkındalığı: Nefesimiz, bedenimizle temas sağladığımız bağımızdır ve genelde otomatik pilot halinde gerçekleştiririz. Bu alıştırmada dikkatinizi nefes alış verişinize yönlendirdiğinizde ve aldığınız nefesin burnunuzdan girişini, göğüs ve karın bölgenizdeki hareketini gözlemlemeniz üzerinedir. Yapılan araştırmalar nefes egzersizinin dikkati toplamada ve bedeni ve zihni birleştirerek stresi azaltmada etkili olduğunu göstermektedir. 2) Beden Taraması: Bedensel hislere sırayla odaklanarak farkındalık geliştiren bir tekniktir. Amaç, bedeni olduğu gibi kabul etmek ve mevcut hisleri gözlemlemektir. Sessiz bir ortamda, rahat bir pozisyonda başlanan bu egzersizde, dikkat sol ayak parmaklarından başlayarak tüm bedene yönlendirilir. Solunumun her bir bölgeye etkisi hissedilir, duygu ve düşünceler gözlemlenir. Bu yöntem, zihni sakinleştirerek bilinçli farkındalık meditasyonuna temel oluşturur 3)Meditasyon: Düşüncelerin içeriğini değiştirmek yerine onlarla olan ilişkiyi dönüştürür. Konsantrasyon meditasyonu, nefes veya bir nesneye odaklanarak dinginlik sağlar. Meditasyon bilinçli farkındalıkla oldukça ilişkilidir ancak tamamen onunla eş değildir. Meditasyon, bilinçli farkındalığı sağlamakta ayrı ve tamamlayıcı bir işlevdedir. 4) Duygu ve Düşüncelere Mesafe Koyarak Dikkat ve Şefkati Geliştirme “RAIN Yaklaşımı: Sıklıkla kullanılan farkında nefes alma tekniği ile birlikte RAIN Yaklaşımı farkındalık ve şefkati birleştirir: R ecognition (Tanıma): Duyguyu fark etme. A cceptance (Kabullenme): Duyguyu yargılamadan kabul etme. I nvestigation (İnceleme): Duygunun kaynağını inceleme. N onidentification (Özdeşleştirmeme): Duyguyla özdeşleşmeden gözlemleme. Bu yaklaşım, özellikle zor duygularla başa çıkmada etkili bir yöntem olup kişilerin duyusal zekalarını artırmalarına ve daha bilinçli tepkiler geliştirmelerine yardımcı olmaktadır. Gün içinde deneyimlediğimiz duygular, hissettiğimiz anlarda bizimle olsa da kalıcı değildir; gelir ve geçerler. Öfkelendiğinizde siz 'öfke' olmazsınız, çünkü bir süre sonra sakinleşeceksiniz. Bir durum sizi mutsuz ettiğinde, bu sizin 'mutsuz' biri olduğunuz anlamına gelmez, çünkü koşullar her zaman değişir. 5) 5-4-3-2-1 Tekniği: Duyularınızı kullanarak, şu anda farkında olduğunuz 5 şeyi görün, 4 şeyi hissedin, 3 sesi duyun, 2 kokuyu fark edin ve 1 tadı deneyimleyin. Bu yöntem, tüm duyularınızı devreye sokarak duyusal farkındalığı artırmaya yönelik bir pratiktir. Bedensel duyumları artırarak bilinçli farkındalık kazandırmayı hedefleyen bu yöntemlere yönelik araştırmalar, pratiğe başlayan bireylerde beyin yapısında değişiklikler gözlemlendiğini ortaya koyuyor. Özellikle öğrenme, hatırlama ve karar verme süreçlerinden sorumlu beyin korteksinde gelişmeler tespit ediliyor. Ayrıca, korku ve öfke gibi duyguların deneyimlenmesinde rol oynayan amigdalanın küçüldüğü görülüyor. Bu da kaygı veya korku anlarında paniğe kapılmak yerine, durup sakince düşünüp karar verme yeteneğimizi geliştirmeye katkı sağlıyor. Bir başka çalışma da gösteriyor ki mutluluk hormonları olarak bildiğimiz serotonin ve dopamin, mindfulness pratikleri sonucunda artmaktadır ve aynı zamanda stres hormonu olarak bilinen kortizolün salınımı, mindfulness uygulamalarıyla azalabildiği gözlemlenmiştir. Bu sayede kişiler daha az stresli hissetmiş ve stresin yol açtığı titreme, terleme, uykusuzluk gibi fizyolojik belirtilerin azaldığını söylemişlerdir. Mindfulness ve Psikoterapi Mindfulness, Bilişsel Davranışçı Terapi ve Mindfulness’a Dayalı Stres Azaltma (MBSR) gibi terapötik yaklaşımlarla entegre edilmiştir. Bu terapiler, kişilerin düşünce ve duygularına daha sağlıklı tepkiler geliştirmelerine yardımcı olmak amacıyla farkındalık tekniklerini kullanmaktadır. Aynı zamanda depresyonun tekrarlamasını önlemeye yönelik Üçüncü Kuşak Terapi Ekolleri arasında yer alan Mindfulness Temelli Bilişsel Terapi, etkili bir yöntem olarak öne çıkmaktadır. Bu terapi, bireylerin düşüncelerini değiştirmek yerine, onlara mesafeli ve farkındalıkla yaklaşmalarını teşvik etmeyi amaçlar. Bir diğeri de Diyalektik Davranış Terapisi’dir. Özellikle sınırda kişilik bozukluğu olan bireylerle çalışırken kullanılan bu terapi ekolü, mindfulness prensiplerini duygusal düzenleme ve kişilerarası becerilerle birleştirmektedir. Mindfulness, diğer ekollerle entegre edildiğinde önemli faydalar sağlamaktadır. Örneğin, ağır depresyon belirtileri gösteren danışanlar için bu teknikler başlangıçta anlamsız görünebilir ve etkisiz kalabilir. Bu nedenle, mindfulness uygulamalarının, danışanın ihtiyaçlarına ve terapi sürecinin aşamalarına uygun bir şekilde diğer terapi yaklaşımlarıyla birlikte kullanılması önemlidir. Bu entegrasyon, bireyin durumuna göre daha etkili ve sürdürülebilir bir iyileşme süreci sunabilir. Mindfulness pratiklerinin psikoterapideki faydaları, dört temel alanda yoğunlaşmaktadır: 1) Dikkat ve odaklanmayı artırmak 2) Stresi azaltmak 3) Duygu düzenleme becerisi geliştirmek 4) Olumsuz düşünce kalıplarını fark ederek uzaklaşmayı sağlamak Bu temel faydalar, danışanların daha sağlıklı ve dengeli bir zihinsel yapıya kavuşmasına destek olurken, terapi süreçlerinin de daha verimli geçmesine katkı sağlamaktadır. Sonuç olarak mindfulness psikoterapide güçlü bir yöntemdir ve kişilerin zihinsel sağlığını iyileştirmede, daha fazla farkındalık, şefkat ve içsel denge sağlamada önemli bir destek sunmaktadır. Aynı zamanda bireylerin yalnızca mevcut anı deneyimlemelerine değil, yaşamın getirdiği zorluklarla daha sağlıklı ve esnek bir şekilde başa çıkmalarına da olanak tanır. Bu nedenle, mindfulness uygulamalarının genişletilmesi ve daha fazla kişiye ulaşması, toplumsal ruh sağlığına yönelik önemli bir adım olacaktır. Her anın kıymetini bilerek, sağlıkla ve farkındalıkla kalmanız dileğiyle. Dokuz Eylül Üniversitesi Psikoloji Öğrencisi Ceren Göle














